Ana Sayfa / Tarih Araştırmaları / Türk - İslam Tarihi / Türk Arap İlişkileri ve Türklerin İslamiyeti Kabulü

Türk Arap İlişkileri ve Türklerin İslamiyeti Kabulü

Türkler’le müslüman Araplar arasında VII. yüzyılın ortalarına doğru başlayan ve XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar devam eden ilişkileri mücadele, hizmet ve hâkimiyet dönemleri şeklinde incelemek mümkündür. Mücadele dönemi Hz. Ömer zamanındaki İslâm fetihlerinden itibaren Emevîler’in yıkılışına kadar yüzyılı aşkın bir süre devam etmiştir. Bu mücadelenin sonunda Türk hâkimiyetindeki topraklar müslüman Araplar’ın eline geçmiş, bir kısım Türkler Müslümanlığı kabul etmiştir. Hizmet dönemi Emevîler’in son zamanlarında başlamış, daha sonra Abbâsî halifeleri cesaretiyle temayüz eden Türkler’i kendi hizmetlerine almış, özellikle Me’mûn ve Mu‘tasım-Billâh devrinden itibaren Türkler hilâfet ordusunun en önemli unsuru haline gelmiştir. Ayrıca yönetim kadrolarına yükselerek Abbâsî halifeliğinin siyasî ve idarî hayatında büyük hizmetler görmüştür. Dandanakan zaferinden sonra Selçuklu Türkleri, Sünnî İslâm dünyasının hâmiliğini üstlenmiş, iç ve dış tehlikelere karşı müslümanları koruma görevini yerine getirmiştir. Selçuklular ve halefleri çok geniş bir sahada hâkimiyet tesis ederek çeşitli imparatorluklar kurmuş, genelde siyasî, idarî ve askerî bakımdan İslâm dünyasının rakipsiz hâkimi olmuştur. Bu durum I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar devam etmiştir.

 

Hulefâ-yi Râşidîn Devri Türk-Arap İlişkileri (632-661)

Türkler’in müslüman olmasına zemin hazırlayan mücadeleler İslâm fütuhatı sırasında gerçekleşti. Hz. Ebû Bekir, irtidad olaylarını ve isyanları bastırdıktan sonra Sâsânî İmparatorluğu’nun hâkimiyeti altında bulunan Fırat nehrinin aşağı taraflarındaki topraklara ordu sevketti ve Yemâme’de bulunan Hâlid b. Velîd’i Sâsânîler’e karşı savaşmakla görevlendirdi. Irak cephesi başkumandanlığının kurulmasıyla fütuhat hareketi başlatılmış oldu. Hz. Ömer hilâfet makamına geçince Ebû Ubeyd es-Sekafî’yi 1000 kişilik gönüllü birliğin başında Sâsânî kuvvetleri üzerine gönderdi. Onun şehid olmasıyla Irak cephesi kumandanlığına Sa‘d b. Ebû Vakkās tayin edildi. Kādisiye zaferinin (15/636) ardından İslâm ordusu Sâsânîler’in başşehri Medâin’e, ardından Hulvân’a girdi. 21 (642) yılında Nihâvend zaferiyle İran kapıları müslümanlara açıldı. Hz. Osman döneminde Basra Valisi Abdullah b. Âmir’in öncü kuvvetleri kumandanı Ahnef b. Kays, Nîşâbur ve Serahs’ı fethettikten sonra Merv’e yürüdü. Ceyhun (Amuderya) nehrinin kuzeyine geçerek müslümanların takibinden kurtulan son Sâsânî hükümdarı III. Yezdicerd topladığı kuvvetlerle Belh’i müslümanlardan geri aldı. Merverrûz’a kadar ilerleyip Türk Hakanı Tulu Han’dan yardım istedi, ancak Ahnef b. Kays’a yenilip geri çekildi. Horasan ve Tohâristan’da bazı şehirler Türkler tarafından zaptedildi. Abdullah b. Âmir bölgeyi tekrar fethetti. Bu sırada Kuzey Azerbaycan ve Dağıstan’da Hazarlar, Cürcân’da Sûl Türkleri (Sûlîler), Sîstan’da Eftalitler ve Halaçlar, Bâdegīs’te Nîzek Tarhan, Tohâristan’da Karluklar’a mensup bir yabgu bulunuyordu. Sâsânîler’in yıkılması ve Göktürk nüfuzunun zayıflaması üzerine Mâverâünnehir ve Hârizm’deki mahallî hânedanlar bağımsızlıklarını ilân ettiler. Hz. Osman döneminde müslüman Arap ordusu Gürcistan, Dağıstan, Azerbaycan ve Arrân’a kadar uzanan toprakları ele geçirdi. Azerbaycan’ın çeşitli yerlerine askerî birlikler yerleştirildi. 31 (651) yılında bütün İran İslâm hâkimiyeti altına girmiş oldu. İslâm ordusunun Türkler’le mücadele ettiği ikinci cephe Kafkasya’dır. Azerbaycan ve İrmîniye’nin fethinden sonra müslüman Araplar Hazar Türkleri ile karşılaştılar (18/639). Hz. Ömer, Sürâka b. Amr’ı Derbend’in fethine memur etti. Abdurrahman b. Rebîa el-Bâhilî kumandasındaki ordu Derbend hâkimi Şehrbârâz ile bir antlaşma yaptı ve Şehrbârâz müslümanlara tâbi olmayı kabul etti (22/643). Abdurrahman b. Rebîa, Hazar topraklarına akınlar düzenledi (24-25/645-646). Hazar başşehri Belencer yakınlarında meydana gelen savaşta Arap ordusu yenilgiye uğradı (32/652-53). Bu olayın ardından İslâm dünyasındaki iç karışıklıklar yüzünden Hazar Türkleri ile Araplar arasında önemli bir savaş meydana gelmediği anlaşılmaktadır.

