Anadolu Uygarlığı

ANADOLU UYGARLIĞI

  Coğrafi konumu itibariyle Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlayan bir köprü vazifesi görmesi ve ulaşım kolaylığı sağlaması nedeniyle tarih boyunca doğu-batı istilalarına, göçlere ve savaşlara sahne olmuştur.

  İklimi ve toprakları tarıma, özellikle hayvancılığa elverişlidir.

  Bitki örtüsünün zenginliğinin yanı sıra maden zenginliği de istilalarda etkili olmuştur. İklim ve toprakların elverişli olması sonucu birçok kavim Anadolu’ya gelmiş, bunun sonucunda da Anadolu, uygarlıkların gelişim sürecinde de bir köprü olma konumunu kazanmıştır.

  Burada çeşitli uygarlıklar yaratılmış ve farklı kültürler birbirleriyle kaynaşmıştır.

  Türkiye, bu bakımdan bir açık hava müzesi gibidir ve çeşitli uygarlıkların mirasçısıdır.

  Uygarlığın ilk filizlendiği bölgelerden biri olan Anadolu’da uygarlık Yontmataş dönemine kadar uzanır.

  Antalya’da Karain, Beldibi ve Belbaşı Mağaraları Anadolu’nun Yontmataş (paleolitik) dönemini aydınlatan önemli merkezlerdir (M.Ö.8000-6000).

  Diyarbakır Çayönü, Konya Çatalhöyük ve Gaziantep Sakçagözü’nde Cilalıtaş (Neolitik) Devri’ne ait kalıntılara rastlanmıştır (M.Ö.8000-5500).

  Tarım ve hayvancılıkla uğraşan bu devir insanları ticarete ve maden işçiliğine de önem vermişlerdir.

  Bu dönemde dini inançlar gelişmiş, insanlar bereketin simgesi sayılan “Büyük Ana” ya tapınmışlardır.

  Truva’da Priamos’un hazineleri denilen altın ve gümüşten süs eşyaları bulunmuştur. Ege Bölgesi’nin en eski ev tipi Megaronlar ortaya çıkarılmıştır.

  Anadolu Tunç Devri’nin Asur kolonileri çağını kapsayan döneminde yazılı devire geçmiştir.

  Bu dönemde üretim artmış, ticaret gelişmiş, mülkiyetin simgesi olan damga ve silindir mühürler kullanılmıştır. Bu kültürü yaratanlar “Hattiler” veya “Protohititler” dir.

  Yazı, Asurlu tüccarlar tarafından Anadolu’ya getirilmiş, böylece Anadolu’da tarih devirleri başlamıştır (M.Ö.2000-1800).

  Anadolu Uygarlığı’nın oluşumunda başta Mezopotamya olmak üzere Mısır Uygarlığı etkili olmuştur.

  Anadolu’da kurulan ilk devlet Hitit’tir.

Hititler

  M.Ö.2000 yıllarında Kafkasya’dan geldikleri sanılmaktadır.

  Kızılırmak yayı (Kapadokya) içerisinde yerleşerek Hattuşaş’ı kendilerine başkent yapan Hititler, kendilerinden önce bu bölgede kent devletleri kuran Hatti Kavmi’nin kültüründen etkilenmişler ve kendilerine “Hattili” demişlerdir.

  M.Ö.1800 yıllarında Hattuşaş Kralı Labarnaş tarafından siyasi birlik kurulmuştur.

  Eski devlet zamanında (M.Ö.1800-1400) Babil’i zaptettiler, Mezopotamya Uygarlığı ile doğrudan ilişki kurdular.

  Yeni devlet zamanında (M.Ö.1400-1200) Anadolu’daki çeşitli krallıkları egemenliklerine aldılar. Anlaşmalar yolu ile bu krallıkları kendilerine bağladılar. Bu dönemde Hitit Devleti bir federasyon devlet özelliği gösterir.

  M.Ö.1200 yıllarında Ege Göçleri sonunda denizci kavimler tarafından yıkılmışlardır.

