Sultan I. Abdülhamid

BİRİNCİ ABDÜLHAMİD

(21 Ocak 1774 – 7 Nisan 1789)

27-Sultan I. Abdülhamid

Üçüncü Ahmed’in Râbiâ Şermi Kadınefendi’den doğan oğlu, Üçücü Mustafa’nın kardeşidir. Babası öldüğünde on bir, anası öldüğünde yedi yaşındaydı, ağabeyinin ölümüyle boşalan tahta oturduğunda 49 yaşındadır. Ömrünün 43 senesi saray duvarlarının arasında geçen Abdulhamid de daha öncekiler gibi devlet tecrübesi görmemiş, dünya ahvalini sadece kitaplardan öğrenmişti.
Çoktandır uygulanmayan Fatih Kanunnamesi sayesinde hayatları bağışlanan şehzadelerin ortak kaderi, sarayın şimşirlik denen dairesinde yaşamaktır; Şehzade Abdulhamid de Hal edilen babasıyla beraber mahkûm hayatına başlamıştı, bu hayattan kurtulması tam 43 sene sürdü:
Devlet-i Âliye’nin nasıl işlediğini öğrenme şansı bulunmayan, hürriyetin ne olduğunu belki de hiç bilemeyen Abdulhamid; bir şeyi, galiba fazlasıyla öğrenmişti; kadın!
Bu konuda malûmat veren kitapta kadınlarının listesi epeyce uzun. İsimlerini geçip, sadece kaç kişi olduğunu belirtmek için saydık, onbir güzel kadın Birinci Abdülhâmid’e can yoldaşlığı yapmış. Bundan da anlaşılıyor ki yaşadığı yarı mahpus hayatı pek de sıkıntılı geçmemiştir:
Birinci Abdulhamid pâdişâh olup, tahta oturunca; ağabeyi Üçüncü Mustafa’nın oğlu Selim Veliahd Şehzadedir. Ona her türlü hürriyeti sağlayıp, iyi yetişmesine yardımcı olur. III. Selim hürriyet havasını doya doya teneffüs eder. Bu fark, iktidara gelince kendini hissettirecektir. Ve Abdulhamid cülus bahşişini kaldırır. Kanunî bile, Yavuz bile o haşmetleriyle sıkıntılar yaşamışlardı cülus bahşişi yüzünden. Birinci Abdulhamid bu ananeye son verdi. Tahta, tabiri caizse, rüşvet vermeden sahip oldu. Tabii ki, bütün mesele bundan ibaret değildi. Padişahın 49 senelik vücudu en az 60 senenin yükünü taşımış kadar eski, devletin yükü ağırdı ve zekâ cevvaliyeti istiyordu… “Padişahın hâli, er meydanlarında eyalet valiliklerinde askerî ve idarî tecrübeler görerek yetişen eski azamet devri şehzadelerinin olgunluğuyla tam bir tezat hâlidir.”