 

Emevîler Devri Türk-Arap İlişkileri (661-750)

Muâviye b. Ebû Süfyân hilâfeti ele geçirince yeni bir fetih harekâtı başlattı. Sîstan’ın zaptına memur edilen Abdurrahman b. Semüre Kâbil, Belh ve Büst gibi şehirleri ele geçirdi (43/663). Abdullah b. Sevvâr, Sind bölgesinde fetihlere girişti, ancak Türkler karşısında mağlûp olunca yerine Mühelleb b. Ebû Sufre getirildi. Mühelleb, Türkler’i yenerek bölgeye hâkim oldu (44/664). Basra Valisi Ziyâd b. Ebîh, Horasan ve Sîstan’a daha planlı bir askerî harekât başlattı. Kûfe ve Basra’dan yaklaşık 50.000 kişiyi Horasan’ın Merv, Herat, Nîşâbur gibi şehirlerine yerleştirdi. Hakem b. Amr el-Gıfârî, Ceyhun nehrini geçip Sagāniyân’a (Çagāniyân) kadar ilerledi ve III. Yezdicerd’in oğlu Fîrûz’u yenilgiye uğrattı. Mühelleb de Türkler karşısında yeni başarılar kazandı. Horasan’ın yeni valisi Rebî‘ b. Ziyâd el-Hârisî, Belh’te çıkan bir isyanı bastırdıktan sonra Kuhistan’a bir sefer düzenledi. Bölgede Eftalit Türkleri’ni mağlûp ederek Ceyhun nehrine kadar ilerledi. Burada Türk Hükümdarı Nîzek Tarhan’ı yendi. Âmül gibi bazı şehirleri fethedip Hârizm’e kadar ulaştı. Böylece Horasan ve Tohâristan topraklarının büyük bir kısmı Emevîler’in egemenliğini tanımış oldu. Ubeydullah b. Ziyâd 54 (674) yılında Beykent’i ele geçirerek Buhara üzerine yürüdü. O sırada Buhara’yı Türk Hükümdarı Bîdûn’un dul eşi Kabaç Hatun yönetiyordu. Kabaç Hatun çevredeki Türkler’den yardım istediyse de Türk birlikleri Ubeydullah karşısında tutunamadı ve 1 milyon dirhem vergi vermek suretiyle Ubeydullah’la anlaşma yaptı. Ubeydullah daha sonra 2000 Türk savaşçı ile Basra’ya döndü; bunlar Basra’da bir isyanın bastırılmasında görev aldı. 56 (676) yılında Horasan valiliğine tayin edilen Saîd b. Osman, Semerkant’a bir sefer düzenledi. Soğd, Kiş ve Nesef halkı topraklarını korumak amacıyla seferber olunca Kabaç Hatun da onlara katıldı, ancak Saîd b. Osman Türk birliklerini bozguna uğrattı. Kabaç Hatun rehineler gönderdi ve itaat arzettiğini bildirdi (57/677). Saîd, Buhara’yı alarak Semerkant’a yöneldi. Ağır kayıplar veren Semerkantlılar kendisiyle anlaştılar. I. Yezîd devrinde Horasan Valisi Selm b. Ziyâd, Semerkant ve Hârizm üzerine yürüyünce (61/680-81) Kabaç Hatun ve Mâverâünnehir’in diğer şehirlerindeki Türkler birlikte harekete geçtilerse de Selm Buhara’ya girmeye muvaffak oldu ve Kabaç Hatun onunla yeni barış antlaşması yaptı. Abdülmelik b. Mervân devrinde Tirmiz’i ele geçiren Mûsâ b. Abdullah b. Hâzim Türkler, Eftalitler ve Tibetliler’den oluşan bir orduyu mağlûp etti; bölge halkı ona itaat arzederek vergi ödemeyi kabul etti.

