Ana Sayfa / Diğer Dersler / Uluslararası İlişkiler Dersi / Uluslararası İlşkiler Ders Notları / 6. Ünite: Uluslararası Sorunlar / Küresel Sorunlar Güvenlik Silahlanma, Silahların Denetimi ve Silahsızlanma

Küresel Sorunlar Güvenlik Silahlanma, Silahların Denetimi ve Silahsızlanma

Küresel Sorunlar

 

1.Güvenlik

 

Silahlanma, Silahların Denetimi ve Silahsızlanma

 

Silahlanma, bir devletin ya kendi güvenliğini sağlamak ya da diğer ülkelerle arasındaki silah dengesini kendi lehine değiştirmek için askerî teknolojisini ve sahip olduğu silah miktarını artırmasıdır. Bu durum, diğer devletleri de benzer bir davranışa sevk ettiği için silahlanma yarışı doğmaktadır.

 

Varlığını sürdürmek, çıkarlarını korumak, ideolojiyi yaymak, silah endüstrisini ayakta tutmak ve askerî teknolojiyi desteklemek gibi sebepler silahlara sahip olma gerekçelerinden sadece birkaç tanesidir. Ayrıca herhangi bir devletin ulusal güvenliğini sağlamak ya da askerî güç avantajını elinde tutmak için silahlanması dolaylı olarak diğer bir devletin güvenliğinin tehlikeye girmesi anlamına gelmektedir. Çünkü bir devletin silahlanması diğer devlet ya da devletler aleyhine bir gelişmedir. Taraflar arasında hiçbir düşmanlık olmasa bile bir devlet diğer devletin silahlanmasının kendisi için bir güvensizlik olduğunu düşünür. Bu olgu, tarafları karşılıklı silahlanmaya itmektedir.

 

ABD ve SSCB arasında 1945 sonrasındaki nükleer silah yarışma bakıldığında tarafların gerçek gereksinimlerinden çok daha fazla silaha sahip oldukları görülmektedir. Yukarıda da belirtildiği gibi 1945-1949 arası dönem, ABD’nin nükleer tekelinden söz edilen dönem olmuştur. Sovyetler Birliği, kendi açısından bu olumsuz durumdan kurtulmak için bir taraftan nükleer silahları geliştirmeye yönelik çabalar içerisinde olurken diğer taraftan ABD’nin stratejik üstünlüğünü kabul etmiş gözükmemek için özellikle Stalin döneminde nükleer silahların önemini küçümseyen ve ondan korkmadıklarını gösteren bir tavır içinde olmuşlardır. ABD’nin II. Dünya Savaşı sona ererken nükleer güce sahip olduğunu göstermek, Japonya’nın SSCB tarafından işgal edilmesini önlemek, Japonya’yı teslime zorlamak ve savaşı bitirmek gibi çeşitli nedenlerle Japonya’ya karşı Hiroşima ve Nagasaki’de 6 ve 9 Ağustos 1945 tarihlerinde kullandığı atom bombalarının sonucunda 140.000’den fazla insan hayatını kaybetmiş, milyonlarca insan da sakat kalmıştır. Bu durum, nükleer silahların tahrip gücünü ortaya koyması açısından önemli olduğu kadar silahlanmanın tehlikelerine de işaret eden bir gelişme olmuştur.

 

Sovyetler Birliği, nükleer dengedeki bu asimetrik ilişkiye rağmen aynı dönemde özellikle Avrupa’da konvensiyonel (klasik silahlar) üstünlüğe sahip durumdaydı. ABD, SSCB tarafından Avrupa’ya yapılacak bir saldırıyı caydıracak ölçüde nükleer güce sahip olsa da ABD’nin yeterli ölçüde uzun menzilli nükleer füzelere ve gönderme araçlarına sahip olup olmadığı kesin değildi. Oysa SSCB Avrupa’yı ABD’nin hatalı bir davranışı karşısında misillemede bulunmak üzere rehin almış vaziyetteydi. Bu dönemde kurulan NATO ile Avrupalı müttefiklere verilen Amerikan taahhüdü, olası bir Sovyet saldırısını caydırmayı amaçlamaktaydı.