İlk Günler

Bazen bilmemenin faydalı olduğu durumlar olmaz mı? Olur. Sultan Birinci Abdülhâmid’in ilk günleri nasıl geçiyor, devletin, milletin hâli nasıl diye bakılınca, pek parlaklık görülmez. Üçüncü Mustafa’nın son zamanlarında Silistre ve Varna zaferleri kazanılmış ama, Kırım’ın, Kırımlıların basma gelenler, öyle derin yara açmıştı ki Türk Milletinin yüreğinde, o küçük zaferler büyük yaraya pansuman bile olamamıştı. Bir de eski, derin yaralar vardı. Çeşme ve Kartal faciaları… Sultan Birinci Abdülhâmid’i güler yüzlü bir çehre karşılamamıştı; zaten, kendisi de gülmeye alışık değildi.
Sel sularının yuvarlaya yuvarlaya getirip bir deliğe tıkadığı kütük gibi, orada kalıp üzerine düşen vazifeyi yapacak. Ne yaptığını bazen, belki de hiç bilmeyecek.
Topçuların atış talimlerini takibe, cirit oynayanları seyre başladı. Asker, pâdişâhının ilgisini gördükçe, talebe başarısının takdirini anladıkça sevindi. Birinci Abdülhâmid vazife yapmış olduğu zannıyla rahatladı.
Rusya ile altı sene devam eden savaş devletin iliğini kurutuyor, bir an evvel barış yapılması düşünülüyordu. Çoğu hezimetle neticelenen çatışmaların ağırlığına Sultan Mustafa dayanamamış bir rivayete göre nüzulden ölmüştü. Yeni pâdişâh umursuz bir hayattan, bu kadar umuru bol vazifenin başına geçmekle ilâhi kuvvet kazanmış değildi. Ağırlığı kaldırması kolay olmayacaktı. Güzel bir barışın nimetleri saymakla bitmez. Prusya Elçisi Zegel’in Türkiye Rusya barışının mümkün olduğunu, bunun için sadece Kılburun’daki tahkimatın kaldırılmasının kâfi geleceğini ileri sürüyordu. Vezirler, sadrâzam bir barış için yapılacak şey bu kadar basit ise derhal kabul edilmeli fikrini benimsediler. Tabii bunun pâdişâha da sorulması lâzımdı. Pâdişâh, kendisine anlatılan tasarıyı ka’le almadı, önemsemedi, herkesi şaşırtan bir notla, tasarıyı geri çevirdi. “Sanırım böyle bir teklife cevap bile verilmez” diyordu.
Enteresan, diken üstünde oturan pâdişâh, sulh teklifini hiç ciddiye almıyor. Yazdığı not şöyle bitiyor. “Hem zaten bu konuda ne cevap verilebilir ki?”
Burada Hammer’den aldığımız nakilden pâdişâhın niçin böyle davrandığı anlaşılmıyor. Gerçi o, sorumsuz davrandığını imaya çalışıyor ya, bilahare ortaya şöyle bir gerçek çıkıyor. Rus orduları Başkumandanı Romanzov’un da barış teşebbüsünden haberi yokmuş. Prusya elçisinin gayreti, kendi hayal gücünden kaynaklanıyor; ona göre: “Kumandanlar ekseriyetle liyakatsizdir ve aralarında nadiren uyuşma mevcuttur.
Zabitler ve askerler yorgun ve bizardırlar. Memleket harb angaryasıyla ve asker toplamakla bitmiştir…” Elçi Zegel’in bunları anlattıktan sonra Rusların mâlî sıkıntı, ahlâkî çöküntü içinde olduklarını da söyleyip devam ediyor. “Eğer Türkler Silistre ve Varna zaferlerinden istifadeyi bilmiş olsa idiler, yeni bir hücum ihtiyatsızlığını Ruslar’a pahalıya ödeteceklerdi.” Elçi Zegel’in kanaati böyle.
Yaptığımız alıntılardan, pâdişâhın barışı düşünmediği anlaşılıyor. Dünya ahvalinden habersiz olduğu sanılan Abdülhâmid Han’ın hiç de öyle görüntü vermediği ortaya çıkmıştır. Romanzov Osmanlı Devleti’nin sulhe yanaşmadığını anladıktan sonra Şumnu’ya doğru ilerlemeye başladı. Sadrâzam Muhsinzâde Mehmed Paşa da gerekli tedbiri almaya çalıştı ise de, Abdullah Paşa tedbirsiz hareketi yüzünden düşmanın pususuna düştü. Osmanlı askerinin çoğu şehid oldu, ayakta kalanlar Kozluca’ya doğru geri çekildi. Sadrazamın gönderdiği Dağıstanlı Ali Paşa komutasındaki ordu da perişan duruma düştü.
Çatalcalı Ali Paşa, Arapgirli İsmail Paşa şansını deneyip perişan oldular. Müşkül durumdaki Arapkirli Ali Paşa sadrâzama mektup yazdı ve vaziyetin vehâmetini şu kısacık iki cümleye sıkıştırdı: “Şimdiden sonra orada durmamız mümkün değildir. Balkan’da tutunacak bir yer eylen.”
Osmanlı ordusu yenilgilerle yıprandığı gibi Ruslar da Osmanlı arazisine fazla girmiş olmaktan tedirgindi. İki taraf için de yapılacak barış, can simidi sayılıyordu. Çariçe, kumandanı Romanzov’a “sulh yapın” emrini verdi. Romanzov sadrâzama teklif etti. Sadrâzam canına minnet bildi. Romanzov’un teklifini sadrâzama derhal kabul ettiren sebep ordunun yenilgisiyle beraber, aynı ordunun biraz sonrası için de ümit vermeyişiydi. Bunu, cepheden bir sahne seyriyle anlıyoruz:
“Kozluca savaşında esir düşenler arasında mabeynci Turhan Ağa da vardı. Baht Giray’la birlikte Reis Efendi. Kozluca hattının ilerisine giderek askerin cesaretini artırmak istemiş, kitle halinde çekilen yeniçerilerin karşısına geçip onlarla konuşmuştu:
— Arkadaşlar, mukaddes cihaddan niçin kaçıyorsunuz?
— Yaralıları taşıyoruz.
— Bir yaralıyı taşımak için iki kişi yetmez mi? Her yaralı için elli kişinin gelmesine ne lüzum var? Fazlalıklar geriye, savaş meydanına dönsün, ben de sizin önünüzde yürüyeceğim!
— Boş konuşuyorsun, dedi yeniçerilerden biri. Talih tersine dönerse önce sen kaçıp kurtulursun, çünkü sen atlısın biz yaya.
— Allah göstermesin, sizi asla terketmem, diye bağırdı Reis Efendi. İsterseniz atımdan iner, sizin gibi yaya yürürüm.
İşte askerin vaziyeti böyleydi ve bunun için sulh canı gönülden istendi.