78 (697) yılında Horasan valisi tayin edilen Mühelleb b. Ebû Sufre’nin faaliyetleri başarısızlıkla sonuçlandı. Onun 82’de (702) ölümünün ardından oğlu Yezîd de yaptığı seferlerden sonuç alamadı ve görevden uzaklaştırıldı. I. Velîd döneminde Horasan valiliğine getirilen Kuteybe b. Müslim Belh’te çıkan isyanı bastırdı (86/705). Ceyhun nehrini geçip Sagāniyân’a yöneldiğinde Sagāniyân hükümdarı bağlılığını bildirdi. Kuteybe’nin hedefi Türkler’in hâkimiyetindeki Tohâristan ve Mâverâünnehir’i fethetmekti. Mâverâünnehir seferine çıkmadan önce Tohâristan eyaletinin hâkimi Nîzek Tarhan’a elçi gönderip hâkimiyetini tanımasını ve müslüman esirleri serbest bırakmasını istedi. Teklifi kabul eden Nîzek Merv’e hareket etti ve aralarında barış yapıldı. Kuteybe, Beykent halkının isyanı üzerine geri dönüp şehri geri aldı ve bol miktarda ganimet ele geçirdi (89/708). Ardından Buhara üzerine yürüyen Kuteybe bir sonuç alamayınca Merv’e döndü. Ertesi yıl tekrar Buhara’ya yürüdü ve şiddetli muhasaradan sonra Buhara’da İslâm hâkimiyeti sağlandı. Kuteybe’nin Buhara’dan ayrılmasının ardından Tohâristan hâkimi Nîzek, Araplar’a karşı ortak bir harekâta karar verdiyse de müttefikleri Kuteybe’ye itaat arzedince kaçarak bir kaleye sığındı. Kuteybe onu yakalayıp Haccâc’ın emriyle idam ettirdi. Buhara’ya hareket eden Kuteybe şehrin bir kısmına Araplar’ı yerleştirdi. 92 (710-11) yılında Sicistan seferine çıktı ve Zâbülistan Hükümdarı Rutbîl ile haraç vermesi şartıyla barış yapıldı. Ertesi yıl Hârizmşah ile bir antlaşma yapan Kuteybe barışı bozan Soğd üzerine yürüyüp bölgenin merkezi Semerkant’ı kuşatınca Semerkant hâkimi Emevî hâkimiyetini tanıdı. Semerkant’ın fethiyle Araplar’ın Mâverâünnehir’deki hâkimiyetleri tamamlandı. Kuteybe 20.000 kişilik bir orduyla yeni bir sefere çıktı (94/713). Şâş, Hucend ve Fergana’nın bir kısmını ele geçirdi, İsbîcâb’a kadar ilerledi; ancak Haccâc’ın ölümüyle (95/714) fetih harekâtını durdurdu. Halife I. Velîd kendisini müstakil bir vilâyet haline getirilen Horasan’a vali tayin etti. Ardından Kuteybe bazı seferler düzenlediyse de Halife Velîd’in ölüm haberini alınca yeni halife Süleyman b. Abdülmelik’e isyan etti ve isyan sırasında öldürüldü (96/715).

Türgiş Hakanı Su-lu Han’ın Semerkant’a sevkettiği ordu Horasan valisini yenilgiye uğratmasına rağmen şehri muhasara edemeden geri döndü. Horasan valiliğine getirilen Saîd b. Amr el-Haraşî zamanında Türgiş hakanını destekleyen Türkler zulme uğradılar ve yurtlarını terkettiler. Saîd kaçanları takip ederek Hucend’de kılıçtan geçirdi (103-104/721-722). Bu olaylar Türkler’in Araplar’a karşı düşmanca duygular beslemesine yol açtı. Horasan valiliğine tayin edilen Müslim b. Saîd 105 (723-24) yılında Fergana’yı ele geçirmek maksadıyla Taşkent üzerine yürüdü, fakat Su-lu Han’ın mukavemeti karşısında geri çekilmek zorunda kaldı. Türk askerleri Seyhun nehri kıyısında kendilerine yetişti. “Yevmü’l-atş” denilen savaşta Araplar ağır kayıplar verdiler. Bunun ardından Mâverâünnehir’deki Emevî hâkimiyeti oldukça sarsıldı. Türkler Esed b. Abdullah el-Kasrî’nin valiliği döneminde Mâverâünnehir’de yer yer üstünlüğü ele geçirdiler. Hişâm b. Abdülmelik, Türgiş Hakanı Su-lu Han’a bir elçilik heyeti gönderip kendisini İslâm’a davet etti. Hakan, İslâmiyet’i kabul ettiği takdirde halkının geçim sıkıntısı çekeceğini söyleyerek bu teklifi geri çevirdi.

Emevîler’le Hazarlar arasındaki mücadele Velîd b. Abdülmelik devrinde başladı. Mesleme b. Abdülmelik 91 (710) yılında Hazarlar üzerine bir sefer düzenleyip Derbend’e kadar ilerledi. 95’te (714) iki sefer daha yaptı. Fetih harekâtında önceki halifelerden farklı bir siyaset takip eden Ömer b. Abdülazîz, Mâverâünnehir ve Türkistan’da ganimet amacıyla yapılan fetihleri durdurdu. Horasan Valisi Yezîd b. Mühelleb’i azlederek yerine Cerrâh b. Abdullah el-Hakemî’yi tayin etti. Hazarlar’ın İrmîniye ve Azerbaycan’da çok sayıda müslümanı esir almaları ve birçok kişiyi öldürmeleri üzerine halife, Hâtim b. Nu‘mân el-Bâhilî’yi Hazarlar’la mücadele etmek için görevlendirdi; Hâtim, Hazarlar’la yaptığı mücadeleyi kazandı. Arap yöneticilerinin insanları İslâm’dan uzaklaştıran uygulamalarına ve haksız vergilere son vermek isteyen Ömer b. Abdülazîz, Vali Cerrâh b. Abdullah’tan İslâmiyet’i kabul edenlerden cizye vergisini kaldırmasını istedi. Mâverâünnehir’deki çeşitli hükümdarlara İslâm’a davet mektupları yolladı. Yeni siyaset kısa sürede sonuç verdi ve Mâverâünnehir halkı İslâm’a girmeye başladı. Ömer b. Abdülazîz, Cerrâh b. Abdullah’tan sonra Horasan valiliğine Abdurrahman b. Nuaym’ı getirdi. Abdurrahman’ın ılımlı politikasından yararlanmayı düşünen Semerkant hükümdarı ile Mâverâünnehir’in diğer hükümdarları Çin’e bir heyet gönderip imparatordan askerî yardım talep ettilerse de bu yardım gerçekleşmedi.