  Hititlerin bir kısmı Güneydoğu Anadolu bölgesine çekilerek M.Ö.700 yıllarına kadar süren Geç Hitit şehir devletlerini kurmuşlardır.

  Mezopotamya Uygarlığından etkilenmişlerdir. Tarım ve hayvancılık gelişmiştir. Çivi ve resim (hiyeroglif) yazısını kullanmışlardır.

  Kendilerinden önce Anadolu’da meydana gelen kültürle Mezopotamya ve Mısır kültürlerini kaynaştırarak Anadolu uygarlığının temelini oluşturmuşlardır.

  Anallar bu dönemde bir yıl boyunca tanrıya yönelik, tanrıya hesap verme amacıyla yazılmış yıllıklardır, yazılı kaynaklardır.

  Böylece Anadolu’da tarih yazıcılığını başlatmışlardır.

  Devlet yönetiminin başında “Labarna” (Büyük Kral) ünvanını taşıyan bir kral bulunurdu. Kral, yöneticiliğinin yanı sıra başrahiplik, başkomutanlık ve başyargıçlık görevlerini de üstlenmişti.

  Kralın yanında asillerden oluşan “Pankuş Meclisi” bulunmaktaydı. Meclis, kralı denetleyen bir danışma meclisi niteliğindeydi. (İlk parlemento). Ancak imparatorluk sürecinde güçlü bir askeri devlet durumuna ulaşınca meclisin eski ağırlığı kalmamıştır. Ancak meclisin varlığı Hitit yönetimini koyu bir mutlakiyet olmaktan çıkarmıştır.

  “Tavananna” adı verilen kraliçe, kralın en yakın yardımcısı idi ve yönetimde etkisi vardı.

  Hitit Devleti, birçok feodal beyliklerin merkezi otorite etrafında birleştirilmesiyle meydana getirilmiştir. Böylece “Feodal Federasyon” şeklini ilk oluşturanlardır.

  Halk, hürler ve köleler olarak ikiye ayrılırdı. Hürler; soylular, rahipler, askerler, memurlar, tüccarlar ve köylülerden oluşuyordu.

  Köleler ve Nomralar’a (fethedilen ülkelerden ganimet olarak getirilen esirler ve askerler) bazı haklar tanınmıştı. Bedel ödeyerek hürler sınıfına geçebildikleri gibi belli bir ölçüde mal ve mülk sahibi de olabiliyorlardı.

  Hititler, Sümerlerin hukuk sistemini benimsemişlerdir. Mülkiyet hakkı güvence altına alınmıştır. Yasalarında özel mülkiyete ve aile hukukuna önem vermişlerdir. Anadolu’da ilk ceza hukukunu uygulayanlardır. Kanunları daha insancıldı. Kısasa kısas ilkesi yoktu. Pek çok suçun cezası tazminat olarak ödenirdi. Aile hukukunu tarihte ilk kez devlet koruyuculuğunda resmiyet kazandırmışlardır.

  Önceleri daimi ordu yoktu. Eli silah tutan her erkek savaş zamanı orduya katılmak zorundaydı. Daha sonrada daimi ordular kurulmuştur.

  Kendilerine toprak verilen soylular, asker beslemek ve onlarla birlikte savaşa katılmak zorundaydılar. Bu uygulama bir çeşit “Tımar Sistemi” idi.

  Ekonomik hayatın temeli tarım ve hayvancılıktı. Topraklar kral adına ekilirdi.

  Tarihte ilk yazılı antlaşmayı yapmışlardır (M.Ö.1280). Kadeş Savaşı ve Barışı diye bilinen çatışmanın nedeni, askerlik ve ticaret bakımından önemli olan Kuzey Suriye topraklarını ele geçirmekti.