Kaynarca Antlaşması 21 Temmuz 1774

Kindar Rus, her fırsatta kendini belli ediyor. Silistre’nin yakınında küçük bir kasaba olan Kaynarca’da büyük bir antlaşma yapılacak. Taraflardan biri mağlup Osmanlı Devleti, diğeri galip Rusya. Türk tarafı antlaşma metnini 17 Temmuzda imzaladığı halde, Ruslar dört gün sonra, 21 Temmuz’da imzalarlar. Bunun manası “Baltacı Mehmed Paşa’nın bu tarihten 63 sene evvel akdettiği Prut muahedesinin yıldönümüne tesadüf ettirerek o acı tarihin intikamım almak gayretiyle izah edilir.”
Kaynarca antlaşması: Kırım’ın resmen Türkiye’den ayrılması, Rusya’nın İngiltere ve Fransa gibi kapitülasyon elde etmesi, Rus ticaret gemilerinin boğaz¬ardan serbestçe Akdeniz’e geçebilmesi, Türkiye’nin Rusya’ya “15 bin kese (750 milyon akçe, bugünkü rayiçle takriben 1.8 milyar dolar) savaş tazminatı ödemesi.”
28 maddelik antlaşma metninin tazminat bölümü için istek sahibi Rus değildir. İ.H. Danişmend Cevdet Paşa’dan aktarıyor. “… diğer maddelerin müzakeresi bitirip muahede metni tamamlandıktan sonra, ikinci murahhas İbrahim Münib ismindeki ahmağın “yâgevûluk” ederek:
Gel gelelim tazminat meselesine! demesi, başımıza bu derdi açmış. Münib Efendi böylece cömertliğimizi gösterip, devletin belini kırmış. Kaynarca Andlaşması’yla Türkiye, altın kemeri belinden, bir daha takmamak üzere çıkarır; şampiyonluğa, süresi belli olmayan bir zamana kadar veda eder. Dünyanın Rusya, İngiltere ve Fransa’dan sonra dördüncü büyük devletliğine gerileyen Türkiye, bu sırayı da uzun zaman muhafaza edemeyecektir. Sınırların sıkça değiştiği bir coğrafyada ancak kuvvetli olan ayakta kalabiliyor, kuvvetini kaybeden Devlet toprağım da kaybetmeye mahkûm oluyordu. Lehistan 1772’de Rusya, Prusya ve Avusturya arasındaki taksiminden sonra, ellerinde kalan kısmı da Kral Tagini yüzünden muhafaza edemezken, aynı devletler Osmanlı’yı paylaşma planları yapıyorlardı.

Ah Kırım! Vah Kırım!

Kırım’ın Osmanlı Devleti’nden koparılışının kısa hikâyesi Sultan Mustafa bahsinde (24 Haziran 1771) anlatılmıştı. İçlerinde barınan hanzadelerin hainliği yahut gafleti neticesi Türkiye’den koparılan Kırım güya bağımsız olacaktı. Ruslar’a bağımlı hâle geldiler. Kırım o günden beri yasta. Yaptıkları hatanın tamiri için çırpınıyorlar. Osmanlı Devleti de zebun; Kaynarca Anlaşması’nın bir maddesi şöyle:”Kınm, Bucak, Yedisan (Nagay), Yediçikül kabileleri ve Tatarlar yabancı bir devlete tâbi olmamak üzere her cihetle müstakil ve Müslüman olanların mezhep işleri sebebiyle halife olan Osmanlı padişahına tâbi olmaları; gerek Osmanlı ve gerek Rus hükümetlerinin han intihabına karışmamaları…”
Sanki bağımsızlık veriliyor. Kırım Han’ı Osmanlı padişahı tarafından seçiliyordu ama Han’ın itibarı pek çok memleket kralından fazlaydı. Kırım’ın, Kırımlıların düşman korkusu yoktu, çünkü oraya yapılan tecavüz, doğrudan Edirne’ye, İstanbul’a yapılmış gibi kabul edilirdi. “Hanlarınızı kendiniz seçin, bağımsız olun” masalıyla uyutulan ilgili kimseler gördüler ki, Osmanlı sancağı altındaki bağımsızlık kadar huzur bulmak mümkün değil.
Kaynarca Anlaşması’ndan sonra Kırım’ın ileri gelen ulema ve mirzalarından bir grup İstanbul’a geldi. Eski günlere dönülmesini, Hanlarını yine padişahın tayin etmesini istediler. “Pâdişâh adına sikke keselim, hutbe okutalım” dediler. Kendi seçtikleri yeni Hanları Sahib Giray’a pâdişâhın Hanlık menşuru ve teşrifat göndermesini istirham ettiler.
Türkiye’nin dizinde derman olsa, Kırım için dağlar aşar, onların isteğini kendi isteği sayar. Lâkin Rusya güçlü, Ruslar zalim ve ortada bir anlaşma var. Türkiye yahut Osmanlı artık ka’le alınan bir devlet de değildir. Şırıngayla suyu çekilmiş kof limon gibidir. Öyle sanılıyor. Bir zamanlar Kanunî’den gördükleri desteği unutan Fransızların elçisi şöyle yazıyordu: “Von Kaunitz, Osmanlı Devleti’nin yaşamakta devam etmesini Avusturya siyaseti ve menfaatleri için esaslı bir unsur olarak saymaktadır. Fakat Türk idaresinin manasızlığı karşısında Osmanlılann bundan böyle yaşayabilecekleri hakkında hiçbir ümit kalmamaktadır.” (Hommer)
Dışarıdan böyle görünen Türkiye, siyasî itibarını kaybettiği gibi askerî zaaflarından da kurtulamamıştı. Kırımlıların isteklerinin ancak cüz’i bir bölümü Romanzov’a kabul ettirilmek şartıyla kabul gördü. Tabii, Kınm artık eski günleri sadece hayal edebilecek, Osmanlı da Kırımlı zaferleri özleyecek.

