Ana Sayfa / Tarih Araştırmaları / Osmanlı Tarihi / Osmanlı Padişahları / Sultan VI. Mehmed Vahîdüddin Han

Sultan VI. Mehmed Vahîdüddin Han

SULTAN VAHİDUDDİN

(Temmuz 1918 – Kasım 1922)

36-Sultan VI. Mehmed Vahîdüddin Han

Adı her ne kadar Sultan olarak anılsa da, ona bu unvanı çok görenler çok fazladır. Tabi bunlar, onun Sultanlığı elinden alındıktan sonra türemişlerdir. Ve bunların büyük bölümü bir yerlere yaranma hesabıyla bu yola düşmüşlerdir. Sultan Hâmid de görüldüğü gibi “ifrat-tefrit” Vahidüddin’de de yaşanmıştır ve yaşanıyor…
Ferid Paşa’nın yaveri Tarık Mümtaz Göztepe Sultan Vahdeddin’in çok yakınındaydı; sürgün hayatını da beraber yaşayıp devamlı yanında bulunan, onu, yazdığı iki kitapla anlatan Göztepe’ye göre Sultan Vahdeddin iyi bir insandır. Vatansever, akıllı, zeki, haysiyetli… Değil vatan hainliği en küçük bir hata isnadı bile yakışmaz. Necip Fazıl Kısakürek’in yazdığı, ama “Mustafa Kemâl Atatürk’ün mânevi hatırasına hakaret edildiği” iddiası ile toplatılan “Vatan haini değil büyük vatan dostu Vahidüddin” adlı kitabı da, adından anlaşıldığı üzere onu yüceltiyor.
Galiba, Sultan Vahdeddin’in en büyük talihsizliği yaşadığı zamandan kaynaklanıyordu. İktidarının son döneminde padişahlığı bile elinden alınıp, sadece Halife olarak, ama devamlı küçültülerek tahtta oturacaktı. Önce Kral, sonra da kralcılar onu kötülemek için akla hayale gelmeyen senaryolar üretip “Vurun abalıya” diyeceklerdi. Türkiye’den ayrılışına 77, ölümüne 75 sene olmasına rağmen, hâlâ arada bir tozu alınması, elbette derin sebeplere dayanıyordur!
Sultan Vahdeddin, Sultan Mecid’in 30 (bir rivayete göre 41) kadar evladının 23’üncüsü, Padişah olan üç oğlundan sonra dördüncü ve sonuncusu idi. Enkaz dönemine denk gelişi, belki de sonuncu oluşundandır! 1860’da doğmuştu, anası Gülistû Hatun’dur. 1861’de Sultan Mecid ölünce Vahdeddin öksüz Gülistû Hatun da dul kalmıştı. Daha bir yaşında iken yakasına yapışan talihsizlik, ömrünün sonuna kadar artan şiddetiyle etmiştir.
Saltanat merakı hiç olmamış herhalde ki, Çengelköy’de Saray’da iken, randevu alıp gelen Talât ve Enver Paşa’nın, ağabeyinin ölümünü bildirip, tahta geçmesi gerektiğini söylediklerinde, hemen kabul etmemiş, biraz müsaade istemiş, gece istihareye yatmıştı; eğer, hanedanın en yaşlı erkeği olmasaydı tahta geçmeye hiç rızası yoktu. Mevcut şartlar onu Pâdişâh olmaya zorluyordu. Kendisi istemiyor; belki de bunca sıkıntılı bir zamanda devleti idare edecek takati kendisinde göremiyordu! Sultan Reşad’ın Eyüp’teki cenaze merasiminden sonra Talât Paşa ve arkadaşlarına verdiği cevabı şöyle bitiriyordu:
“Sizlerin deruhte etmekte olduğunuz mesuliyetlere ve ifası vacip hizmetlere kıyasen bende vatanî bir hizmette bulunabilmek ümidiyle ve Cenab-ı Hakk’ın yardımı ve vekili olduğum şanı yüce Peygamberin ruhani medetiyle işbirliğine karar verdim. Tevfik Allah’dan.” (Şahbaba, 79. sf.)
Sultan Vahdeddin zor karar vermişti. Zamanında yaşayıp, yakınında bulunanların ağız birliği ettikleri özelliğinden birincisi: “Oldukça zekî fakat mütereddit idi.” Tahta oturmak için zorlanması da bunu isbât ediyordu. Gerçekten de şanssız bir zamandı. Devletin başı olacaksın amma, fazla selâhiyetin olmayacak. İttihadçıların emri dinlenecek; sen mührü basacaksın, sonra da yanlışlıkların mesulü olacaksın. Cehennemi bir savaşın içinde erimekte olan bir vatan, sekiz cephede yaşanan yenilgiler, ekin tarlası gibi biçilen Anadolu evlatları! Gencecik milyonlarca Mehmed. Bütün acıların gelip deva aradığı Dersaadette 57 yaşında bir Pâdişâh!
Sultan Vahdeddin 4 Temmuz’da resmen Osmanlı Devleti’nin Padişahıdır. O günlerde Karlsbad’da tedavi olan bir general var. Bu genç generalle yeni Pâdişâhın isimleri yanyana o kadar çok anılacaktır ki, herkes hayrette kalacak… Bir Avrupa seyahatinde biri Veliahd Şehzade, diğeri yaver idi. Biribirini sevip takdir etmişlerdi. Veliahd, Pâdişâh olunca General rütbesi taşıyan eski yaverinden istifadeyi düşünecekti. Çünkü o zeki bir insandı ve memleketin öyle insanlara ihtiyacı malûmdu. Genç general de iyi bir satranç ustasıydı. Ne zaman hangi taşla hamle yapacağını ve “Şah” diyeceği ânı iyi bilirdi. Şimdilerde küçük bir hamle kâfiydi ve taht değişikliğini duyar duymaz hastaneden bir tebrik telgrafı gönderdi. Böylece Mustafa Kemâl Paşa “beni unutmayın” mesajını vermiş oluyordu. Ve işin devamında acı tatlı günler yaşanacak, hele sonunda ikisi, bir terazinin iki kefesine oturacaklar, biri düştükçe diğeri yükselecekti!!
Sultan Vahdeddin’e zekî diyorlar, doğrudur da, bazen zekâ fazla işe yaramıyor. Onu besleyecek başka unsurlar lâzımdır. İşte, Vahdeddin onlardan yoksundu! Memleketin hali malûm; kaybedileceği bilinen bir savaşın içine girilmiş; her cephe iniltilerle terkediliyor…
Sultan Vahdeddin, Talât Paşa’ya inanır, güvenir amma, başkaları paşanın sadrâzam olacak seviyede yetişmediğini söylerler. Ahmed Rıza Bey’e göre iyi bir çete reisidir Paşa. “Cenab”ın “Peyam-ı Sabah” gazetesinde çıkan bir yazısında, sadârete kadar yükselen bu “Türedi”nin “Yangın kulesine çıkmış bir âmâ”ya benzetildikten sonra mevki hırsının derecesi şöyle tasvir edilir.”
