Irakeyn Seferi

IRAKEYN SEFERİ

Kanunî Sultan Süleyman’ın 1533-1535 yılları arasında yaptığı ilk İran seferi.

 

Osmanlı ordusunun doğuya yönelik en büyük ve en uzun süreli askeri harekâtlarından biri olup sefer sırasında Kuzeybatı İran kesimiyle (İrâk-ı Acem) Bağdat ve yöresine (Irâk-ı Arap) girilmesi sebebiyle kaynaklarda Irakeyn (İki İrak) Seferi olarak adlandırılır. Bu sefer, Çaldıran Savaşı’nın (1514) ardından geçen on dokuz-yirmi yıllık bir aradan sonra Osmanlı -Safevî mücadelesini yeniden başlatmıştır. Osmanlılar’ın sadece doğu sınırlarının muhafaza altına alınması için değil, aynı zamanda devralmış oldukları Sünnî dünyasının temsilcisi olma misyonlarını dinî zeminde sarsmaya ve kendileriyle üstünlük yarışına girişmeye kararlı Safevîler’i tamamen bertaraf etmek düşüncesiyle bu büyük askerî harekâta giriştikleri anlaşılmaktadır.

 

Yavuz Sultan Selim’in vefatından (1520) sonra yeni ümitlere kapılan Şah İsmail Kanunî Sultan Süleyman’ın Belgrad ve Rodos seferleriyle meşgul olmasından istifade ederek Anadolu üzerindeki propa­ganda faaliyetlerine hız verdiği gibi Do­ğu Anadolu’da Osmanlı sınırlarına yöne­lik akınlarda bulunmakta, bölgedeki aşi­retler üzerinde nüfuz kurmaya çalışmak­taydı. Kanunî ise Şah İsmail’in ölümü (1524) ve yerine çocuk yaştaki oğlu 1. Tahmasb’ın geçmesi sonucu, İran meselesine son vermek ve doğu sınırlarının güvenli­ğini sağlamak için Safevîler üzerine yürü­meyi kararlaştırmış, ancak Avrupa’daki gelişmeler yüzünden bu niyetini ertele­mek zorunda kalmıştı. Mohaç seferi sı­rasında Anadolu’nun orta ve doğu kısım­larında, Safevîpropagandasının ve bu maksatla gönderilen casusların bir Ölçü­de etkisiyle geniş çaplı isyanların çıkma­sı, ciddi bir tehlike ile karşı karşıya kalan Anadolu’nun güvenliği açısından İran’a sefer açmayı gerekli hale getirdi. İsyan­ların bastırılmasından sonra doğu sınırla­rında meydana gelen bazı olaylar ve kar­şılıklı ilticalar İran’a karşı açılacak seferin görünür sebeplerini teşkil etti. Bunlar. Bağdat’ı ele geçirdikten sonra Osmanlılar’a müracaat edip bağlılık bildiren Zül-fikar Han’a karşı harekete geçen Tahmasb’ın zımnen Osmanlı toprağı haline gelmiş olan Bağdat’ı yeniden zaptetme­si ve ileri gelen Safevî ümerâsından Ula­ma Han’ın Osmanlılar’a, Bitlis hâkimi Şe­ref Han’ın Safevîler’e sığınması idi. Bu sonuncu olay, Osmanlı -Safevî sınır boyların­da karşılıklı tecavüzlere yol açarak seferi çabuklaştırırken ilki, çıkılacak seferin he­defleri arasına Bağdat’ın da alınıp askerî harekâtın yönünü belirlemişti.

 

1533’te Habsburglar’la yapılan barışla Avrupa’daki meseleleri halleden Kanunî bunun hemen ardından İran seferi için hazırlıkları başlattı ve kendisine geniş yetkiler verdiği vezîriâzamı İbrahim Pa-şa’yı önden gönderdi.[2] 1533 yılı Aralık ayında Halep’e varan ve kışı burada geçiren İbra­him Paşa daha önce kararlaştırıldığı üze­re Bağdat’a yürümek istedi: fakat Mayıs 1534’te Diyarbekir’e gelerek buradan Ula­ma Han’ın tesiriyle ve Şah Tahmasb’ın Horasan’da olmasından da faydalanarak Tebriz’e yöneldi. 25 Muharrem 941 ‘de (6 Ağustos 1534) küçük bir çarpışmanın ar­dından boşaltılmış olan Tebriz’e kolayca girdi. Padişaha gönderdiği raporlara gö­re ertesi günü otuz yıldır “muattal” du­rumda bulunan Uzun Hasan Camii’nde cuma namazı kılınmış ve şehre hâkim olunup çeşitli tayinler yapılmış, Tebriz beylerbeyiliği Ulama’ya verilmişti. İbra­him Paşa Ulama’yı Erdebil’e akına gönderdi, Hüsrev Paşa ise Alıncak Kalesi’ni kuşatma altına aldı.