İran’la Savaş (2 Mayıs 1776)

Rusya’nın devamlı güçlenmesi, gücünü Türkiye aleyhine büyümeye adaması yetmiyor gibi, asırlardır uzun savaşlar yapılan İran da boş durmuyordu. Önce İran’ın iç meselesi gibi başlayan Türk Avşar hanedanı ile Kürd Zend hanedanı arasındaki savaş ikinciler lehine sonuçlanınca, Osmanlılar için tehlike başlamıştı. Zend Kerim Han Rusya’nın hırpaladığı Türkiye’yi zayıf anında vurmak istiyordu. Dört sene süren savaşlarda Kerim Han istediğini elde edemedi. Sadece Basra şehri üç sene kadar İran’ın işgalinde kaldı, Zend Kerim Han’ın ölümüyle Basra’da tekrar kurtuldu.

Aynalı Kavak Tenkihnâmesi (21 Mart 1779)

Kaynarca Anlaşması’ndan itibaren gittikçe Rus oyuncağı haline gelen Kırım çalkalanıyor. Rusya taraftan olanla Osmanlı taraftan olanlar diye ikiye bölünen Tatar beyleri huzur bulamıyorlardı. Türk dostu olarak bilinen Devlet Giray (üçüncü) devrilip Moskof yanlısı Şahin Giray Han yapıldı. Bu değişikliği duyan padişah “Benim vezirim, Şahin Giray bir âlet-i mülâhazadır, Rusyalının meramı Kırım’ı zabt eylemektir” demekle yeni Han’ın Rusya’nın aleti olduğunu ilan etti.
Kırım’da Ruslar tarafından yaşatılan bütün gelişmeler yeni bir savaşın kaçınılmazlığını işaret ediyordu. Yapılan toplantı ile durum değerlendirildi. Şeyhülislamdan savaş fetvası alındı.
Osmanlı Devleti ile Rusya aynı zamanda savaş hazırlığına başladılar. Ruslar, Kaynarca Anlaşması’na göre, Kınm’da asker bulundurmayacaktı. Osmanlı Devleti’nin gerekçesi bu olduğu halde Rusya’nın haklı bir savunması yoktu. O, sadece Osmanlıyı durdurmak için savaşmış olacak.
İsmail taraflarına askerî yığınak yapılmaya başlandı. Kaptanı Derya Cezayirli Hasan Paşa 40 gemi ile Karadeniz’e açıldı.
Atılan adımlar savaş mesafesini daraltıyor, vuruşmanın başlaması yaklaşıyorken, diğer devletlerin menfaatleri araya girdi. Bilhassa Fransa Türk-Rus savaşından iktisadî zarara uğrayacağı için elinden geleni yapmaya kalktı. Aslında Türk-İran harbi devam ettiği için, ayrıca, yeni bir harbin Osmanlı Devleti açısından riski az değildi. Rusya ise, yaşadığı dâhili kargaşadan dolayı savaşı pek de istemiyordu.
İki tarafın da kendileri için uygun olmayan bir zamanda savaşa başlaması Fransız elçisinin aracılığıyla önlendi. Aynalıkavak’ta bir araya gelen Türk ve Rus temsilcileri, Kaynarca Anlaşması’nın ihtilaflı maddelerini yeniden düzenlediler. Bu düzenlemeye, Aynalıkavak’ta yapıldığı için Aynalıkavak Tenkihnâmesi dendi. Teferruatına girmediğimiz değişiklikler, birazcık gurur okşanmasından başka mânâ ifâde etmeyecektir.
Sultan Abdülhâmid, yapılan anlaşmadan sonra çekilmesi icab eden asker için üzüntü duydu. Bir hayli hazırlıktan eli boş dönülmesinin Kırım halkı nezdinde, ayrıca o taraflarda Türklerden beklentisi olan Çerkez, Abaza ve Dağıstan nezdinde itibar kaybına sebep olacağını söyledi. Ne çare ki yapacak bir şey yoktu.

Büyük İstanbul Yangını (21/22 Ağustos 1782)

Birinci Abdülhâmid’in saltanatı sekiz yaşına değene kadar altı sadâret değişikliği oldu. Çapı küçük-büyük savaşlar yaşandı. Bugün Samatya’da başlayan bir yangın 28 binden ziyade evi yaktı. Samatya’da binden fazla, Balat’ta 7 binden, Cibali’de 20 binden fazla ev kül oldu.
Uzun süre çalışılacak bir vezir-i âzam bulamayışı pâdişâhın en büyük derdi olmalıdır. 20 ayda iki sadrâzam daha değiştirildi. 31 Aralık 1782’de mühür Halil Hâmid Paşa’ya verildi, onunla Kırım meselesinin trajedisinin son perdesine gelindi.