“Devlet başkalarının elinde nâil-i refah olacağına kendi elinde ölsün.”
“Talât bunu tercih ederdi.”
Dâmad Ferid Paşa’dan da iyi bahsetmez İsmail Hami Bey, der ki:
“… Mediha Sultan’ın meşum kocası Arnavud Dâmad Ferid Paşa’dır. Osmanlı inhitatının en mühim sebeplerinden olan mütereddi ve mütefessih devşirme ruhunu her manâsıyla idâme eden bu vatansız ve imansız Balkan serserisinin nasıl olup da Sultan Vahidüddin’e kadar hulul edebilmiş olduğuna hayret etmemek ve bu hâli Altıncı Mehmed’in zekâsıyla telif etmek kabil değildir.”
Sultan Vahdeddin’in, eniştesi Ferid Paşa için “melun” dediği, amma, sadârete getirmek mecburiyetinde kaldığı bir gerçektir. Sebebi ise “Mücbir” olarak ifade ediliyor. İfade sahibi Vahdeddin’in kızı Sabiha Sultan’dır.
Talat Paşa 3 Şubat 1917’den beri sadrâzamdı. Onu kötü taraftarıyla anlatanlar var; hele de particilikte müfrit olduğu müşterek kanaattir. Faziletleri de cömertçe söyleniyor. Demokrat yaratılışıydı. Teşrifattan hiç hoşlanmazdı. Riyadan, gösterişten uzaktı. Onun sadâretine kadar adet olan huzura gireceği zaman salonun iki kapısının birden açılmasını yasaklamıştır. Saray hademelerinin sadrâzamın ayaklarına kapanmaları kuralını da Talat Paşa men etmiştir. İnsan onuruyla çelişkili gördüğü ne varsa mani olmaya çalışan, bu mert çizgileri taşıyan insanın devlete menfi izler bırakması karakterinin bir başka yönüyle alâkalı.
Talat Paşa hem Bektaşî idi hem mason. ” Bir gün en yakın dostlarından Abdülaziz Mecdî Efendiye: “Hocam demişti. Düşünüyor, bir türlü karar veremiyorum. Sen ne dersin Allah aşkına. Mason mu kalayım, Bektaşî mi olayım?”
Mecdi Efendi: “Paşam, bence bunların ikisine de lüzum yok, amma, mutlaka birini tercih etmek lazım geliyorsa, Bektaşîliği seçin, zira Bektaşîlik bir Türk tarikatıdır!” demişti.
Sultan Vahdeddin saltanata başladığında sadrâzamı Talat Paşa idi. Geleneğin ifası için kılıç alayı düzenlendi; bu son kılıç alayıdır. Eyüb Sultan’a gidildi, adet yerine getirildi. Burada, Ali Fuad Türkgeldi’den kısa bir alıntı geçeceğiz:
“Eyüb’de arabalara binileceği sırada Talat Paşa Boğazdan düşman tayyare filoları geçmiş olduğunu haber vermişse de hünkâr “Onlar mütemeddin adamlardır; böyle dinî merasim esnasında taarruzz etmezler” diyerek eseri telaş göstermedi.” Sultan Vahdeddin’in korkak olduğu sıkça telaffuz edildiği için, bu sahnenin naklinde fayda umduk ama doğrusu, hakikati tam olarak anlaşılmıyor. Sultan cesaretinden mi böyle davrandı, yoksa korkağın karanlıkta ıslık çalması mıdır? Ecnebilerin dine saygılı, medenî bir davranışta olduklarının kabulü de pek yakışıklı gelmiyor. Bigünah kadınları, çocukları, ihtiyarları öldürenler onlar değil mi? Asırların mührünü taşıyan yurtlarımızı elimizden alanlar binlerce askerimizin şehadetine sebep olanlar onlar değil mi? Camilerimizi yakıp yıkmadılar mı? İnşallah Sultan Vahdeddin, o sözleri cesaretinden söylemiştir, temennimiz bu.
Tahta geçiş günü 3 Temmuz Perşembe idi. Talat Paşa’nın sadaretten istifası 8 Ekim’dir. Derin hülyalarıyla başbaşa kalan Talat Paşa’dan sonra Yaver-i Ekrem Ahmed İzzet Paşa 14 Ekim’de vazifeye başladı. Türk ordularının mağlubiyeti devam ediyor, cepheler birer birer terkediliyor. Devlet, yanan bağı-bahçesi, avlusu hesabını bırakmış da oturduğu odanın kurtarılması derdine düşmüştü.
Ahmed İzzet Paşa elde kalanın muhafazası için iyi bir mütarekenin yolunu aradı. Yukarıdan beri anlatılmaya çalışılan, askerimizin devamlı yenilgi talimi yaptığı, her geçen günün aleyhimize olduğu gerçeği herkesin malûmuydu. Suriye İngiliz işgalinde İstanbul için bile tehlike sinyalleri alınıyor. Ordumuzun savaşla elde edeceği hiçbir başarı görünmüyor.
Talat Paşa’nın istifası yorumlanırken, Birinci Cihan harbinde beraber savaştığımız dost devletlerin de güçsüz çıkmaları, onlarla beraber müdafaa ettiğimiz cephenin çökmesi birinci sebep olarak takdim edilir. Esas itibarıyla bizim olmayan bu savaşın ortasına dalıvermemizde dahli olan, doğrudan sebep olan Enver Paşa ile beraber Talat Paşa idi. Hayalperest iki paşamızın koskoca bir devleti uçuruma itivermesi affedilir hata değildi.
Paşa mesuliyetini hissettiği savaşta uğranılan kayıplara güç yetiremiyordu. Daha ilerilere taşınacak, büyüyecek kayıpları görmek bile istemiyordu. Her ne olursa olsun, hiç olmazsa onun sadâreti içinde meydana gelmemeliydi, bunun için kendisini itip devirecek zayıf bir tekme arar hale gelmişti. Öz yoldaşları, can dostları İttihat ve Terakkicilerin güvensizlik oyu vermeleri sonucu da kabinesi istilâ mecburiyetinde kalmıştır. “Kendi ellerinde ölen devletin cenazesini gözyaşlarıyla kaldırmaktansa, selâmette kalmayı yeğlediler” denirse İttihatçıların günahı alınır mı acaba? Ahmed İzzet Paşa Enver Paşa’nın başkumandanlık ve Erkânı Harbiye reisliğini de üzerine alarak sadârete başladı. 16 gün sonra Mondros Mütarekesi yapıldı.