Ömer b. Abdülazîz’in ölümünden (101/720) sonra yöneticilerin Arap olmayan müslümanlara karşı uyguladıkları siyaset birçok şehirde isyanlara yol açtı. Türkler’in de bu isyanları desteklemesi üzerine Horasan Valisi Eşres b. Abdullah olaylara müdahale etti; fakat Ceyhun nehri kıyısındaki savaşta Türk birlikleri karşısında yenilgiye uğrayıp Beykent’e çekildi. Buhara’ya giden Eşres yol boyunca Türkler’in saldırılarına mâruz kaldı. Eşres, Buhara’yı uzun süre muhasara etti ve halifenin yolladığı takviye kuvvetleri sayesinde şehirdeki isyan bastırıldı. Horasan valiliğine tayin edilen Cüneyd el-Mürrî de 112 (730) yılında çeşitli şehirlerde başlayan isyanları bastırmakla uğraştı. Semerkant’taki ordunun kumandanı Sevre b. Hürr’ün yardım talebi üzerine Semerkant’a hareket eden Cüneyd şehre girmeyi başardı. Ardından Türkler, Buhara’ya yürüdülerse de Cüneyd’in yardıma gitmesiyle geri çekilmek zorunda kaldılar. Cüneyd’in Horasan valiliğinden ayrılmasından sonra çeşitli sebepler yüzünden Mâverâünnehir’de İslâm hâkimiyeti zayıfladı. Âsım b. Abdullah’ın yerine getirilen Esed b. Abdullah el-Kasrî, Tohâristan ve Huttel’deki karışıklıklara son vermek istedi; ancak Ceyhun nehri kıyısında Türkler’in saldırılarına uğrayıp ağır kayıplar verdi (118/736). Esed b. Abdullah’ın ölümünün ardından Horasan valiliğine Nasr b. Seyyâr getirildi. Türkler’le iyi ilişkiler kuran Nasr, Semerkant’tan 122’de (740) Şâş’a yürüyerek Bağa Tarkan ile savaşa girdi; Tarkan esir alınıp öldürüldü; Şâş hâkimi itaat arzetti ve Mâverâünnehir’deki Türk baskısı azaldı. Nasr döneminde Tarâz’a kadar uzanan topraklarda Arap hâkimiyeti kökleşti.

Öte yandan 114 (732) yılında el-Cezîre, İrmîniye ve Azerbaycan valiliğine getirilen Mervân b. Muhammed (II. Mervân) Hazarlar’a karşı yürüyüp bazı şehirleri ele geçirdi ve akınlar düzenledi. 119’da (737) 150.000 kişilik bir orduyla Semender’e doğru yola çıkan Mervân b. Muhammed Hazar ülkesine girdi. Hazar hakanı, başkumandanı Tarhan’ı 40.000 kişilik bir orduyla Emevî kuvvetlerine karşı sevketti. Hazar ordusu mağlûp olarak geri çekilince hakan barış teklifinde bulundu. Hazar Türkleri’ne İslâmiyet’i öğretmek için Nûh b. Sâbit el-Esedî ile Abdurrahman el-Havlânî adlı iki âlim bölgeye gönderildi. Emevîler’in Arap olmayan müslümanlara (mevâlî) ikinci sınıf insan muamelesi yapmaları 129 (747) yılında Horasan’da büyük bir ayaklanmanın başlamasına yol açtı. Bu isyanlara Ebû Müslim-i Horasânî önderlik ediyordu. İsyan Emevî hânedanının yıkılması ve Abbâsîler’in iktidara gelmesiyle sonuçlandı.

 

Abbâsîler Devri Türk-Arap İlişkileri (750-1258)

Abbâsîler devrinde Türk topraklarına karşı düzenlenen fetih harekâtı hızını kaybetti. 751 Temmuzunda Araplar’la Çinliler arasında meydana gelen Talas Savaşı, Türkler’in İslâmiyet’i kabulünde önemli bir etken oldu. Türkler’in Araplar’ın yanında yer aldığı bu savaşın ardından Çin artık bir tehdit unsuru olmaktan çıktı. Batı Türkistan’da sarsılan Türk nüfuzu yeniden tesis edildi. Câhiz, Türkler’i hizmetine alan ilk Abbâsî halifesinin Ebû Ca‘fer el-Mansûr (754-775) olduğunu söyler. İbnü’l-Esîr de Ebû Ca’fer’in, oğlu Mehdî’den Abbâsîler’in iktidara gelmesinde büyük katkıları olan Horasan halkıyla yakından ilgilenmesini istediğini kaydeder. İslâmiyet’i kabul eden Türkler’in Mansûr devrinde Bağdat’ta konuşlandırılan askerî birlikler arasına yerleştirildiği tahmin edilmektedir. Mübârek et-Türkî’nin Halife Mehdî-Billâh ve Hâdî-İlelhak devirlerinde görev aldığı, Kazvin yakınlarında Medînetümübârek adıyla yeni bir yerleşim merkezi kurduğu belirtilmektedir. 139’da (756-57) Malatya’ya yerleştirilen Horasanlı askerler arasında muhtemelen Türkler de vardı. 141-142 (758-759) yıllarında Adana’ya da Horasanlı birlikler yerleştirildi. 162’de (778-79) Hasan b. Kahtabe’nin Bizans’a karşı düzenlediği seferde Horasan askerleri de bulunuyordu.