Kırım Hanlığının Sonu (9 Temmuz Çarşamba) 1783

Birinci Abdülhâmid’in hayatını zindan eden ne İran’dır ne de diğer komşu devletler. Son zamanlarda Türkiye’nin kâbusu olan Rusya, azgın arzularıyla Kırım’ı yutmaya çalışıyor, pâdişâha azap çektiriyordu. Kaynarca Anlaşması’yla Osmanlı padişahı ve müslümanların halifesi Kırım’ın da itaat edeceği dinî otorite sayılmıştı. Şimdi Rusya Türkiye ile Kırım’ın arasındaki bütün bağları koparmaya çabalıyor, gayretinin semeresini alacaktır.
Şahin Giray adlı Rus hayranı birini Kırım tahtına çıkarmışlar, onunla hedeflerine hızla yaklaşıyorlardı. Çariçe Katerina’nın hayranı olan Şahin Giray’ın hanlığı Bâb-ı Âli tarafından tasdik edilmezse resmîleşemiyor, fakat Osmanlı Devleti’nde savaşı göze alacak güç olmadığı için, pâdişâh gözyaşlarıyla bu işe muvafakat gösteriyordu.
Pâdişâh nasıl ağlamasın! Türkiye’nin kazandığı büyük zaferlerin pek çoğunda büyük kahramanlıkları görünen Kırım Türkleri tarihe karışıyor, eriyip gidiyordu. Rus elçisinin talimatıyla hareket eden, Rus hassa albayı elbisesi giyinen, ataları gibi at üzerinde değil, saltanat arabasında gezinen, ordusuna Rus üniforması giydiren ve alafranga ziyafetlerde içki kadehi kaldıran bir Kırım Hanı, memleketini felâkete, milletini yok olmaya sürüklüyor. Pâdişâh, takatsızlığından ses çıkaramıyor, dur! diyemiyor.
Şahin Giray Kırım’ı Ruslaştırma yolunda Katerina’nın azatsız kölesi gibi hizmet ediyordu. İki defa tahttan indirilip, üçüncü kez tahta çıkışında meseleyi kökünden halletme vakti gelmişti.
II. Katerina birinci hedefi olarak Kırım’ı Türkiye’den koparmayı başarmıştı. Şimdi sıra ikinci ve nihaî hedefi gerçekleştirmedeydi ve bunun için gerekli olan her imkân elde mevcut idi. Kırım Tatar Türkünün kahir ekseriyeti bu işten hoşlanmayacak, karşı koyacaktır, kime ne? II. Katerina’nın elinde Şahin Giray gibi bir budala, arkasında kuvvetli bir ordu, karşısında, karşı koymaya takati olmayan Osmanlı Türkü vardı. Bir tek mesele ihmâl edilmemelidir. O da işi formüle etmek.
Kırım’a Han yaptıkları Şahin Giray’a Katerina’nın verdiği rütbe maiyet alayı süvari albaylığı idi; bir de, rütbesine uygun şövalyelik nişanı. Bununla Han caka satarken halkı isyan bayrağını açmış, “zelil yaşamaktansa ölmek yeğdir” diye ayaklanmıştı. Bunun tahrikçileri yine Ruslardı.
Halkın Han sarayını basıp, Şahin Giray’ın yerine kardeşi Bahadır Giray’ı tahta geçirmesi, onun orada oturmasına yetmedi. Osmanlı Devleti Rusya’yla savaşı göze almalıydı; ama alamadı. Bir zamanlar; Osmanlı padişahı Kanuni’nin, kralını tayin ettiği devlet, Fransa’nın elçisi, baş tercümanı vasıtasıyla Bâb-ı Âli’ye şöyle bir haber gönderiyor. “Bana başvekilimizden gelen mektupta, Devlet-i Âliye canibine göz kulak ol; şu aralıkta olur olmaz bir şey için muharebe ve sefer küşad eylemesinler, hakimane muamele ve mümkün mertebe mudara semtini tutsunlar; zira cenk açılacak vakit değildir, demiş. Bunu tahrirden elbette devletinin bir mülahazası vardır.”
Evet; Osmanlı Devleti’nin acıklı hali böyle. Rusların Kırım’ı işgal etmemeleri için hiçbir sebep yoktur. Fakat bir bahane gerek! Şahin Giray son defa Kırım tahtına kavuşunca bunun savaş işareti olduğunu anlayan Bâb-ı Âli, saldırılara karşı tedbir alır. Tarafsız araziye giren Vezir Ali Paşa’ya Şahin Giray elçi gönderip, arazinin boşaltılmasını, yoksa Kırım’ı işgale yeltenmek sayacaklarını bildirir. Paşa’nın kethüdası elçiye fena halde içerler ve idam ettirir. İşte bahane. Bağımsız bir devletin elçisini öldürmek savaş sebebidir. Şahin Giray’ı kışkırtan Rusya, yardım amacıyla Kırım’a girer. Çariçe II. Katerina’nın âşıklarından Prens Potemkin Kırım’da karargâhını kurup, icraatına başlar. İlk iş Katerina’nın fermanını okumaktır. Bu fermanla Kırım Rusya’nın bir eyaleti olur. 9 Temmuz 1783.

Kırım’ın En Kara Günü (9 Temmuz 1783)