SSCB’nin 1949’da atom bombasına ve ABD’nin 1952 Kasım’ında hidrojen bombasına sahip olmasının üzerinden bir yıl bile geçmeden SSCB’nin 1953 Ağustos’unda hidrojen bombasını yapmasının yanı sıra ABD’nin de konvensiyonel gücünü artırması ile iki süper devlet arasında stratejik denge kurulmaya başlamıştı. ABD, sahip olduğu konvensiyonel gücün yanı sıra müttefikler aracılığıyla elde ettiği üs kolaylıkları ile SSCB’nin etrafına nükleer silah konuşlandırma imkânına sahip olmuştu.

Bu nedenle Amerikan yönetimi, 1953-54’te kabul edilebilir bir maliyetle maksimum caydırıcılığın sağlanmasını amaçlayan “topyekûn mukabele” (massive retaliation) doktrinini benimsediğini açıklamaktaydı. Sovyet yetkililerine göre nükleer silahlara her iki tarafın karşılıklı sahip olması savaşın niteliğinde bir değişiklik yapmamıştı. Tek değişiklik taraflardan ilk vuruşu yapana galibiyeti getirmesi ki bu da stratejik dengenin istikrarsız olduğunu göstermekteydi. Çünkü her iki taraf da ilk vuruşu yapan devlet olmak isteyebilirdi. Ancak 1950’lerin sonlarına doğru SSCB’nin de ABD’yi vuracak kapasitede uzun menzilli füzelere sahip olması, nükleer dengede bir eşitlik doğurmuştu.

SSCB’nin 1957’de kıtalar arası balistik füze (ICBM) denemelerine başlaması ve Sputnik’i uzaya fırlatması ABD’nin avantajlı pozisyonunu ortadan kaldırmıştı. ABD’nin, süratle 1959’da kıtalar arası füzeleri geliştirerek olası bir saldırıda vurulamayacak dayanıklı sığınaklara (yer altı silolarına, trenlere ve denizaltılara) konuşlandırmaya başlamasıyla stratejik denge yeniden ABD lehine değişmeye başlamıştır. 1960’m başına gelindiğinde ABD, gerekenin çok üstünde bir nükleer güce sahip olmuştu. ABD’nin nükleer kapasitesini artırarak rakibin olası saldırısından sonra bile başarılı bir vuruş gerçekleştirecek bir gücü (ikinci vuruş gücünü) geliştirmeye başlaması ile stratejik denge yeniden istikrarsız hale gelmişti. Bu durum uzun sürmemiş, kısa bir süre içinde SSCB de ikinci vuruş kapasitesine sahip olmuştur. Dayanıklı sığınaklarda saklanan bu ikinci vuruş kapasitesi her iki tarafı da ilk vuruşu gerçekleştirmekten caydırmaktaydı

 

1970’ler ve sonrasında uluslararası sistemde askerî dengede 1945 sonrasından farklı olarak çok daha fazla bir istikrar söz konusu olmuştur. Çünkü artık taraflardan birinin ilk vuruşla diğerinin tüm gücünü ortadan kaldırma durumu söz konusu değildi.