Halife Ebû Ca‘fer el-Mansûr devrinde Azerbaycan Valisi Yezîd b. Esîd ile evlenen Hazar prensesinin şüpheli ölümü yüzünden Hazarlar’la Abbâsîler arasındaki ilişkiler bozuldu. Hazar hakanı Araplar’a karşı ordular sevketti ve onlara ağır kayıplar verdirdi. Hazar ordusu daha sonra Kafkas dağlarını aşıp İslâm hâkimiyetindeki topraklara girdi. Takviye birlikleri gönderilmesine rağmen Yezîd b. Esîd kumandasındaki Arap ordusu bozguna uğradı. Bunun üzerine halife gönüllülerden oluşan büyük bir orduyu Hazarlar’a karşı sevketti. Sınırlarda kaleler inşa edilip gerekli savunma tedbirleri alındı. Hazarlar aldıkları ganimetlerle geri döndüler. Halife Mehdî-Billâh, Türkistan hanlarına elçiler gönderip onları İslâm’a davet etti; bunların bir kısmı müslüman oldu. Ya‘kūbî, Karluk yabgusunun bu vesileyle İslâm’a girdiğini söyler. İbnü’l-Esîr de Mehdî-Billâh döneminde Oğuzlar’ın bir kısmının İslâmiyet’i kabul ettiğini kaydeder. Şâş halkı III. (IX.) yüzyılda Müslümanlığı benimsedi. Hindistan’dan Hârûnürreşîd’e gönderilen elçilik heyeti halifenin huzuruna çıktığında Türk askerlerinin sarayda yer aldığının kaydedilmesi Hârûnürreşîd’in muhafız birlikleri arasında Türkler’in de bulunduğunu göstermektedir. Herseme b. A‘yen 171’de (787) Ebû Süleym Ferec et-Türkî’yi Tarsus’un tahkimiyle görevlendirdiğinde buraya yerleştirilen askerî birlikler içinde 3000 kişilik Horasan kuvvetleri de vardı. Ayrıca Ön Asya’daki büyük şehirlerde müslüman Türkler bulunuyordu. Bunların bir kısmı ülkelerine döndü, bir kısmı da kendilerine değer veren Halife Mu‘tasım-Billâh’ın hizmetinde kaldı.

Halife Me’mûn, Türkler’i askerî kabiliyetleri ve sağlam karakterleri sebebiyle Arap ve İranlı askerlere karşı bir güven ve denge unsuru olarak hizmetine almaya karar verdi. Onun döneminde kardeşi Mu’tasım-Billâh Türkistan’dan Türk gulâmları getirtti; Me’mûn’un hizmetinde yaklaşık 3000 Türk askeri görev yapıyordu. Horasan Valisi Abdullah b. Tâhir bölgenin haracını Bağdat’a gönderirken Oğuzlar’a mensup 2000 esiri de yollamıştı. Bunlar arasında Tolunoğulları hânedanının kurucusu Ahmed’in babası Tolun da vardı. Me’mûn’un Merv’den Bağdat’a dönmesinden sonra hilâfet ordusundaki Türkler’in sayısında büyük artış oldu ve Me’mûn bazı isyanların bastırılmasında Türk kumandanlardan yararlandı. Mu‘tasım-Billâh, 4000 Türk askeriyle yola çıkıp Mısır’daki bir isyanı bastırdı. Me’mûn’un 218 (833) yılında ölümü üzerine yerine kardeşi Mu’tasım-Billâh’ın halife olmasında Afşin, Eşnâş, Boğa el-Kebîr ve İnak et-Türkî gibi kumandanlar önemli rol oynadı.

Mu‘tasım-Billâh döneminde hilâfet ordusunda görev alan Türkler’in sayısının 20-25.000 civarında olduğu, bunların nüfusunun aileleriyle beraber 70.000’e yaklaştığı söylenebilir. Türkler’in sayı ve nüfuzlarının artması yerli halkı rahatsız etmeye başlayınca Mu‘tasım-Billâh hilâfet merkezini nakletmek için Sâmerrâ şehrini kurdurdu. Böylece Türk hâkimiyetinin zirvede olduğu Sâmerrâ devri (836-892) başladı. Öte yandan Türkler’in siyasî ve idarî sahada da önemli görevler üstlenmesi halifeleri onlara karşı tedbir almaya sevketti. Neticede halifeler askerî ve siyasî kudretlerini, Türk birlikleri de sayıca üstünlüklerini ve nüfuzlarını kaybettiler. Mütevekkil-Alellah, Abbâsî devlet adamlarının muhalefetine rağmen Türkler’in desteğiyle hilâfet makamına geçti. Bununla birlikte Türkler’e hep kuşku ile baktı; onun döneminde devletin en güçlü adamlarından İnak et-Türkî bir hileyle öldürüldü.

Mütevekkil-Alellah, Türkler’i muhafız birliklerinden uzaklaştırmaya, sayılarını azaltmaya, onların yerine orduya başka unsurlar almaya başladı. Halifenin bu faaliyetlerinden rahatsız olan Türkler onu öldürmeye kalkışınca Boğa el-Kebîr buna engel oldu. Daha sonra Boğa es-Sagīr, Mûsâ b. Boğa el-Kebîr, Hârûn b. Suvâr Tegin, Bâgir et-Türkî gibi kumandanlar Mütevekkil’i katledip iktidarı tamamen ele geçirdiler (247/861).