Katerina’nın okunan fermanı, tahta geçişinin 21. yıldönümüne rastlıyordu. Bu fermanda Kırımlılardan sadâkat yemini isteniyor, yemin etmeyenler Türkiye’ye göçsün, deniyordu.
1.5 milyonluk Türk nüfusu Ruslar’m esaretine girerken, buna tahammül edemeyen 30 bin kişinin işkencelerle idamı Prens Potemkin için büyük bir zevk kaynağıydı. Yüzbinlerce Türk yollara düşmüştü. Bunların da bir kısmı yollarda sefaletten can verirken, bir kısmı Ruslar tarafından öldürülmüştü. Hayatta kalabilenler Osmanlı topraklarına, kimi Balkanlara, kimi Anadolu’ya sığındı ve yerlerine Rus nüfusu yerleştirildi. 15 asırlık Türk yurdu Kırım, Katerina’nınkahpe siyasetinin kurbanı olarak Rusya’nın eline geçti. Kırım’ın bu hale düşmesinin baş sorumlusu Han Şahin Giray, önce iyi bir maaşa bağlanır, sonra maaşı kesilir ve Türkiye’ye kaçmak mecburiyetinde kalır. Bâb-ı Âli, Şahin Giray’ı tevkif ettirip, sürgüne gönderdiği Rodos’ta kellesini vurdurur. Bütün günahlarıyla beraber, cezasını çekeceği ahirete gidişi Temmuz 1787.
Birinci Abdülhâmid şanssızlığıyla beraber padişahlık tahtına oturmuştu. 49 yaşında ama 60’dan fazla gösteriyordu. İmkânlar kıt, ihtiyaçlar fazlaydı. Türkiye’ye asırlarca en büyük düşman olacak kuzey komşumuz adamakıllı semirmiş olarak yanı başında duruyordu. Durmuyor, saldırıyor; yakıyor, yıkıyordu. Başında; en büyük gıdası; kini ve hırsı olan bir dişi şeytan vardı. Bağımsız Kırım devletinin önce Türkiye ile ilgisini kesip, sonra da midesine indirmişti. Bu kadın şimdi de Avrupa devletleriyle gizli pazarlıklar yaparak Türkiye’yi paylaşma hayalleri kuruyor, İstanbul’u alıp, Bizans İmparatorluğunu ihya etmek hülyasıyla yanıp tutuşuyordu. Torununa Konstantin adını vermiş; onu Bizans İmparatoru olarak hazırlıyor, harita üzerinde Türk İmparatorluğu paylaşılmış, fiiliyata geçirilmesi için fırsatlar kollanıyordu. Katerina’nın ne denli düzenbaz ve merhametsiz olduğunu, tatlı sözlerle kandırdığı Kırımlılar için sarf ettiği acı sözleri de aktarmakla anlamaya çalışacağız.
“Siz müfsit bir kavimsiniz; bize birçok zahmet verdiniz; sizden çektiğimizi hiçbir milletten çekmedik. Fesatlarınızdan kurtulmak için Osmanlı Devleti dahi sizden el çekerek, serbest olmanıza karar verdi. Hâlbuki bu esnada dahi Osmanlı Devleti ile aramızı bozmak istediniz. Lâkin iki devlet, hâlen sulh üzeredirler. Ancak sizler benim nice bin askerimi katlettiniz ve bu uğurda çok para sarfetmeme sebep oldunuz. İşte bu sebeple Taman, Koban ve Kırım’ı memleketime ilhak ettim.”

Harbe Hazırlıklı Olma Mecburiyeti

Devletin aldığı her karar, kazandığı zafer, kaybettiği savaş, halkın durumuna tesir ediyor. Kırım, Koban ve Taman’ın Rusya tarafından ilhak edilmesi Müslüman halkı yüreğinden vurdu. Devletin her yönüyle güçlenmesi, düşmanlara meydanı boş bırakmaması haklı temenniler olarak, boynu bükük insanlar tarafından konuşulmaya başlandı. Devlet adamlaı çareler arayışına girdi. Vezir-i âzam Halil Hâmid Paşa Cezayirli Hasan Paşa’nın kendi kesesinden ödediği paralarla donanmayı ıslaha çalıştı. Bir gün Ruslarla karşılaşılacağı kesinlikle gözden uzak tutulmadı. Kapukulu Ocakları, Lağımcı, Humbaracı, Tımarlı Sipahi Ocakları, Sürat Topçuları teşkilatı ıslah edilmeye, savaşa hazır vaziyete getirilmeye çalışıldı. Halil Hâmid Paşa çalışmalarında engelle karşılaştı. Padişahın gevşek davrandığı, Vezir-i Âzam Halil Hâmid Paşa’nın onu devirip III. Selim’i tahta çıkarmaya hazırlandığı şayiası yayıldı. Gevşek olduğu sanılan Abdülhâmid vezir-i âzam azlini gevşetmedi.
Yeni gelen sadrâzamların vazifeleri de Ruslara karşı güçlü vaziyete gelmeye çalışmak oldu.
Kırım kapanmayan bir yara idi. Osmanlı Devleti’nin kolu kırılmış, izzeti nefsi zedelenmişti. Ve Rusya ile savaşmak için diğer sebepler:
Çariçe Katerina, Avusturya’nın yeni imparatoru II. Joseph’le “Grek Projesi” denilen Osmanlı Devleti’ni parçalama planını hayata geçirmeye çalışıyor, buna göre: “Eflâk, Boğdan ve Besarabya üzerinde Daçya namıyla müstakil bir Ortodoks devlet kurulacak; Özi Kalesi, Bug ve Dinyeper nehri arasındaki arazi, Ege Denizi’ndeki bir kısım adalar Rusya’ya verilecek; Sırbistan, Bosna ve Hersek ve Venedik’e ait Dalmaçya Avusturya’ya geçecek…”
İstanbul’un alınması da içinde bulunan bir yığın heves ile iştahlanan Rusya’ya dur! demek için uyanık olunmalıydı. Önce diplomasi ile Osmanlı’nın yıpratılması hedeflenmişti. Yaptılar. Eflak ve Boğdan’da emrivakilere giriştiler. Birçok mazarratlık yapmalarına aldırmadan, basit şeyler için Osmanlı Devleti’nden şikâyetçi olmayı da ihmal etmediler.
İki devlet arasındaki münasebetler destekle bile ayakta duramayacak hale geldi. Prusya ve İngiltere’nin de desteği devlet adamlarının bilhassa da vezir-i âzamin cesaretini artırdı. Kısacası, kaçınılmaz savaş için maddi manevi her şey hazır duruma geldi.