Mondros (30 Ekim 1918)

“Niçin Mondros Mütarekesi” diyebilecek halimiz yok. Osmanlı Devleti, zararlı böceklerin kemirdiği yaprak gibi her tarafından bereli. Sadece ortada biraz sağlam yeri kaldı. Birer birer saymak yerine, diyelim ki İç Anadolu’nun harici, bugün sınırlarımız dışındaki topraklarımızla beraber düşman elinde. Yangından birkaç eşyasını kurtarmaya çalışan ev sahibi telaşıyla, sulh kapılarını aramaya başladık. Devlet ne çekiyorsa maceraperestlerden çekiyor. “93 Harbi” denen 1877 Türk-Rus savaşını da birkaç maceraperest çıkarmış, akıllı adamlar ceza çekmiş, sulh yapabilmek için neler feda edilmişti. Şimdi ise, devleti bitiren harbin de bitmesi için çareler aranıyor. Defalarca şahidi olduk; herkes istediği zaman bir savaşı başlatabiliyor, ama savaşın bittiği, bitirildiği kuvvetliler tarafından ilan edilebiliyor. Türkiye, “yeter artık tuş oldum” diyor. Kendi kendine söylenmesi derde deva değil; bunu karşı tarafa duyurması ve kabul ettirmesi lâzım; şimdi duyurma yolunu arıyor. Kut’ul Amare’de esir alınıp İstanbul’a getirilen Towsend adlı bir general vardı, onun aracılığı rica edildi. General, İngilizlerin Akdeniz donanması komutanı Amiral Colharp’e ulaşılmasını sağladı: Amiral, bir toplantı yapılıp, mütareke şartlarının görüşülmesi teklifini kabul etti. Bahriye Nâzın Rauf (Orbay) Bey, Hariciye Müsteşarı Reşad Hikmet ve Erkânı Harb Kaymakamlarından Sadullah Beyler Mütâreke heyetine seçildiler. Pâdişâhın heyetten istediği belli başlı vazgeçilmezleri vardı.
1. Hilâfet, saltanat ve hanedan haklarının korunması
2. bazı eyaletlere verilecek muhtariyetin yalnız idâri olması, siyâsi olmaması.
Sultan Vahdeddin ikinci meselede ağır sıkıntı çekiyordu. “Eğer hiçbir çare bulunamayıp da siyasi olacak ise, istiklaliyet daha ehven olacağı ve eğer siyasî muhtariyeti kabul edecek olursak âlem-i İslâm’a ihanet etmiş olacağımız fikrindeyim…” diyordu.
Mütareke temsilcileri bu hususları zaten göz önünde tutacaklardı. Pâdişâha, rahatlatıcı sözler söylediler.
Türklerin görüşme talebi İngilizler tarafından kabul edildi. İnce hesapta, derin siyâsette yekta olan İngilizler toplantı zamanını belirlemekte ağır hareket ederek son fırsatı da değerlendirdiler. Aradan geçen iki hafta zarfında, birlikleri Musul ve Haleb’i aldı.
İstanbul’dan 26 Ekim’de çıkan Türk murahhasları Limni adasının Mondros Limanına gittiler. Toplantı orada bir İngiliz gemisinde yapılacaktı. Üç günlük mesaiden sonra şartlar tesbit edildi, taraflar anlaşma metnini imzaladı, 30 Ekim’de Türk heyeti döndü. 25 maddelik anlaşmanın belli başlı birkaçı şöyle:
1. Çanakkale ve Karadeniz boğazlarındaki istihkâmlar müttefikler tarafından işgal edilecek.
2. Sınırların korunmasına, asayişin sağlanmasına yetecek sayıda asker bırakılıp, gerisi terhis edilecek.
3. Güvenlik maksadıyla bulunacak küçük gemiler hariç, Osmanlı donanması müttefiklere teslim edilecek.
4. Müttefiklerin güvenliği tehlikeye düşerse, stratejik noktalan işgal edebilecekler.
5. Hükümet haberleşmeleri hariç, bütün telsiz, telgraf ve kabloların denetimi itilaf devletlerinde olacak.
6. Toros tünelleri yine onlar tarafından işgal edilecek.
7. Kafkas hududunda Türkler,1914’teki sınıra çekilecek.
8. Hicaz, Yemen, Asir Suriye, Irak,Trablus ve Bingazi’de kalan muhafız kıtaları en yakınındaki İtilaf devletleri komutanına teslim olacak.
9. Terhis edilecek ordunun donanım, silah ve cephanesi itilaf devletlerinin emrine göre kullanılacak.
10. Vilâyat-ı sitte-altı vilâyette (Erzurum, Van, Elazığ, Diyarbakır, Sivas ve Bitlis) bir karışıklık çıkarsa, itilaf devletleri buraları işgal edebilecek.
11. Türk esirleri itilaf devletlerinin elinde kalacak ama onların ve Ermenilerin esir olanları iade edilecek!