 

Silahların Denetimi ve Silahsızlanma

Silahsızlanma; kavram olarak savaş materyallerinin sınırlanması, denetlenmesi, azaltılması ya da tamamen ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir. Eğer elde bulunan silahlar minimum düzeye düşürülebilirse dünyanın daha güvenli olacağı konusunda genel bir kanı hâkimdir. Bu nedenle minimum silahlanma ya da maksimum silahsızlanma, uluslararası silahsızlanma görüşmelerinin temel çıkış noktasıdır. Sonuç olarak sınırsız bir silahlanmanın sorunların barışçıl yollarla çözümünü zorlaştırdığı için dünya barışı genelinde bir tehdit oluşturmasına, taraflarda korku ve düşmanlığı artırmasına karşılık silahsızlanmanın da başlı başına barışı sağlayıp sağlamayacağı kuşkuludur. Ancak uluslararası barış ve güvenliği sağlamaya yönelik çabaların içinde mutlaka silahsızlanma da olmalıdır. Tek başına barışı sağlaması zor olsa da silahsızlanmayı uluslararası barış ve güvenliği sağlamaya yönelik çok sayıda girişimin bir parçası olarak düşünmek gerekir.

 

2012 itibarıyla dünyadaki toplam askerî harcamalar 1,7 trilyon doları bulurken ABD’nin tek başına askerî harcamaları 700 milyar dolara ulaşmıştır. ABD dünyadaki toplam askerî harcamaların yüzde 40’nı gerçekleştirmektedir. ABD’den sonra 166 milyar dolarla (yaklaşık % 10’u) Çin gelirken, Rusya’nın 90 milyar dolar, Fransa, İngiltere ve Almanya’nın askerî harcamaları ise 60 milyar dolar dolayında seyretmektedir. Türkiye ise 18 milyar dolar ile ilk 15 ülke arasında yer almaktadır. Yukarıdaki tabloda ilk 15 ülkenin askerî harcamaları görülmektedir.

 

BM çerçevesinde 1946’da kurulan Atom Enerjisi Komisyonu ile onun yerine 1952’de kurulan Silahsızlanma Komisyonu, silahsızlanma konusunda anılan önemli adımlardır. Ancak 29 Temmuz 1957’de Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (IAEA) kurulmasıyla Silahsızlanma Komisyonu etkinliğini kaybetmiştir. Silahsızlanma ve silahların denetimi konusunda bundan sonra aşağıdaki gelişmeler yaşanmıştır.

 

Antartika Antlaşması

 

ABD’nin önerisi üzerine toplanan SSCB, İngiltere, Fransa, ve Japonya’nın da içinde yer aldığı 12 devletin katılımıyla 1 Aralık 1959’da imzalanan (23 Haziran 1961’de yürürlüğe giren) 30 yıl süreli Antartika Antlaşması’yla taraflar; Antartika’yı barışçıl ve bilimsel amaçlarla kullanmayı, bölge üzerindeki toprak iddialarını ve anlaşmazlıklarını dondurmayı ve 5 milyon milkarelik bir alanda uluslararası bir denetim sisteminin kurulmasını kabul etmişlerdi. Antartika Antlaşması, nükleer denemelerin yasaklanması konusunda bir ilki oluşturması bakımından önemlidir.

 

Nükleer Denemeleri Yasaklama Antlaşması

 

ABD ve SSCB’nin yanında İngiltere’nin de katılımıyla 5 Ağustos 1963’te (10 Aralık 1963’te yürürlüğe girdi) Moskova’da Nükleer Denemelerin Kısmi Yasaklanması Antlaşması imzalanmıştır. Antlaşma’nın birinci maddesiyle taraflar su altında, atmosferde, uzayda nükleer deneme yapmamayı ve bu tür denemelerin yapılmasına yardım etmemeyi taahhüt etmekteydiler. Çok sayıda ülkenin katıldığı Antlaşma’ya, ilk nükleer denemesini yapmış ve bu konuda başka denemeleri de gerçekleştirmeyi düşünen Fransa ve ilk deneme üzerinde çalışan Çin’in de içinde yer aldığı bazı ülkeler katılmamışlardır. Antlaşma, yer altı denemelerini yasaklamadığı için kısmi bir antlaşma olarak geçmektedir. 1996’da imzalanan çok taraflı Nükleer Denemelerin Kapsamlı Yasaklanması Antlaşması, 1963 Antlaşması’nı güncel gelişmelere uydurma konusundaki en ileri adımı ifade etmekteydi.