Rusya’ya Harb İlanı 13 Ağustos 1787

Rusya, Türkiye’nin hazmedemeyeceği davranışlarını artırarak sürdürüyor. Padişahın ihtiyatlı hareketi milletin hoşuna gitmiyordu. Sonu neye varırsa varsın düşüncesiyle, ihtiyar pâdişâhın taraftar olmadığı bir karar verilir, Rusya’ya harb ilan edilir.
Kaybetme korkusu, her ne kadar, pâdişâhı ve devlet erkânını ürkütüyor idiyse de, savaşa karar verilmişti. Vezir-i âzam Yusuf Paşa, halkın Kırım faciasına olan tepkisini, Prusya ve İngiltere’nin vereceği desteği ileri sürünce pâdişâh da evet demek zorunda kalmıştı.
Dünya karışık, siyâset kaypak, dostluklar iğreti, menfaatler kutsaldı! Rusya’ya harb ilanı ve devamında hazırlıklarla aylar geçip Şubat’a erişilince (1788) vezir-i âzamın sefer tuğları dışarıya çıkarılır. Sefer tuğlarıyla beraber ortaya bir başka şey de çıkar: Avusturya! Der ki Avusturya, Rusya ile ittifakımız var; onlara açtığınız savaş, bize de açılmış sayılır. Avusturya elçisi memleketine gideceğini de söyleyince “vezir-i âzam yıkılmış gibi büyük bir heyecan geçirmiş ise de, atılan ok geri dönmeyeceği için tecellüd göstererek vakî halli kabul etmek zarurî görülmüştür.”
Savaş açılması vilayetlere bir tamimle duyurulur. Tuğların çıkarıldığı gün, Avusturya elçisinin söyledikleri ve savaşın açılma sebepleri anlatılan tamimde “Nemçeli (Avusturya) üzerine dahi sefer olunmak lâzım geleceğini müşir… Fetvayı şerife verilip cümle ittihadıyla seferi hümâyunun vukuı karardade ve düşmanlar böyle kibir ve gurur ile ayakta iken bundan sonra zerre kadar hamiyyeti islamiyesi olan ümmeti Muhammed’in durup oturacakları vakitler olmadığını ve cümle eli kılıca kadir, harp ve darbe muktedir mümin ve muvahhidin üzerlerine… Fisebillilah gaza lâzım gelmekte” deniyordu.

Sabeş Zaferi (1789)

Böylece, seferberlik ilan ediliyor. Bir tek Rusya ile savaşacak gücü olmayan devlet, şimdi Avusturya ile de savaşmak zorundaydı.
Vezir-i âzam Koca Yusuf Paşa serdâr-ı ekrem olarak Avusturya seferine çıkarken pâdişâhla görüşür. Hırka-ı Saadet dairesinde padişahın elinden sancağı şerifi alırken, duygulu anlar yaşanır. Birinci Abdülhâmid dualar ettikten sonra:
“Bak Paşa” der. Seni Cenab-ı Hakla ezelî kuvvet ve kudretine emânet eyledim, senden din-ü devletime lâyık hizmet ve sadâkat beklerim. Hiç kimsenin sana müdahalesi mümkün değildir; red ve kabulün her veçhile makbuldür; hatta evladım hakkında bile şükr ve şikâyetin faydalı ve muteberdir.”
Serdar-ı ekrem Koca Yusuf Paşa aldığı dualarla, Avusturyalıları bozguna uğratır. Bütün ağırlıklarını savaş meydanında bırakıp kaçan düşmandan 50 bin esir alınır. Banat-Timeşvar eyaletinde birkaç yüz köy, kasaba ve kale yağma ve tahrib edilir. Şebeş Zaferi diye tarihe geçen bu önemli savaşın sonunda Birinci Abdülhâmide “Gâzî” unvanı verilir. (21 Eylül 1788)
Sevinçler kısa ömürlüdür Osmanlı’nın son senelerinde. Mevsimler hep kış olarak geçmekte, arada bir görünen güneş, çabucak kara bulutlarla örtülmektedir… Şebeş Zaferi, üç ay sonra yaşanan yenilgiyle mateme büründü. Ruslara yenilmek kaderi olmuştu Türklerin. Yine II. Katerina ve askeri gülmüş, ihtiyar pâdişâh ağlamış, ordusu perişan olmuştu. (17 Aralık 1788).
Pâdişâhın, Özi Kalesi müdafaası için, vezir-i âzamı birçok Hattı Hümâyunla teşvike çalıştığını anlatan İ.H. Uzunçarşılı, bir de örnek verir tarihinde. İşte o örnek:
“Benim vezirim,
Maazallahü teâla derya tarafından eyyam-ı şitada -kışda- Özi’ye hücum eder ise ne tedbir olunur? Büyük kalyonlar şitaya kalmak mümkin olmadıkta, bazı sagirce sefireler ve şalopeler Hocabey limanında ve Prezen adası tarafında kışlamak mümkün olmak gerektir, zannederim; bu gece alimallah ve kefâbihi sabahı ihya eyledim; saat sekizden (alaturka) beru bîdânm -uyanık- Allah ve Resul aşkına ne ise tedbir, hemen istihkam veresin. Bu Arnavud gailesinin bertaraf olması ne yüzden ise Allah için gaile i merkûm-ı adîdef ve hemen tayin olunan paşaları dahî tanzim edesin; Nemçe dahi nakz-ı ahdeder ise elbed âsî Arnavud ol tarafa döndüyse müşkü-i azim -büyük zorluk-olur; hele benim bildiğim budur; hatırıma geleni yazıyorum, hemen Allahu Teâlâ hazretleri teshil eyliye âmin.”
Özi işinin de Arnavud isyanının da padişahın yazdığı gibi çıktığı, Arnavutların Avusturyalılarla birleştiği İ.H.Uzunçarşılı tarafından not düşülmüş.
Birinci Abdülhâmid Ruslara karşı savaşan vezir-i âzamın sıkıntısını biliyor; geceleri gözlerine uyku girmiyordu. Vezir-i âzamın yardım isteyen bir mektubuna verdiği cevabı, yine Uzunçarşılıdan, aynen alıyoruz.
Benim vezir-i âzamim
İşbu telhisin malûm-ı hümayunum olmuştur, ol tarafa şitanın şiddeti mesmuumdur -bilgim dahilindedir-; ha şimdi İnşallah-ü Teâlâ Cenab-ı Hakkın bunda dahî bir hikmet-i hafiyye ve lütfü inayeti vardır; vüzerâmızda gayret olmadığı mâlûmumdur; Hakteâlâ imdad eyleye. Alimallah senin sadâkat ve gayretin nezd-i hümâyunumda zahirdir: Cenabı Bari uğurunuzu küşad eyliye; ben dahi gece, gündüz duadayım. Seni ve seninle bile din ve devleti aliyeye sadâkat ve gayret üzere hizmet edenleri vahdaniyeti baniye vedia eyledim…”
Tabi bunların hiçbir faydası olmamış, vezir-i âzam ve serdar-ı ekrem Ruslara boyun eğmek zorunda kalmış, Ruslar 25 bin Türkü kılıçtan geçirmiştir.