Böyle, Türklüğü şahsiyetinden soyan 14 madde daha var. Bu anlaşma, imzalandıktan sonraki gün öğlen vakti çalışmaya başlayacak. Birçok sulh anlaşmasına şahit olduk; böylesini ilk defa görüyoruz, dışarıdan desteklemekle hiçbir başarı elde ettiremedikleri Ermeniye Mondros Mütarekesiyle! sahip çıkmayı ihmâl etmediler. Ne zaman ki onların kalabalık olduğu yerlerde bir hareket duyuldu, derhal itilaf devletleri orada olacak. Bu demektir ki, “Ey Ermeniler! Biz buradayken ne istiyorsanız yapın; siz adam öldürün, biz Türk’ü katil sayarız…”
O gün için böyle bir anlaşmayı Türkiye imza etmeyebilir miydi? Vaziyete göre, ya olağanüstü siyâsî zekâlar daha hafif şartları kabul ettirebilirdi, yani, biraz, Abdülhâmid aranıyor. Yahut intihar göze alınırdı. Diğer yol ise, yapılmış olandır.

İttihatçıların Kaçışı (2/3 Kasım 1918)

Şiddetli fırtınanın yalpa yaptırdığı geminin dümenine geçtiler. Yol iz bilmiyorlardı, ehliyetsizdiler, sert kayalara toslamaktan kurtulamadılar. Gemi su almaya başlayınca, birer ikişer, tiran selâmet sahili saydılar. İstanbul’dan gitmeleri Makedonya’dan gelişlerinden hızlı ama isteksizdi. Geldiklerinde, vatan kurtaracak kahraman oldukları vehmi ile gururlu ve güçlüydüler… Bir vatan kalmadığı zannına kapılıp kaçarlarken taşıdıkları duygu itibarsız olmalıdır!
İlk gidenlerden biri Cihan harbinde “suiistimallerin timsali olmakla meşhur Harbiye levazım reisi Topal İsmail Hakkı Paşa’dır.” Sonra bir başkası. Bugün kaçanlar esas büyük balıklar; Talat, Enver ve Cemal Paşalar. Bunlardan başka yine, önemli ittihatçılardan Doktor Nâzım, Bahaaddin Şâkir.
Burada Talat, Enver ve Cevad Paşalara öfkemiz, Türk milletinin başına gelen felâketin sorumlusu mevkiinde bulunuşlarından ötürüdür. Bu mevkiye de onları millet getirmemiş, kendileri silah zoruyla gelmişlerdi. İçlerinde taşıdıkları duygular çok asil olabilir lâkin, netice niyetin önüne geçmiştir.
Zannolunuyor ki, “Birinci Cihan Harbi” denen ateş çukuruna düşmemiz ihtiyatlı hareketten uzak oluşumuz sonucudur. Bütün vatanı düşmana teslim edilen vatan evlatlarının, bu işte mesut görünenlere acı sözler söyleme hakkı olmalıdır.
İttihat ve Terakki Partisi 1908’den 1918’e kadar -aradan 6 ay, 8 gün muhaliflerin kaldığı zaman çıkarılınca- 9 sene, 8 ay, 12 gün iktidarda kalmıştır. Önceleri yüzde yüz yetki kullanamadılarsa da, sonra doğrudan doğruya, her şeye hükmeder oldular. Devlet en kara günlerini onların yöneticiliğinde gördü. Vatan iken yabancısı durumuna düştüğümüz yerlere bakın. “Harbi umûmîden önce: Girit, Bosna-Hersek, Bulgaristan ve Rumeli-i Şarkî gibi ecnebi işgaline düşmüş veyahut istiklâle yakın bir muhtariyet kazanmış eyaletler sayılmak şartıyla devlet bünyesinden ayrılan memleketler Trablusgarb, Bingazi, tekmil Rumeli kıtası ve Akdeniz adalarıdır. Harbi Umûmî de, elden çıkan kıtalar da Hicaz, Yemen, Asir, Irak, Suriye, Filistin, Lübnan ve Mısır ülkeleridir. Harbi Umûmîdeki asker zayiatımızın yekûnu “3.842.580” Üç milyon sekizyüz kırk iki bin beşyüz seksen kişidir.”
Verilen rakamın 600 bine yakını şehit, gerisi yaralı, kayıp, esir vs. Ayrıca, harbin, harb dışında kalan insanlara açtığı yaralar; açlık, hastalık ve başka sebeplerden ölümler… Bir de elimizde kaldığını varsaydığımız toprağın hangi şartlarla bizim olduğu Mondros Mütarekesinde görüldü. Bu millet bunları bildikçe, sebep olanlara karşı dostça hisler taşımakta zorlanırsa çok görülmemelidir.

Sadrazam İzzet Paşa’nın İstifası (8 Kasım 1918)