  Hitit Kralı III. Hattuşil ile Mısır Kralı II. Ramses’in orduları arasında yapılan savaş, sonucu bakımından önemlidir. Çünkü antlaşmaya Mısır adına II. Ramses, Hititler adına III. Hattuşil ile eşi Pudahepa imza koymuştur. Bu durum, Hititlerde kadına verilen değerin niteliğini göstermesi açısından olduğu kadar, tarihte ilk bilinen yazılı anlaşmada bir kadının imzasının olması da ayrı bir önem kazandırmaktadır.

  Antlaşmaya göre Kuzey Suriye Hititlere bırakılmış, her iki devlet de Asurluların güçlenmesine karşın, karşılıklı yardımlaşma kararı almışlardır.

  Kendi tanrılarının yanı sıra, Anadolu’daki kavimlerin ve komşu devletlerin tanrılarına da tapmışlardır. Bu nedenle Hitit Devleti’ne “Bin Tanrı İli” denilmiştir.

  Mezopotamya’nın etkisi altında kalarak masal ve destanlar kaleme almışlardır. Bunların en önemlisi “Kumarki Destanı” dır.

  Mimari alanda ileri gitmişler, kayaları düzleştirerek tanrı kabartmaları yapmışlardır. Bunların en güzel örneği Boğazköy yakınlarındaki Yazılıkaya ve İvriz kabartmalarıdır.

İonlar (İyonlar): 

  M.Ö.1200 yıllarında Yunan yarımadasının Dorlar tarafından işgal edilmesi üzerine buradan kaçan Akalar, Batı Anadolu kıyılarına yerleşerek halkla karışıp kaynaşmaları sonucunda İon Uygarlığı meydana gelmiştir.

  Efes, Milet, İzmir, Foça, Bergama başta olmak üzere 12 şehir devleti kurdular.

  Bu şehir devletleri özgürlüklerine düşkün olmaları nedeniyle hiçbir zaman birleşememiş ve siyasi birliği kuramamışlardır.

  İon şehir devletleri başlangıçta krallıkla yönetiliyordu. M.Ö.500 yıllarında soylular (aristokratlar) krallığa son verip kendi oligarşik idarelerini kurdular (aristokrat cumhuriyeti).

  Bu yönetime halk tepki gösterdi. Bunun sonucunda güçlü kişiler olan “Tiran” lar yönetime el koydu.

  Tiranlar zamanla baskıcı bir yönetim kurdular. Bu gelişmeler sonunda İon şehirlerinde tarihte ilk kez ilkel bir nitelik gösteren demokrasi rejimi doğdu.

  Deniz ticaretiyle uğraşmışlar, kurdukları koloniler aracılığı ile Karadeniz ve Akdeniz’in her tarafını tanımışlar ve Fenikelilerden etkilenmişlerdir.

Koloni: Sözcük olarak 3 değişik anlamda kullanılır:

a) Sömürge

b) Göçmen topluluğu ya da bu topluluğun yerleştiği yer

c) Yabancı konuk topluluğu

  Kolonilerin oluşturulmasındaki birinci amaç, kolonileştirilen ülkelerin doğal zenginliği ile egemen ülkenin kendi üretim fazlasını satacağı Pazar gereksinmesinden doğmuştur.

  ikinci amaç olarak da egemen ülkenin kendi ekonomik politikasındaki iç bozukluklardan kurtulmak amacıyla yönetim karşıtlarını göçmen olarak sürgüne gönderdikleri yer olarak görmeleridir.

1. Yüksek Hitit Uygarlığından etkilenmesi

2. Kolonileri aracılığı ile diğer uygarlıklardan yararlanması

3. Ön Asya’dan gelen ticaret yollarının bitiş noktasında olması

4. Ticaretle uğraşarak ekonomik bakımdan güçlenmesi

5. Dinsel baskının olmaması, İon şehir devletlerinin dinsel birlik içinde olmaları

gibi nedenlerden dolayı İonya bir kültür merkezi haline gelmiştir. Pozitif bilimin ilk kıpırdaması İonya’da gerçekleşmiştir.

  Antik çağın ünlü bilginleri ve uğraştıkları bilim dalları şunlardır:

Thales: Astronomide ve matematikte bilimsel ilerlemeler sağladı (Tales bağlantısı). Dünyanın temel maddesinin su olduğunu ileri sürmüştür.