 

NPT (Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması)

 

Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (NPT), 1968 Mart’ında BM Genel Kurulu’nda kabul edilerek Washington, Moskova ve Londra’da 1 Temmuz 1968’de imzaya açılmış; 5 Mart 1970’te de yürürlüğe girmiştir. 2013 itibarıyla Antlaşma’ya taraf ülke sayısı 189 olmuştur. NPT, Hindistan, Pakistan ve İsrail tarafından imzalanmamıştır. Kuzey Kore ise 2003’te antlaşmadan ayrılmıştır. Antlaşmayı henüz imzalamayan devletler arasında Güney Sudan da bulunmaktadır.

 

Antlaşma, nükleer kulübe üye olan devlet sayısını dondurarak nükleer silaha sahip olan ve olmayan ülkeler ayrımını getirmiştir. Nükleer kulübe üye olan nükleer silaha sahip ülkelere bunları diğerlerine vermeme, diğerlerine de bu silahlara sahip olmama ve geliştirmeme yükümlülüğü getirmekteydi. Antlaşma’ya göre 1 Ocak 1967 tarihinden önce nükleer silaha sahip ülkeler, nükleer güçler ya da nükleer kulübe üye ülkeler olarak geçmekteydi ve bunlar; ABD, SSCB, Çin, İngiltere ve Fransa olarak belirlenmiştir.

 

SALT-I (Stratejik Silahların Sınırlandırılması Antlaşması-I)

 

SALT-I Nixon ve Brejnev tarafından 26 Mayıs 1972’de Moskova’da imzalanmış ve 3 Ekim 1972’de yürürlüğe girmiştir. Beş yıl için imzalanan SALT-I çerçevesinde iki ayrı antlaşma bulunmaktaydı. Bunlardan biri Anti Balistik Füze (ABM) Antlaşması diğeri ise stratejik saldırı silahlarının sınırlanmasını öngören Geçici Antlaşma ve Protokol’dü. Geçici Antlaşma, her iki ülke için antlaşmanın imzalandığı tarihteki stratejik güdümlü füzelerinin sayısını dondurmakta (ABD 1054, SSCB 1618) ve denizaltılardan atılan füzeler için tavan getirmekteydi. Antlaşma, beş yıl süreyle tarafların sahip olabilecekleri kıtalar arası balistik füzelere ve denizaltılardan atılan balistik füzelere üst sınırlar getirmekteydi.

 

SALT-II (Stratejik Silahların Sınırlandırılması Antlaşması-ID

 

18 Haziran 1979’da Carter ve Brejnev arasında Viyana’da imzalanan SALT-II ile tarafların sahip olabilecekleri füzelere ve nükleer silah başlıklarına yeni sınırlamalar getirmekteydi. İmzalandıktan hemen sonra Carter tarafından Senato’nun onayına sunulmakla beraber kamuoyunda Antlaşma’nın Amerika’nın aleyhine olduğu tartışılmaya başlamıştı. Sovyetler Birliği’nin 1979 Aralık ayında Afganistan’ı işgali üzerine Başkan Carter, zaten Amerikan çıkarlarına aykırı olduğu eleştirilerine maruz kalan antlaşmayı Senatodan geri çekti. Antlaşma yürürlüğe girememiş olsa da tarafların daha sonra SALT-I ve SALT-II’ye uyma konusunda açıklamalarda bulundukları görülmüştür.

 

INF Antlaşması: (Kısa ve Orta Menzilli Füzeler Antlaşması)

 

INF Antlaşması, Reagan ve Gorbachev tarafından 8 Aralık 1987’de imzalanmıştır. Avrupa’da ve Sovyet-Çin sınırına konuşlandırılmış bulunan yaklaşık 3.000 kısa ve orta menzilli füzenin imhasını öngören INF Antlaşması hem taraflar arasında son on beş yıldır onaylanmış ilk silah antlaşması olması açısından hem de tarafların bu antlaşma ile geniş bir alanda konuşlandırılmış büyük miktardaki nükleer silahı sökme konusunda anlaşmış olmaları açısından oldukça önemliydi. INF Antlaşması; nükleer silahlara sınırlama getiren ve denemeleri yasaklayan o güne kadar imzalanmış anlaşmalardan farklı olarak nükleer silahların imhasını öngördüğü için silahsızlanma alanında oldukça önemli bir adımdı.