Mütevekkil’den sonra hilâfet makamına yine Türkler’in desteğiyle Müntasır-Billâh geçti. Müntasır’ın ertesi yıl muhtemelen Türkler tarafından zehirlenerek öldürülmesi üzerine Müstain-Billâh halife seçildi. Müstain, Vasîf et-Türkî ile Boğa’nın kontrolü altındaydı. Sonunda hilâfetten çekildi ve Mu‘tez-Billâh halife ilân edildi (252/866). Maaşlarının ödenmemesini bahane ederek ayaklanan Türk askerleri onu da hilâfetten çekilmek mecburiyetinde bıraktılar. Mu‘tez-Billâh’ın yerine halife olan Mühtedî-Billâh, devlet yönetiminde Türk nüfuzunu kırıp halifeliğe eski itibarını kazandırmak istediyse de başarılı olamadı. Mu‘temid-Alellah devrinde de Türk nüfuzu devam etti. 279’da (892) hilâfet merkezinin Sâmerrâ’dan tekrar Bağdat’a nakledilmesi Abbâsî Devleti’nde Türk nüfuzunun zayıflamasına yol açtı. Ardından Halife Râzî-Billâh, İbn Râiķ el-Hazerî’yi emîrü’l-ümerâ tayin edince Türk nüfuzu yeniden kuvvetlendi. Bu durum Beckem ve Tüzün’ün emîrü’l-ümerâ oldukları dönemde devam etti.

 

Türkler’in Kitleler Halinde İslâmiyet’i Kabulü

Türkler’le müslüman Araplar’ın yıllarca devam eden siyasî ve askerî mücadelelerinin yerini büyük ölçüde barış ve sükûna bırakması İslâmiyet’in Türkler arasında hızla yayılmasına zemin hazırladı. Eski Türkler birtakım güçlere inanmakla birlikte asıl bozkır inancı semavî bir mahiyet arzeden, göktanrı dini denilen inanç sistemiydi. Hükümdarlar zaferleri göktanrının inâyetiyle kazandıklarına inanıyorlardı. Türkler’in millî bünyelerine ve karakterlerine uyan İslâm dinini kabul etmeleri, onlara yeni bir atılım gücü kazandırdığı gibi millî varlıklarını muhafaza etmelerinde de önemli rol oynadı. Türkler’in İslâmiyet’i kabulü kavimler göçü ve Haçlı seferleriyle birlikte Ortaçağ’a damgasını vuran üç büyük olaydan biridir. Bu konuda farklı görüşler ileri sürülmekle birlikte Türkler kılıç zoruyla değil kendi istek ve iradeleriyle, çok karmaşık faktörlerin etkisiyle İslâmiyet’i benimsemiştir.

İslâmiyet, bilindiği kadarıyla Türkler arasında ilk defa Kuteybe b. Müslim döneminde Mâverâünnehir bölgesinde yayılmaya başladı. Ancak Emevîler’in, daha fazla cizye almak maksadıyla Horasan ve Tohâristan halkının müslüman olmasını istemediklerine dair rivayetler de vardır. İslâmiyet’i seçen zayıf ve yoksul insanlar hem Emevî idarecilerin hem mahallî beylerin baskısı altında kalıyordu. Süleyman b. Abdülmelik döneminde Horasan valisi olan Yezîd b. Mühelleb, Dihistan’ı fethedip Sul-Tegin’i sığındığı kalede muhasara altına aldı. Sul-Tegin bir süre sonra halifenin huzurunda müslüman olmak istediğini bildirdi ve Sul-Tegin halifenin huzuruna gönderildi. Sul-Tegin, Medine’ye gidip Hz. Muhammed’in kabrini ziyaret etti ve müslüman olduğunu orada açıkladı. Onun İslâm’ı kabulüyle ona tâbi birçok kişi de bu dini benimsemiş olmalıdır. Yezîd b. Mühelleb, Cürcân şehrinde kırk kadar mescid ve Cürcân’ın kuzeyindeki gayri müslim Türkler’e karşı bir set yaptırdı. Ömer b. Abdülazîz bütün tebaaya eşit muamele etme esasına dayanan bir siyaset takip edince İslâmiyet özellikle Mâverâünnehir bölgesindeki Türkler arasında hızla yayılmaya başladı. Onun ardından devletin eski politikasına dönülmesi ve Türgiş Kağanlığı’nın Araplar’la mücadeleye girişmesi Mâverâünnehir’de İslâm’ın yayılışını tehlikeye soktu. Horasan Valisi Eşres b. Abdullah, Türkler arasında İslâmiyet’in yayılması için çalıştı ve bazı kişileri Semerkant civarında halkı İslâm’a davet etmekle görevlendirdi; ayrıca Belh’te bir cami inşa ettirdi.

Bütün müslümanların eşitliğini savunan Mürcie mezhebi, bir bakıma Arap olmayan müslüman unsurların temsil ettiği bir zihniyet ve bir fırka olarak ortaya çıktı. İslâmiyet’in Horasan ve Mâverâünnehir’de Türkler arasında yayılmasında hoşgörüyü ve adaleti savunan bu mezhebin büyük katkısı vardır. Mürcie, Horasan ve Mâverâünnehir’de yeni müslümanlar arasında çok sayıda taraftar kazandı. Türkler’in Mâtürîdîliği benimsemesi de Mürcie’nin uzlaşmacı tavrı sayesinde mümkün oldu (DİA, XXXII, 41-44). Abbâsîler’in iktidara gelmesiyle mevâlîye karşı izlenen politikanın değişmesi Horasan ve Mâverâünnehir’de İslâmiyet’in yayılmasına bir ivme kazandırdı. Halife Mehdî-Billâh Soğd, Tohâristan, Fergana, Üşrûsene, Karluk, Dokuz Oğuz (Uygurlar) ve diğer bazı Türk hükümdarlarına elçiler gönderip onları İslâmiyet’e davet etti. Halife Me’mûn, Mâverâünnehir’de hâkimiyet tesis ettikten sonra özellikle Türk hükümdar aileleri arasında İslâmiyet’in yayılmasına özen gösterdi, Müslümanlığı kabul edenler ödüllendirildi. Halife Mu‘tasım-Billâh’ın gayretleri neticesinde Mâverâünnehir’de İslâmlaşma süreci tamamlandı.