İzzet Paşa’nın kurduğu hükümette İttihatçı Nazırlar bulunuyordu. Cihan Harbi mesulleri olarak görünen bunlar, devamlı gözden düşmekteydi. Mondros Mütarekesinin ağır şartlarının sebebi olarak da İttihatçılar görünüyor, halkın teveccühü kalmadığı gibi, öfkesi de artıyordu. Artık eskisi gibi değil, gazete var ve başka yollar var, buralardan halkın sesi her tarafa ulaşıyor.
Pâdişâh İzzet Paşa’ya Adliye Nâzırı Hayri Efendi’yi, Mâliye Nâzırı Selânikli Cavid Bey’i ve Dâhiliye Nâzırı Fethi Bey’i değiştirmesi yönünde haber gönderdi. Paşa ise cevaben istifaname yazdı.
İzzet Paşa hükümet kurma görevini mecburiyetten kabul ettiğini, dedikodulara aldırmadan vatanın ve milletin hayrına çalıştıklarını, fakat pâdişâhın güvenini kaybedince gitmek gerektiğini anlatıyor. “… berveçhi ma’ruz insilâb-ı emniyyeti hümâyunları zehabı üzerine rüfekayı çâkerânemin yanlarına takdime karar verdik, diyor. Sadeleştirirsek: Yukarıda anlatılan sebeplerden dolayı arkadaşlarla beraber istifademizin gereğine inandık, istifanamemizi yüksek huzurunuza takdim ediyoruz.
11 Kasım, Tevfik Paşa’nın ikinci sadâreti ve son sadâret alayı. Düşman filolarının İstanbul’a gelişi ve vatanımızın işgaline başlanması.
İstanbul Hükümeti aczin pençesinde, İtilaf devletleri küstahlığın zirvesinde, İstanbul düşman çizmesi altında. 13 Kasım Çarşamba günü 22 İngiliz, 12 Fransız, 17 İtalyan ve 4 Yunan gemisi İstanbul’a geldi. Derhal karaya asker çıkarıp şehrin bazı yerlerini işgale başladılar. Mondros Mütarekesine göre diğerlerinin hakkı ise de Yunanlıların böyle bir hakkı yoktu. Hükümet, buna karşı çıkma cesaretini bile gösteremedi. Avenof zırhlısından çıkan Yunanlılar İstanbul Rumlarına bir bayram neşesi yaşattı. Zırhlıya Rumlar tarafından Yunan bayrakları taşındı. İstanbul sokakları “zito” sesleriyle inledi.
17 Kasım, İngilizlerin Baku’yu işgali.
21 Kasım, Meclis-i Mebusan’ın feshi.
12 Aralık, Tevfik Paşa’nın istifası ve ertesi gün yeniden sadarete getirilişi.
30 Aralık, İttihatçıların tevkifine başlanması. Bugün, kader ipinin terse sarmasıdır. Başarılı olamayan ihtilâlcilerin başlarına gelmesi muhtemel olan hesap verme günü İttihatçıların yıldızlarının söndüğünün göstergesidir.

“Kara Bir Gün” (8 Kasım 1919)

Dersaadet, saadetten hiç nasibi olmayan günlerini yaşamaktadır. Marmara’da düşman gemileri hain gözlerini Dolmabahçe Sarayı’na dikmiş, yapılacak yanlış bir hareketi cezalandırmayı bekliyor… Bir soytarı Fransız Generali (Franchet d’Esperey) beyaz bir atın üzerinde fatih! gibi şehre giriyor. Atının dizginleri iki askerin elinde, etrafında, yemek yedikleri kazan’a tüküren bir yığın hayâsız Rum, Ermeni, Yahudi döküntüsü… Güya ki, bir zafer alayıdır bu! Ama Allah’ın inayetiyle çok sürmez defolup gitmeleri… Bu kara günü yüreği kavrularak seyreden Türklerden biri de merhum Süleyman Nazif’dir. “Bir Kara Gün” başlıklı bir yazı yazarak neşreder ki, bu yazı bugünlerde bile iştiyakla anlatılır.
İstanbul’a dolan düşman askeri sayısı 35 bin kadardı. “İtilaf” yerine “düşman” kelimesi seçilerek kullanılmıştır. Yapılan hareket, bu hareket sahiplerine ancak düşman dedirtir. İstanbul fiilen işgal edildi. Azınlıklar şımarık bir cesaret rüzgârına kapıldı. Şehirde güvenlik kuvvetlerimizin hükmü, sokaklarda güven kalmadı. Düşman subayları canlarının istediği evleri kendileri yerleşmek üzere boşaltıyor, hiç kimsenin dur! demeye gücü yetmiyor.” 19 Ocak 1919’da Fransız askerlerinin karargâhı olmak üzere Ortaköy ve Çırağan’da hanedana mahsus saray ve köşklerin boşaltılmasını istemişler, Sadrâzam Tevfik Paşa da bunların hanedana mensup insanlar tarafından kullanıldığından bahisle Beylerbeyi Sarayı’nın tahsis edilmesini teklif etmişti. Bundan sonrasını Başkâtip Ali Fuad Türkgeldi’den dinleyelim:
“Beylerbeyi Sarayı gibi memleketin mefahirinden olan muhteşem bir sarayın ecnebi askeri tarafından işgali beni müteessir ederek “Aman Efendim! Beylerbeyi Sarayı makamı saltanata mahsus bir saraydır. Bunun terkine müsaade buyurulmasın; bari ona bedel Valide Bağı ile Kâğıthane Kasrı’nın verilmesi teklif edilsin” diyerek huzurda ağlamaya başladım. Çünkü bunu Saltanat-ı Osmaniyye’nin alâimi inkırazından addeyledim. Zât-ı Şâhâne zaten müteheyyiç bir halde bulunduğundan bunun üzerine büsbütün sinirlenerek “canım siz nasıl kafa taşıyorsunuz? Biz hâl-i esâretteyiz. Dolmabahçe Sarayını isterlerse ne yapacağız? Ihlamur, Göksu ve Beykoz köşklerini teklif ettim kabul etmiyorlar.”

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in İdamı (8 Nisan Salı)