Pisagor: Matematik ve geometride kurallar geliştirmiş (Pisagor Bağlantısı), ilk kez dünyanın küre şeklinde olduğunu düşünmüştür.

Anaksimeneo: İlk kez ay tutulmasını doğru açıklamış, havanın temel madde olduğunu ileri sürmüştür.

Heraklitos: Felsefe (evrenin ilk ana maddesinin ateş olduğunu söyler).

Heredot: Tarih

Ksenefon: Coğrafya

Diojen: Mistik felsefe savunucusu ve yayıcısı

Homeros: Şair (İlyada ve Odesa)

Bunların yanında Milet Felsefe Okulu’nun da önemli bir yeri vardır.

  Yunan Uygarlığının gelişmesinde etkili olmuşlardır.

  Mimarlık alanında “İon Nizamı” (bir kaide üzerinde yükselen ince uzun sütunlarla belirlenir.) adı verilen özgün çalışmaları İlkçağ mimarisinde önemli bir yer tutar. Ayrıca tapınaklar, tiyatrolar, mermerden yapılmış saraylar ve yontular İon sanatının en güzel örnekleridir.

  Polis adını verdikleri şehir devletleri halinde yaşayan İonlar, Pers istilası sonucunda zayıflayarak yıkılmışlardır.

  Pers istilasından sonra İonyalı bazı bilim adamları Yunanistan’a geçerek burada İon felsefe anlayışını ve diğer bilimleri yaymışlardır.

Urartular

  Asya kökenli Hürrit kabileleri tarafından M.Ö.900-600 yılları arasında Doğu Anadolu’da kurulan devlettir. Aras nehri ve Van Gölü ile İran’daki Urmiye Gölü arasında kalan bölgede yaşamışlardır.

  Başkentleri Tuşpa (Van) dir. Devletin kurucusu I. Sardur’dur. Kuzey Suriye çevresine sahip olmuşlar ve bu bölge için Asurlularla savaşmışlar, Anadolu’yu Asur tehlikesinden korumuşlardır.

  Ekonomik ve askeri nedenlerden dolayı beslenme sorununa çok önem vermişlerdir. Bu amaçla tarım alanlarını verimli yapmak için baraj ve sulama kanalları yapmışlardır. Bu yönde Urartularda önemli bir sulama projesi görülür. Çok sayıda gölet, geniş bir kanal şebekesi ile tarlalara ve köylere ulaşır.

  Sulama sorununun çözümlenmesi tarımsal üretimi arttırırken hayvancılığın buna paralel bir gelişme göstermediği gözlenmektedir.

  Urartu sanatı süsleme alanında ileri gitmiştir. Madencilik ve madeni işleme sanatı da diğer toplumlardan daha başarılı olmuşlardır. (Altını tel çubuk haline getirip işlemişlerdir.)

  Kral ve soylulara ilişkin mezarlar düz ya da kubbe biçimli çatılara sahip olup, ev çatılarına benzerdi.

  Mısırlılarda olduğu gibi Urartular’da yaşamın ölümden sonra süreceği inancı görülür. Bunun sonucunda mezarlarını oda ve ev biçiminde yapmışlar, işlerine eşyalar koymuşlardır. Mezarlara çok sayıda basamakla inilir, ölü yanına konulan eşya zenginliği dikkati çeker.

  Urartular çok tanrılı dine inanmışlardır. Kendi dinlerinin yanı sıra Anadolu’da yaşayan çağdaş diğer ülkelerin tanrılarına da saygılıdırlar. En büyük tanrıları Haldi (Savaş tanrısı), Telşeba (Fırtına ve gökyüzü tanrısı), Şivini (Güneş tanrısı) dir. Bu tanrılara değişik sayı ve cinste hayvanlar kurban edilirdi.

  Bu tanrıların dışında eski totem inancını simgeleyen tanrı ve tanrıçalar da bulunmuştur.