 

START-I (Stratejik Silahların Kaldırım Antlaşması-I )

 

31 Temmuz 1991’de Moskova’da Bush ve Gorbachev tarafından imzalanan START-I, süper devletlerin topyekûn caydırma yerine minimum caydırma stratejisini benimsemeleri anlamına gelmekteydi. Süper devletlerin sahip oldukları savaş başlıklarında ve füzelerde ciddi indirimler öngörmekteydi. START-I ile denetim sistemi de getirilmiş ve buna göre önceden haber vererek tarafların birbirlerini karşılıklı denetlemelerine imkân sağlanmıştır.

 

START-I, taraflardan ABD’yi daha üstün hale getirmişti. Sadece daha fazla savaş başlığına sahip olmakla kalmıyor, bombardıman uçakları ve denizaltılarının teknolojisinin daha iyi olması da ABD’yi daha avantajlı kılıyordu. Bazı uzmanlar Soğuk Savaşı kazanan taraf olduğu için ABD’nin nükleer süper güç olmayı hak ettiğini iddia etmekteydi. Antlaşma, 2009 Aralık ayma kadar yürürlükte kalmıştır.

 

START- II (Stratejik Silahların İndirimi Antlaşması -Il)

 

1991’de SSCB ve Gorbachev’in siyasal yaşamının sona ermesi ve Boris Yeltsin’in yeni Rus liderliğini ele geçirmesiyle bundan sonraki görüşmeler SSCB ve Gorbachev yerine Rusya ve onun lideri Yeltsin ile yürütülmüştür. 3 Ocak 1993’te Bush ile Yeltsin tarafından imzalanan START-II ile 2003 yılma kadar ABD ve Rusya’nın sahip oldukları nükleer kapasitelerde yeni indirimler öngörülmekteydi. 1996 Ocak ayında Amerikan Senatosu’nda onaylanan Antlaşma, Rusya Parlamentosu’na (Duma) ilk defa 1995’te sunulmuş olmasına karşılık Duma tarafından birkaç defa ertelendikten sonra 2000 Nisan ayında onaylanmıştır. Ancak START II Rusya’nın 2002’de Antlaşma’dan çekilmesiyle (ABD’nin ABM Antlaşmasından çekilmesine tepki olarak) yürürlüğe girmemiştir. Taraflar 2002’de imzaladıkları SORT ile START-II’yi bypass etmişlerdir.

 

Yeni START (Stratejik Silahların indirimi Antlaşması)

 

2009 Temmuz’unda ABD Başkanı Obama ile Rusya Devlet Başkanı Medmedev arasında imzalanan Memorandum çerçevesinde yine her iki lider tarafından 8 Nisan 2010’da Prag’da imzalanan yeni START antlaşması, aslında bir türlü müzakere edilemeyen ya da bazı nedenlerden dolayı üzerinde anlaşılamayan START III’ün de yerini almaktaydı. START-III’ün görüşmeleri 1997’de başlamış fakat 2000 yılının başında bir taraftan ABD’nin ve NATO’nun füze kalkanı projesini gündeme getirmesi, diğer taraftan ABD’nin ABM Antlaşmasından tek taraflı çekilmesi üzerine Rusya START-II’nin uygulanmasını durdururken yeni bir START Antlaşmasının müzakeresini devam ettirememişlerdi. Ancak yine de her iki taraf 2002’de geçici bir çözüm olarak SORT’u imzalamışlardı. START-II’nin uygulanamaması, START-I’in de süresinin 2009 Aralık ayında bitmiş olması dolayısıyla bu antlaşmaya “Yeni START” denmesi uygun görülmüştür. Söz konusu bu Antlaşma hem START-I’in hem de SORT’un yerini almaktaydı. Tarafların onay süreçlerini tamamlamaları ile 2011 Şubat’ında yürürlüğe giren Antlaşma’nın 2021’e kadar yürürlükte kalması öngörülmüştür.