Mondros Mütarekesi Yar’dan düşmemizi engelledi; İngiliz sicimiyle bağladı, ayağının altına aldı pestilimizi çıkarıyor. Burada, roman yazar gibi tasvire girmek istemiyoruz. Durumun hassasiyetine yöneticilerimizin basiretsizliği de eklenince evlâdını boğan analara dönüyoruz. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in başına gelen suçluluğunun cezası değil, acziyetimizin bir diyetiydi.
“Kemal Bey Dahiliye Nezaretinden şöyle bir şifre almıştı. “Kazanın dâhilinde bulunan bilumum Ermenileri 24 saat zarfında yola çıkaracaksınız, bunların sevkedileceği istikamet Suriye’dir. Şifrenin alındığının acele bildirilmesi.”
Kemal Bey bu şifrenin alındığını telgrafla Nezarete bildirmiş, sonra da Jandarma Kumandanını yanına alarak alâkadarlara, kaza dışına çıkmalarını anlatmıştı. Kemal Bey, bu emri vermekle kalmamış, tahliyenin icrasına bizzat nezaret eylemişti.” (…) Bu onlara (Ermenilere) pek acı gelmişti. Ama yapacak bir şey yoktu! Emir büyük yerden, tâ İttihat ve Terakki Fırkasının umûmî merkezinden geliyordu, bunun önüne de hiç kimse geçemezdi.” (…) Yalnız bu muhacirler bilselerdi ki başlarına gelen bu felakette, İttihat ve Terakki Fırkasından ziyade gene kendilerinin Taşnak ve Hınçak adlı komitelerinin dahli vardır.”
Alıntı yaptığımız kitapta, Ermenilerin bilhassa Doğu vilayetlerimizde işlediği insanlık suçu sergileniyor. Yozgat’tan sürülmelerinin, ceza ise en hafifi olduğu, eğer Türk milleti misliyle karşılık vermeye kalksa, Türkiye’de canlı Ermeni bırakılmamasnıın gerektiği vurgulanıyor. Ermeniler Kemal Bey’den kötülük görmemişler. Onun yaptığı eğer suç ise, bu da kendisine ait değildi.
Devleti adına, aldığı emre uymaktan başka günahı olmayan Kemal Bey mahkeme ediliyor. “Kürt Mustafa Paşa Divanı Harbinde konuşan Kaymakam Kemal Bey şöyle demişti:
“Ben emir aldım. Bir memur aldığı emre itaatle mükelleftir. Ben sürgün olarak kasabadan çıkarılanlara en insanî harekette bulundum. Nitekim şimdi de hiçbir vicdan azabı duymuyorum!”
Divanıharp Reisi Nemrud Mustafa Paşa, oturduğu yerden doğrularak Kemal Bey’in yüzüne bağırmıştı:
“Kış kıyamette bu kadar insanı, çoluk çocuğu ile dağlara, yaylalara sürerken Allah’tan hiç korkmadın mı? Bir gün senden bunların sorulacağını düşünmedin mi? Hem üstelik jandarmalara onları sürgülemesini de emretmişsin, ne dersin?”
“Hayır, bunu asla kabul etmem. Ben kimsenin ölümü için emir vermiş bir adam değilim!”
Nemrud veya Kürd Mustafa Paşa Kemal Bey’i olanca maharetiyle suçladıktan sonra;…. cezası nedir bilir misin? diye sordu. Kemal Bey:
“İdamdır Paşam” dedi. Paşa:
“Kendi hükmünü kendi ağzınla verdin Kemal Bey, biz de senin için bu karara varmıştık.” dedi.
Hüsamettin Ertürk bir not düşmüş, diyor ki: Daha evvel Divanıharp Reisi Hayret Paşa idi. Fakat günlerce düşünmüş taşınmış bu haksızlığa dayanamamış ve Ferit Paşa ile şiddetli bir münakaşadan sonra istifa etmişti.
Kemal Bey Damad Ferid Paşa’nın sadrazamlığı sırasında kurulan Nemrud Mustafa’nın reis olduğu Divanı harpte idama mahkûm edildi. Ölmeden önce yazdığı son mektupta son cümle:
“Ey Türk yavrusu, bu dünyada kalbim ve öteki dünyada ruhum ebediyyen sana minnettar kalacaktır.” Bu mektubu İsmail Hami Danişmend’e Kemal Bey’in babası vermiş.
Ey korku, sen ne alçak şeysin! Avrupa korkusu olmasaydı korkakların sinesinde, Kemâl bey herhalde asılmazdı. Ferit Paşa bu kadar küçülmezdi.
Sultan Vahdeddin dönemi başrol oyuncusu bol olan bir dram tiyatrosudur ve oyuncuların hemen hepsi de üçüncü sınıftır.
Bu tiyatroda herkes sahneyi terkederken yeni bir isim ortaya çıkacak ve bütün roller değişecektir. Nice güçlükler atlatıldıktan sonra esas düğümün çözümü de son iştirakçi tarafından tam manasıyla dramatik bir biçimde gerçekleşecek; perde kapanacak.
19 Nisan 15 Mayıs arası Ermenilerin Kars’ı işgali, Ardahan’ın sükûtu. İtalyanların Antalya’yı işgali. Yunanlıların Fethiye’yi işgali. İtalyanların Kuşadası’m işgali. İzmir faciası ve Yunan işgalinin batıda devamı. Dâmad Ferid Paşa’nın istifası, üç gün sonra Ferid Paşa’nın ikinci sadâreti. Ve…

“Yunan Mezâlimi”

Yunan zulmünü, birkaç siyah fotoğrafın üzerine düşen kırmızı lekeleriyle, ibret için, özetlemeye çalışacağız. Türkiye’nin paylaşılmasının galip devletler tarafından düşünüldüğü günlerdi. Yunanlılar Ege’de kendilerine yurt hazırlama çılgınlığını yaşıyorlar. Bu sıralarda İstanbul Rum Patriği, Türkiye Rumlarının Türk Devletine tâbiiyyet sorumluluğu kalmadığını ilan etti. Mondros Mütarekesinin mimarı amiral Colharp’e Ali Nadir Paşa’ya bir nota çekiyor, diyor ki: “Şehir Yunanlılar tarafından işgal edilecektir.”
Şuraya bakın! Allah bir daha böylesini göstermesin. Öyle bir takdim ki, sanki kıymetli bir misafirin gelişini müjdeliyor. İşgali önlemek Ali Nadir Paşa’nın elinde değil. Ancak içinden, bu işgalin İzmir’den taşmaması için duâ ediyor. Çok yazık ki, Paşanın duası kabul olmamıştır. Yunan kopillerinin ayak basmadığı Ege toprağı kalmadı. Türk milletinin aleyhine Yunanlıya, itilaf devletlerinin bahşişi bundan daha büyük olamazdı. Yunan milleti, dünya durdukça temizlenemeyeceği kire, pisliğe batmaya hazırdı. Askerin başında bulunan kumandan Saphirapolis isminde bir hayvan. “O sırada mahut Averof ve Limnos zırhlıları da limandadır. Yunan barbarları karaya çıkar çıkmaz fes giyen veyahut “Zito Venizelos” demeyen masum ve silahsız insanların hepsini öldürmeye başlamışlardır.”
Türk subayına, kendilerine “yaş¬yın” dedirtmeye çalışacak kadar aşağılık insanlar! 17. Kolordu subayı Süleyman Fethi Bey’i de “Zito Venezilos” demeye zorladılar. “Ben Türk askeriyim, öyle şey söyleyemem” deyince öldürdüler. Ondan sonra 30 Türk askeri ve halktan birçok insanı da öldürdüler ve yağma hareketine giriştiler. Bu hareketleri, ırza geçmeler dahil, Ege’nin her tarafında devam etti; tâ ki, Ege denizine dökülüşlerine kadar…