İslâm dininin Türkler arasında asıl yayılması Sâmânîler dönemine rastlar. Sâmânî Hükümdarı İsmâil b. Ahmed 893 yılında Karluklar’ın başşehri Talas’a bir sefer düzenledi, şehri zaptettikten sonra büyük kiliseyi camiye çevirdi. Sâmânî başşehri Buhara’da, ayrıca Özkent, Taşkent ve Sayram’da, Otrar’da (Fârâb-Karacuk) cami-mescidler, türbe ve ribâtlar inşa edildi. İslâmiyet’i kabul eden Türkler, diğer müslüman kavimlerle birlikte gayri müslim Türkler’e karşı cihad harekâtına katıldı. Sâmânîler’in Mâverâünnehir’den gelen göçmenlere yakın ilgi göstermeleri ve onları yeni kurulan şehirlere yerleştirmeleri Türkler arasındaki İslâmiyet’in yayılmasına katkı sağladı. Yenikent, Cend ve Huvâre gibi şehirlerle Talas şehri arasında ticarî münasebetler, Türkler’in İslâmiyet hakkında bilgi edinmelerine ve müslümanları daha yakından tanımalarına zemin hazırladı. Horasan ve Mâverâünnehir’de İslâmiyet’in yayılmasında sûfîlerin de önemli rolü vardır. Şakīk-ı Belhî, Türkler’le görüşerek onların İslâmiyet’i seçmelerinde etkili oldu. İbrâhim b. Edhem de Türkler arasında İslâm’ı yaymak için çalıştı.

IX. yüzyılın sonlarında Ya‘kūb b. Leys, Kâbil ve Gazne’deki Türk beylerini mağlûp ederek bölgeye İslâmiyet’i getirdi. X. yüzyıl başlarında Kâbil ve Gazne’de hüküm süren Türk-Şâhîler Devleti’nin yıkılmasının ardından Amuderya ile Sind arasında yaşayan Türk boyları İslâm’ı kabul etmeye başladı. Ordu şehrinin Türk hükümdarı da Müslümanlığı seçti. Balasagun ile Talas’ın doğusunda bulunan Mirki kasabasında yaşayan Oğuzlar kalabalık gruplar halinde müslüman oldu. Gazne ve Gur bölgesinde yaşayan Halaç Türkleri de İslâmiyet’i benimsedi. Sind’e ve Hindistan’a giren Türkler bu bölgelerde devletler kurup İslâmiyet’i yaydılar. XI. yüzyıldan itibaren bölgede Türk (Turuşka) adı müslüman kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanıldı. Türkler arasında İslâmiyet’i resmî din kabul eden ilk devlet İdil (Volga) Bulgar Devleti’dir. 922’de İslâm’a giren Bulgar Hükümdarı Yeltever (İlteber) Almış, Abbâsî Halifesi Muktedir-Billâh’a bir elçilik heyeti gönderip kendisinden İslâm dinini öğretecek din âlimleri, cami ve kale yapımına yardımcı olacak ustalar istedi; Halife Muktedir bu istekleri karşıladı. İbn Fadlân’ın

Seyâĥatnâme’de verdiği bilgilerden İslâmiyet’in IX. yüzyıldan itibaren İdil Bulgarları arasında yayıldığı anlaşılmaktadır. Bunda Hârizmli tüccarlar önemli rol oynamıştır. X. yüzyılda Hazar hakanının Mûsevî olmasına rağmen diğer din mensuplarına hoşgörüyle muamele ettiği, bu dönemde İdil’de çok sayıda caminin bulunduğu ve 10.000 kadar müslümanın yaşadığı kaydedilmektedir.

 

Karahanlılar, Gazneliler ve Selçuklular’ın İslâmiyet’i Kabulü

Karahanlılar, 893’te Sâmânîler karşısında yenilgiye uğrayarak merkezleri Talas şehrini onlara terkedip Kâşgar’a çekilmek zorunda kaldılar. Sâmânî hânedanı mensupları arasında başlayan mücadele sırasında şehzadelerden Ebû Nasr b. Mansûr kardeşinden kaçarak Kâşgar’a sığındı ve Karahanlı Hükümdarı Oğulçak tarafından misafir edildi. Oğulçak, Artuç ilinin idaresini ona verince Ebû Nasr bir mescid yapmak için yer istedi. Oğulçak’ın yeğeni Satuk da, Artuç’a gittiğinde Nasr tarafından misafir edildi; burada âlim ve sûfîlerin etkisiyle maiyetiyle birlikte müslüman oldu (920-921 veya 944-945). İbnü’l-Esîr rüyasında gökten inen bir kişinin kendisine Türkçe olarak, “Müslüman ol ki dünya ve âhirette selâmet bulasın” dediğini, onun da rüyasında İslâmiyet’i kabul ettiğini ve sabah olunca müslüman olduğunu herkese açıkladığını söyler (el-Kâmil, XI, 82). Abdülkerim adını alan Satuk Buğra Han, Kâşgar ve Atbaşı’nı fethedip Artuç’ta bir mescid yaptırdı ve Karahanlılar’ın batıdaki topraklarında İslâmiyet’in yayılması için çalıştı. Satuk Buğra Han’ın müslüman olması ve Karahanlılar’ın İslâmiyet’i kabulü Orta Asya Türkleri’nin tarihini etkileyen büyük bir hadisedir. Ahmed Yesevî’nin VI. (XII.) yüzyılda İslâmiyet’in Türk toplulukları arasında yayılmasında büyük etkisi oldu. İkinci büyük müslüman Türk devleti Gazneliler, Sâmânîler’in kumandanlarından Alptegin tarafından kuruldu. Gazneli Mahmud, Hindistan’a birçok sefer düzenleyerek bölgede İslâmiyet’in yayılmasında önemli rol oynadı.