 

Bu arada Üsküdar’dan hareket eden (14 Haziran 1534) padişah da Erzurum’a ulaş­mış bulunuyordu. İbrahim Paşa, Tebriz’in Osmanlı askerlerince zaptedildiğini öğrenen Şah Tahmasb’ın Tebriz’e doğru harekete geçtiğini haber alınca ordu ile bir an Önce yetişmesi için padişaha haberci yol­ladı. Bunun üzerine süratle hareket eden padişah 28 Eylül’de Tebriz’e girdi. İki ordu Ucân’da birleşti ve Şah Tahmasb’ın vâki olabilecek saldırılarına karşı tedbir aldı. Fakat Tahmasb böyle bir hücuma kalkış­mayarak geri çekildi. Bu arada Gîlân Ha­nı Muzaffer Sultan Ucân’da padişahın hu­zuruna çıkmış ve bağlılık bildirmişti. Teb­riz muhafızlığı Şirvanşah oğlu Mehmed Mirza’ya havale edildi; ayrıca Şenb-i Gâzân mevkiinde bir kale İnşasına girişildi. Yeteri kadar top ve tüfekli yeniçeriyle üç sancak beyi burada bırakıldı. Tahmasb’ın Sultâniye’de olduğu öğrenilince Kanunî Tebriz’den hareket ederek onun üzerine yürüdü. Daha önce Çaldıran’da uğranılan yenilginin de tesiriyle Osmanlı ordusunun üstün ateşli silâh gücünü göz önüne alan ve onların karşısına çıkmaktan çekinen Tahmasb, yıpratma taktiğini tercih edip âni baskınlar yaptırmak ve Osmanlı or­dusunun geçeceği yerleri tahrip ettir­mek gibi pasif fakat akıllı bir direniş gösterdi.

 

Osmanlı ordusu Irâk-ı Acem denilen halkı göç ettirilmiş, ıssız, harap ve aynı zamanda oldukça sarp arazide çok güç şartlar altında Sultaniye’ye ulaştıysa da Tahmasb’ın izine rastlanamadı. Burada şahın yanında bulunan Dulkadıroğullan’ndan Şâhruh Bey oğlu Mehmed, diğer iki beyle birlikte gelip itaat arzetti ve kendi­sine Erzurum beylerbeyiliği verildi.[3] Osmanlı or­dusu buradan hareketle ağır arazi ve İk­lim şartlarıyla boğuşarak 29 Ekim’de He-medan önlerine, oradan Kasrışîrin’e ulaşıp Bağdat’a yöneldi. Büyük zorluklarla yapılan bu yürüyüş sırasında epey kayıp veren Osmanlı kuvvetleri Bağdat önleri­ne geldiğinde kaledeki Safevî muhafızı Te-kelü Mehmed Han burayı terkederek Şî-raz’a kaçtı ve şehir kolayca ele geçirildi.Dört ay burada kalan ve yörede imar ha­reketlerinde bulunan, bu arada İmâm-ı Âzam’ın kabrini buldurup buraya bir türbe ve cami yapılmasını emreden Kanu­nî Bağdat’ta iken Basra hâkimi Râşid İbn Megâmis itaat arzettiği gibi. Safe-vîler’in Horasan Beylerbeyi Kadı Han da bağlılık bildirmiş ve kendisine Irâk-ı Arap sınırında yer alan Şehrübân, Ker­kük,Mendeli, Harûniye bölgesi sancak olarak verilmişti. Bir süre sonra Diyarbekir Beylerbeyi Mehmed Paşa’dan gelen haberler üzerine Osmanlı ordusu yeniden Tebriz’e yürümek üzere hazırlıklara başladı. Zira bu arada, asıl hasmının Kanunî değil Ulama Paşa olduğunu söy­leyen Tahmasb’ın gönderdiği kuvvetler Tebriz’i geri almış ardından Ulama’yı takip ederek Van Kalesi’nde sıkıştırmış, fakat bütün kışı Van’ı muhasara ile geçirmelerine rağmen buraya girememişlerdi. Ulama’dan gelen yardım istekleri üzerine Kanûnî 27 Ramazan 941’de (1 Nisan 1535) yeniden Azerbaycan’a doğru harekete geçti.