19 Mayıs 1919

Bugünün tarihî önemi o kadar büyüktür ki, okuma yazma bilen, bilmeyen, dede-nine küçük-büyük, kadın-erkek herkes bilir. Türkiye’de kime “19 Mayıs nedir?” diye sorulsa, alınacak cevap “Atatürk’ün Samsun’a çıktığı gündür” olur. Tabii, Mayıs gelmeden Nisan var, Mart var; 19 Mayıs o aylarda, günlerde hazırlanır…
O günlerde İstanbul’dan “Taşra Çıkmak” öyle kolay işlerden değildir. İşgal kuvvetlerinden vize alınması lâzım! Biraz maceralı da olsa vizeler alınır; gemiyle Samsun’a götürülecek atlar için dahi vize gerektir, alınır. Mustafa Kemâl Paşa’nın bütün müşkül işlerini Avni Paşa ile Mehmed Ali Bey hallederler.
16 Mayıs’ta İstanbul’dan ayrılıp, 19 Mayıs’ta Samsun’a giden M. Kemâl Paşa olağanüstü yetkilerle donanmıştı. Para olarak Vahdeddin, kendi yetiştirdiği bütün atları satarak elde ettiği 30000 liranın tamamını vermiştir. (Şahbaba)
Yunanlılar İzmir’i işgal etmişler, kanlı facialar yaşatıyorlar. İngilizler İstanbul’da Pâdişâhı abluka altında tutuyorlar.
27 Mayıs’ta Bekirağa bölüğünde tutuklu bulunan 67 ittihatçı İngilizler tarafından! Malta’ya sürgüne gönderildiler.
21 Eylül’de, Anadolu’da vatanı kurtarma mücadelesi verilirken, Dâmad Ferid “Jandarma neferliğinden yetişme Çerkez Aznavur kumandasında Kuvay-ı İnzibâtiyye ismiyle bir tenkil kuvveti teşkil etmiş ve bu suretle istilacı düşmanlarla elbirliğine kalkışmış. ( ) Aklınca bu surette galip devletlerin teveccühünü kazanmak istemiştir.”
17 Eylül Cumartesi: Samsun’la Merzifon’un İngilizler tarafından tahliyesi.
30 Eylül, 1 Ekim gecesi: Dâmad Ferid Paşa’nın istifası.
2 Ekim, Ferik Ali Rıza Paşa’nın müşir payesiyle sadâreti.
15 Ekim, varlıklarını Türk adaletine medyum olan patriklerin galip devletlerden bütün Türkiye’nin işgalini istemeleri.
Böylece istifalar, tayinler, işgaller, tahliyelerle 1922 senesinin 1 Kasım Çarşamba gününe gelinir. Tabii ki İzmir’de Yunanlıları denize dökmüşüz. Ankara’da Büyük Millet Meclisi’ni kurmuşuz ve meselâ bir kanunla Saltanatı kaldırmışız. Hilafete dokunulmamış. Vahdeddin şimdilik, hâlâ İslâm âleminin halifesidir.
Daha önce anlatılan padişahların tahtı paylaşmasında yaşanan zorluklan gördükçe, demiştik ki, “Dünyada insanoğlu için en zor şey paylaşmaktır; bir avuç toprak bile olsa…” Şimdi.
Yabancılar vatanı harabeye çevirip, dirlik düzenlik bırakmadılar ise de çoğu çekip gitti… kalanlar da gidecek.
Hem İstanbul’da, hem de Ankara’da hükümet var. İstanbul, bütün dünyanın 600 senedir bildiği bir hanedanın devam ettirdiği saltanatın merkezi, Ankara yeni bir oluşum için çabalamakta ve Ankara çok kuvvetli, İstanbul’a “hadi canın ordan” diyebilir!
1 Kasım 1922, Çarşamba günü, Büyük Millet Meclisi toplantısı yapılır. Meclis reisi Mustafa Kemâl Paşa söz alır ve şöyle söyler:
“Hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye ilim icabıdır diye müzakere ile münakaşa ile verilmez. Hâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına el koymuşlar! bu tasallutlarını altı asırdan beri devam ettirmişlerdi.” Mustafa Kemâl Paşa’nın hiddeti geçmez, daha konuşur, konuşur ve sözlerini şöyle bitirir: “Fakat ihtimal bazı kelleler kesilecektir!”
Sultanlık sıfatı elinden alınan “Sultan” Vahdeddin hâlen bütün Müslümanların halifesidir. Vahdeddin hayatının tehlikede olduğu kanaatindedir ve ne önemi kalmışsa, hayatını sevmektedir. Çare olarak Türkiye’den ayrılmayı düşünür. Büyük, büyük, çok büyük dedesi Osman Gazi’nin günlerini de hatırlasa, belki üzüntüsü biraz hafifler; “tarih tekerrürden ibarettir” derdi. Çok az nüfusla yerleştikleri Söğütte Ertuğrul Bey’den devir aldığı beyliği rahat ettirmeye çalışan Osman Gazi Selçuk Sultanı’nın manevi himayesi altında Tekfurlarla savaşıyor, fetihler yapıyordu. Kendi çapında gelişmiş, Kulaca-Karaca-Hisar’ı da almıştı, orada kiliseleri mescit yapmış ve pazar kurulmasını istemişti, pazar kurulmuştu. “Halk toplanıp Cuma namazı kılalım ve bir kadı isteyelim” dediler. Dursun Fakı derler bir aziz kişi vardı. O halka imamlık ederdi. Hallerini ona söylediler. O da gelip Osman Gazi’nin kaynatası Ede Balı’ya söyledi. Daha söz bitmeden Osman Gazi geldi. Sorup isteklerini bildi. “Size ne lazımsa onu yapın” dedi. Dursun Fakı: “Hanım! Sultandan izin gerektir” dedi. Osman Gazi dedi ki: “Bu şehri ben kendi kılıcımla aldım. Bunda Sultan’ın ne dahli var ki ondan izin alayım? Ona sultanlık veren Allah bana da gaza ile hanlık verdi. Eğer minneti şu sancak ise ben kendim dahi sancak kaldırıp kâfirlerle uğraştım. Eğer o, ben Selçuk Hanedanındanım derse ben de Gök Alp oğluyum derim. Eğer bu ülkeye ben onlardan önce geldim derse Süleyman Şah dedem de ondan evvel geldi.”