  M.Ö.600 yıllarında Medler tarafından yıkılmışlardır.

Frigler

  Ege göçleri ile Balkanlardan gelerek Boğazlar üzerinden Anadolu’ya geçmişler ve Sakarya Havzası merkez olmak üzere Kızılırmak’a dek uzanan bölgeye yerleşmişlerdir (M.Ö.1200). Başkentleri Gordion olmak üzere M.Ö.1800 yıllarında İç Anadolu’da geniş topraklara sahip olan bir krallık kurdular. İlk kral Gordion’a adını veren Gordios’tır.

  En tanınmış kralları Midas döneminde bütün Orta Anadolu’ya egemen olmuşlar, Asur ve Yunan devletleriyle dostça ilişkiler kurmuşlardır. M..676’da Kimmerler tarafından yıkılmışlardır.

  Ege’den Doğu’ya, Suriye’den Mezopotamya’ya giden ticaret yollarının birleştiği bir bölgede kurulmaları Friglere güç katmıştır. Ticaretin gelişmesi için önlemler alınmış, ticaret yollarının güvenliğini sağlamışlardır.

  Temel geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. Krallar, çiftçilik ve hayvancılığı geliştirmek için sert önlemler almışlardır. Örneğin öküz kesen veya saban kıranın cezası ölümdür.

  Tiftik dokumacılığı ile “Tapetes” adını taşıyan halı ve kilim üretimi yaygındı. Simli kumaş dokumacılığında ilerlediler.

  Dini yönden Hititlerin etkisinde kalan Friglerin en güçlü tanrıları ana tanrıça “Kibele” dir. Kibele’nin tabiatın ve tarımın yaratıcısı ve koruyucusu olduğuna inanmışlardır. Ana tanrıça inancı Yunanlılar ve Romalılar tarafından da benimsenmiştir.

  Krallar ve soylular için Tümülüsler ve kaya mezarları yapmışlardır. Oydukları kayaları mezar ve tapınak olarak kullanmışlardır. Tümülüsler, yığma tepeler için yapılan mezarlardır.

  Müzik sanatında ilerleyerek bazı ilkel telli ve üflemeli sazların (Kitara, flüt) ilk yaratıcısıdırlar.

Lidyalılar

  Batı Anadolu’da Gediz ve Büyük Menderes nehirleri arasında kalan bölgede M.Ö. 700 yıllarında devlet kurmuşlar, M.Ö.547’de Persler tarafından yıkılmışlardır.

  Başkentleri Sard, bilinen ilk hükümdarları Giges’tir.

  Kral Giges zamanında yaptırılan “Kral Yolu” nu Efes’ten Persopolis’e ulaştırdılar, böylece doğu-batı ticaretini canlandırmışlardır.

  Başkent Sard (Sardes) şehrinde ilk serbest pazar niteliğinde bir işyeri yapmışlardır.

  Yer altı zenginlikleri, verimli topraklara sahip olmaları ve önemli ticaret yolları üzerinde bulunmaları sonucu zengin olmuşlardır.

  Ticaretteki bu gelişmişlik değişim aracı olarak paranın dolaşım sürecine girmesine neden olacaktır. Dünyada ilk para M.Ö.685’te Lidyalılar tarafından kullanılmıştır.

  Böylece değiş-tokuş sistemi ortadan kaldırılmış, ekonomik hayatta büyük gelişme ve kolaylık sağlanmıştır.

  Bir ticaret toplumu olan Lidyalılar dünya tarihinde Serbest Pazar Ekonomisini ilk uygulayanlardır.

  Ekonomi ve ticari alandaki zenginlik ilkel sermaye birikimini doğurmuş, parayı tek silah gören Lidyalılar ulusal kimlikli bir orduya gereksinim duymamışlar, paralı askerlerden bir ordu oluşturmuşlardır. Bu durum da yıkılışlarında en büyük etken olmuştur.

Bir yorum

  1. Çok güzel olmuş. Teşekkür ederim ☺️

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.