 

Bunu haber alan Tahmasb ise Van ku­şatmasını kaldırıp geri çekilmişti. Şehrizol bölgesinde ilerleyen Osmanlı ordusu bu bölgedeki birçok kaleyi ele geçirdi; yö­redeki bazı namlı aşiret beyleri de Osmanlı hâkimiyetini kabul etti. Buradaki önemli kalelerden Gülgûn zaptedildi. Kal’a-i Sârim yakınlarına gelindiğinde Şah Tahmasb’ın barış yapmak üzere gönderdiği elçileri geldi. Bunlara olumlu bir cevap verilmedi. Ucan yaylasında bulunan Şah Tahmasb bu haberi alınca İsfahan taraf­larına çekildi. Osmanlı ordusu harekâta devam ederek Merâga ve Ucan üzerin­den Tebriz yakınlarındaki Sâdâbâd’a ulaş­tı.[6] Burada iken şahın bir başka elçisi daha geldiyse de kendisine ilgi gösterilmedi. Hemen ardın­dan Kanunî, Diyarbekir Beylerbeyi Meh­med Paşa ile birlikte 3 Temmuz’da ikinci defa Tebriz’e girdi. On beş gün kadar bu­rada kaldıktan sonra İsfahan’dan Sultâniye’ye geldiği haber alınan Tahmasb’ın üzerine yürümek için 20 Temmuz’da ha­rekete geçti. Başsız Kümbet adlı mevki­de Şah Tahmasb’ın kardeşi Sâm Mirza’-nm itaat arzettiği ve Kızılözen nehrinden ötesinin ona verildiği duyuruldu. Osman­lı kuvvetleri Dergezîn’e kadar ilerlediyse de Tahmasb’ın İzine rastlanmadı ve Tebriz’e dönüldü (20 Ağustos). Yedi gün bu­rada kalındıktan sonra geri dönüş emri verildi. Bu sırada muhtemelen Tebriz ve yöresinin bir kısım Sünnî halkı, Safevî zulmüne uğramamaları için Osmanlı topraklarına nakledilip Erzurum ve civarına yerleştirildi. Kanunî ise Tebriz’den Ahlat’a gelip bir süre burada kaldı.

 

Osmanlı ordusunun Tebriz’i boşaltıp Ahlat’a döndüğünü haber alan Tahmasb süratle hareket ederek Tebriz’e girmiş, ardından Van’a kadar ilerlemiş, kardeşi Elkas Mirza’yı Erciş üzerine göndermiş­ti. Bunun üzerine Kanunî. Diyarbekir Beylerbeyi Mehmed Paşa’yı 2S00 yeniçeri, Diyarbekir sipahileri ve Ulama’nm asker­leriyle birlikte şahın ordusuna karşı gön­derdi. Erciş’i kuşatan Safevî kuvvetleri geri çekildi. Şah Tahmasb’ın eline geçen Van’ı kurtarmak üzere gönderilen Os­manlı kuvvetleri ise başarılı olamadı. Ka­nunî de kış mevsiminin iyice ilerlemesi ve Şah Tahmasb’ın Van’a asker koyup bu­radan ayrıldığını haber alması üzerine ye­niden Van bölgesine yürümeyerek Safe-vîler’i belirli bir sınır içinde tutmak ama­cıyla Adilcevaz’ı tahkim ettirmiş ve bura­ya Gazze sancak beyi Hacı Bey’i gönder­miş, Diyarbekir’e kadar uzanan sınırla­rın kontrolünü sağlamaya çalışmış, bu arada Van civarını ele geçiren Tahmasb da Tebriz’e dönmüştür. Kanunî Ahlat’tan Bitlis’e, oradan Diyarbekir’e gelip Halep, Antakya. Gülek Boğazı, Konya güzergâhı­nı takip ederek İstanbul’a ulaştı (8 Ocak 1536).

 

Osmanlı tarihinin bu en uzun ve büyük askerî harekâtının neticeleri bakımından tek faydası, Bağdat ve civarında Osmanlı hâkimiyetinin başlaması ve doğu sınırın­da Erzurum, Kemah. Bayburt ve yöresi­ni içine alan yeni bir beylerbeyiliğin kuru­lup sınır boylarının takviye edilmesidir. Bu harekât sonucu İran topraklarındaki hâ­kimiyetin geçici olacağı, Safevîler’in ortadan kaldırılamayacağı anlaşılmış ve bundan sonraki Osmanlı seferlerinin asıl hedefi onları belirli bir sınır bölgesinin dışında tutmak olmuştur.

 

Doğrudan bu seferi konu alan bazı eserler bulunmaktadır. Bunlardan Matrakçı Nasuh’un Menzi/ndme’si Beyan-ı Menâzü-i Sefer-i lrâkeyn-l Sultân Süleyman Hân  sefer sırasında geçilen konaklar ve şehirlerin son derece kıymetli min­yatürlerini de ihtiva eder. Ayrıca yine bu sefere ait bir başka rûznâme Feridun Bey’in Münşeatında yer almaktadır .

Hakkında Yorgun

Yorgun

Yorgun… Bir tarih öğretmeni… En iyisini bildiğini iddia etmiyor… Öğrenmeye ve bildiğini,bildiği kadarıyla öğretmeye çalışıyor…

Bir Cevap Yazın