“Halk razı oldu. Kadılığı ve halifeliği Dursun Fakı’ya verdi. Cuma hutbesi ilk önce Karaca Hisar’da okundu. Bayram namazını orada kıldılar.
Vahdeddin’i bu kararı vermeye iten en önemli sebep olmayabilirse de “bu kararında saltanatın ilgası kadar Büyük Millet Meclisi’nin kendisini ihanetle itham etmek istemesinin de âmil olduğundan bahsedilir. O zaman ki gazeteler taht-ı muhakemeye alınıp ceza göreceği için kaçmış olduğundan bahsetmişlerdir.” (İsmail Hami Danişment)
Sultan Vahdeddin vatanından ayrılma kararırını vermiş, nasıl, neyle gideceğini düşünüyordu. Sonu bilinmeyen bir yolculuğa çıkmak isteyişini haklı bulanlar olduğu gibi “Vatan haini, İngilizlere sığındı ve bir İngiliz gemisiyle kaçtı” diyenler de olacaktı. Ama o gidecek, gidişi belki de nahoş hadiselerin çıkmasını önleyecekti. Çünkü güç sahipleri onu aşağılayıcı davranışlara çoktan başlamışlardı. Sonradan bir gazetede neşredilen Refet Paşa’nın sözleri durumu anlamamız için yeter. Ankara’dan İstanbul’a gelip Saray’da Sultan Vahdeddin’le görüşen Paşa, davranışını şöyle, öğünerek anlatıyor:
“Pâdişâhın önünde ayak ayaküstüne attım ve koltuğa o kadar yaslandım ki nerede ise pabucum burnuna değecekti.” (Şahbaba) İşte Ankara’nın Pâdişâha verdiği değer budur.
Sultan Vahdeddin’in gurbet senelerinde çok zararını göreceği bir kayınbiraderi Zeki Bey var, bu Zeki Bey’Ie İngiliz General Harington’a bir mektup gönderir:
“İstanbul’daki işgal orduları Başkumandanı General Harington cenaplarına: İstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden İngiltere devleti fehimânesine iltica ve biran evvel İstanbul’dan mahalli ahare naklimi talep ederim efendim. 16 Kasım 1922”
“Müslümanların halifesi Mehmed Vahideddin” (Şahbaba)
Osmanlı hanedanının son pâdişâhı bir İngiliz gemisiyle, bir daha dönmemek üzere vatanını terk ediyordu; 20 bin İngiliz Sterlini ve yakınları ile beraber meçhul yolculuğa çıkarken “Yanındaki mücevher kutusunu bile iade etmiş” hanedana ait maddi bir şey almamıştı.
Orta boylu ve 62 yaşındaydı. Tek ciğerle yaşayan bir hasta adamdı. Bembeyaz bıyıklan vardı. Gözlüklüydü. İstanbul’a ata yurduna gözlüklerin arkasından yaşlı gözlerle bakarak çekip gidiyordu. Diyordu ki: “Vekili olduğum şanı yüce Peygamberin yaptığını yaptım, hicret ettim…”
Bu hicretin dönüşü olmayacak, dayanılmaz sıkıntılarla geçen senelerden sonra 15 Mayıs 1926’da gurbette dünyaya veda edecek ve tabutuna bile haciz konacaktı.
İstanbul’dan ayrılışında yanında bulunan parayla uzun süre geçinemeyeceği biliniyordu. “İstanbul’dan çıkmadan evvel, Hazine-i Hümâyundan, makbuz mukabilinde “kıyametnâme” adlı kitabı getirtmiş ve minyatürleri iki milyon değeri olan bu eseri, makbuzunu getirerek yine hazineye iade etmişti.
O zaman yakınları: Pâdişâhım! Hazine-i Hümâyununuzdaki bütün eşyalar ecdadımıza ve hanedanınıza, hükümdarlar tarafından hediye edilen eşyadır, bunlar sizin malınızdır, bahusus iade buyurmak istediğiniz kitabın iki belki de üç milyona alıcısı hazırdır.
Hiç olmazsa bunu bir ihtiyat alarak nezd-i şahanenizde alıkoymak doğru değil midir?
Sultan Vahdeddin, şu cevabı verdi:
Haklısınız, bunlar hesabını kimseye vermekle mükellef almadığımız şahsî malımızdır, fakat ecdadım bu milletin hükümdarları olmasa idiler, onlara kim bu hediyeleri verirdi? Binaenaleyh bu kıymet biçilmez eşya ve evânide, benim kadar milletinde hakkı vardır. Ben bu ihaneti kabul edemem.” (Bu Gözler Neler Gördü-,Refi Cevad Ulunay, Çatı Yayınları.)

Hakkında Yorgun

Yorgun
Yorgun... Bir tarih öğretmeni... En iyisini bildiğini iddia etmiyor... Öğrenmeye ve bildiğini,bildiği kadarıyla öğretmeye çalışıyor...

İlginizi Çekebilir

Osmanlı Pâdişahlarının Meslekleri

Tarih Osmanlı’yı Osmanlı yapan ve bugün bile hayırla yâd edilen Osmanlı pâdişahlarının devletin hazinesini çar …

Bir Cevap Yazın