X. yüzyılda çeşitli ülkelerden Oğuzlar’ın hâkimiyetindeki şehirlere gelen müslüman tâcirlerin, derviş ve şeyhlerin gayretleri sonucu İslâmiyet, Türkler arasında büyük bir hızla yayıldı. İbnü’l-Esîr, 349 (960) yılında 200.000 çadırdan oluşan Türk topluluğunun müslüman olduğunu kaydeder (a.g.e., VIII, 532). X. yüzyılda Oğuz Yabgu Devleti’nde ordu kumandanı olan Selçuk Bey, Oğuz yabgusu ile aralarında çıkan ihtilâf yüzünden Oğuzlar’ın kışlık merkezi Yenikent’ten ayrılıp Türk ülkeleriyle İslâm ülkeleri arasında bir uç şehri olan Cend’e göç etti. Kalabalık Türk kitlelerinin İslâmiyet’i seçtiği bu dönemde Selçuk’un burada 375 (985) yılında İslâmiyet’i kabul etmesi Türk tarihinde bir dönüm noktasıdır. Selçuk Bey, Buhara ve Hârizm’den davet ettiği din adamları vasıtasıyla Oğuzlar arasında İslâmiyet’in yayılmasını sağladı ve Oğuzlar’ın büyük çoğunluğu XI. yüzyılın başlarında Müslümanlığı benimsedi. 435’te (1043-44) Balasagun ve Kâşgar civarında 10.000 çadırdan meydana gelen (yaklaşık 50-60.000 kişi) Türk topluluğunun da müslüman olmasıyla Türkler’in büyük çoğunluğunun İslâmiyet’i kabul ettiği söylenebilir. Kıpçak bozkırlarındaki İslâmlaşma süreci ise XIV. yüzyıla kadar devam etti. İslâmiyet, Doğu Türkistan’da Uygurlar arasında XIV. yüzyıldan itibaren büyük bir hızla yayıldı ve XV. yüzyılın sonlarında Uygurlar’ın tamamı İslâm’a girdi.

 

Türkler’i İslâm Dinini Kabule Sevkeden Sebepler

Müslüman Araplar’ın Türkistan’da hâkimiyet kurabilmeleri için Türkler’in mutlaka İslâmiyet’i benimsemesi gerekiyordu. Bunu gerçekleştirmek amacıyla siyasî-askerî her yola başvuran Haccâc’ın ve Kuteybe’nin gayretleri sonucunda Mâverâünnehir’de Türk beylerinin hâkim olduğu şehirler İslâm hâkimiyeti altına alındı. Kuteybe döneminde İslâmiyet’i kabul etmeye başlayan Türkler’in büyük kitleler halinde İslâmiyet’i benimsemesi IV. (X.) yüzyılda gerçekleşmiştir. Abdülkadir İnan, Türkler’in İslâm’a karşı değil Arap istilâsına karşı mücadele verdiklerini ve bu mücadelenin sona ermesiyle müslüman olduklarını söyler (Makaleler ve İncelemeler, s. 463). Türk toplulukları arasında İslâmiyet’in yayılmasının fetihlerin yanı sıra dinî, siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel birçok faktöre bağlı olduğu söylenebilir. Bunun yanında ticarî münasebetler, din âlimlerinin, sûfîlerin telkin ve tavsiyeleri gibi sebepler de etkili olmuştur. Ayrıca hakanların ve kumandanların İslâm’ı benimsemesi halkın da müslüman olmasını sağlamıştır. Öte yandan İslâm dininin ortaya koyduğu esaslarla Türkler’in inanç sistemi arasında bir uyumun varlığı da onları İslâm’a yaklaştırmıştır. Türkler’in İslâm dinine geçişlerinin bu din kendi karakterlerine uygun düştüğü için âdeta farkına varılmadan tabii bir seyir içinde gerçekleştiği söylenebilir. Nitekim XII. yüzyılda yaşayan Süryânî tarihçisi Mikhail, “Türk milleti tek tanrıya inanmaktaydı, Araplar’ın da tek Allah’a inanmaları onların İslâmiyet’i kabul etmelerine sebep olmuştur” sözleriyle bu gerçeği dile getirmiştir.

Hakkında Yorgun

Yorgun
Yorgun... Bir tarih öğretmeni... En iyisini bildiğini iddia etmiyor... Öğrenmeye ve bildiğini,bildiği kadarıyla öğretmeye çalışıyor...

İlginizi Çekebilir

Irak Selçukluları

IRAK SELÇUKLULARI (1118-1194) Irak Selçukluları’nın ilk hükümdarı Mahmûd b. Muhammed Tapar, İsfahan’da tahta çıkarıldığında (511/1118) …

Bir Cevap Yazın

Free WordPress Themes