 

Antlaşma’ya göre taraflar yedi yıl içinde ellerindeki stratejik silahların gönderme araçlarını yani ICBM, SLBM ve nükleer füze taşıyan uçakların sayılarını 700’e indireceklerdi. Taraflar, bunların kompozisyonunu kendileri belirleyebilecekti. Her iki devletin sahip olabilecekleri stratejik nükleer silah başlıklarının sayılarının ise aynı süre sonunda 1550 ile sınırlanması öngörülmüştü.

 

Kimyasal ve Biyolojik Silahlar Sözleşmeleri

 

Kimyasal ve biyolojik silahlar konusunda ilk adım 17 Haziran 1925’te imzalanan Cenevre Protokolü’yle atılmıştır. Bununla ilk defa kimyasal ve biyolojik silahların kullanımı yasaklanıyordu. Protokol, zehirli gazları ve her türlü bakteriyolojik silahların savaşlarda kullanımını toptan yasaklıyordu. 1925 tarihli biyolojik silahların kullanımını yasaklayan Cenevre Protokolü’nden sonra 1972’de imzalanan Biyolojik ve Toksin Silahlar Sözleşmesi bu konuda daha ileri bir adımı ifade etmekteydi. Sözleşmeyle, bakteriyolojik ve zehirli silahların üretimi ve depolanması yasaklanmaktaydı.

 

Nitekim 30 Nisan 1992’de BM Genel Kurulu’nda kabul edilen Kimyasal Silahlar Sözleşmesi BM Genel Sekreteri tarafından 13 Ocak 1993’te Paris’te imzaya açıldı. Sözleşme 29 Nisan 1997’de yürürlüğe girdi. Sözleşmeyle kimyasal silahların üretimi, saklanması, kullanılması yasaklanmakta ve devletlerin ellerinde bulunan kimyasal silahları imha etmeleri öngörülmekteydi. Sözleşme 1925 Cenevre Protokolünün geliştirilmesi anlamına gelmekteydi. 2013 itibarıyla Sözleşme ‘ye taraf olan ülke sayısı 189’a ulaşmıştır. Antlaşma’nın yürütülmesi, merkezi Lahey’de bulunan ve aynı tarihte kurulan Kimyasal Silahları Yasaklama Örgütü tarafından gerçekleştirilmektedir.

 

AKKA (Avrupa Konvensiyonel Kuvvetler Antlaşması)

 

AKKA, NATO ve Varşova Paktı tarafından 19 Kasım 1990’da imzalanmıştır. 1990’da imzalanan ve 1991’de yürürlüğe giren AKKA ile beraber tank sayılarında, savaş helikopterlerinin sayılarında ve diğer silahların sayılarında öngörülen indirimlerle konvensiyonel silahlarda tarafların durumları dengeye getirilmekteydi. Varşova Paktı, bu konuda NATO’ya karşı üç misli daha avantajlıyken son durum NATO’nun bu dezavantajlı durumunu önemli ölçüde değiştirmiştir.

Hakkında Yorgun

Yorgun
Yorgun... Bir tarih öğretmeni... En iyisini bildiğini iddia etmiyor... Öğrenmeye ve bildiğini,bildiği kadarıyla öğretmeye çalışıyor...

İlginizi Çekebilir

Ekonomik ve Çevre Sorunları

Ekonomik ve Çevre Sorunları   Enerji ve Yer Altı Kaynaklarının Paylaşımı Sorunu Enerji kaynakları dendiğinde …

Bir Cevap Yazın