Birinci Abdülhâmid’in Ölümü

Cepheden gelen kara haberler pâdişâhın yıpranmış bünyesini iyice tahrip ediyordu. Özi kalesinin sükûtu ve 25 bin Türkün kılıçtan geçirildiği haberini duyunca “nüzul” isabet etmiş.
İ. H. Uzunçarşılı da şöyle yazıyor.
“Sadâret Kaymakamı Özi’nin düştüğünü haber verdiği sırada muharebelerde böyle haller olmuştur; evvelce de yine düşman eline geçmişti; yolunda pâdişâhı teselli etmek istemiş ise de pâdişâh bu telhisin üst kenarına:
Bu maddeler benim dahi mâlûmumdur; benim gücüme gelen bizim devletimizin tekâsülüdür; (tembellik) yoksa malikül mülk Allahü azimüşşandır” dedikten sonra Özi, Hotin ve Kırım’ın Ruslardan İslâm eline geçmeden Allah ruhu¬mu kabzetmesin demiştir.”
Nüzulden bir müddet sonra 7 Nisan 1789’da ruhunu Allaha teslim eden pâdişâh, Özi’nin, Hotin’in, Kırım’ın Ruslardan İslâm eline geçtiğini göremedi; ondan sonrakiler de göremedi…
Birinci Abdülhâmid 64 yaşında, 15 sene padişahlık yapmış olarak yerini yeğeni Selim’e bıraktı, dindarlığı ve temiz kalpliliği ile tanınmıştı. Mezarı Bahçekapıda’dır.
Birinci Abdülhâmid diğer seleflerinden bazıları gibi tebdili kıyafetle halkın arasına girmekten hoşlanır, devletinde yaşayanların halini görmek için bunu sıkça yapardı. Eğer düzeltilmesi gereken uygunsuzluklar görürse, bunları ilgililere anlatarak düzeltilmesine çalışırdı.

Hayır Eserleri

Dindarlığı ile tanınan pâdişâh, yaşadığı olumsuz şartlar içinde bile bu hususta bir şeyler yapmaya çalışmıştı. Belli başlı hayır eserleri şunlardır: Sirkeci’de bir imarethane, yanına bir çeşme, sıbyan mektebi, medrese ve bir de kütüphane.
Bunların yapılış tarihi 1777. Şimdi anılan yerlerde Dördüncü Vakıf Han’ı bulunmaktadır. Bir de Borsa Binası var. Kütüphanede bulunan kitapların yeni adresi Süleymaniye Kütüphanesidir.
Diğer bir eserde anası Rabia Sultan adına Beylerbeyi sahiline yaptırdığı cami ve cami etrafına yapılması adet olan sosyal müesseseler. Devletin zayıf zamanında ayırabildiği paralar lükse, gösterişe sarf edilmeyip, hepsi insanların hizmetine yarayacak eserlere sarf olunmuştu.
Beylerbeyi İskele Meydanı, Çınarönü, Havuzbaşı, Çamlıca Kısıklı Meydanı çeşmelerle süslendiği gibi, ihtiyaç duyulan camilerin tamirine de bakılmıştı. Emirgan’da bir cami (1703) çeşme ve hamam ile dükkânlar, İstinye’ye çeşme, oğlu Mahmud ile zevcesi Neslişah Sultan adına çeşme ve daha epeyce eserler bırakmıştı.

Hakkında Yorgun

Yorgun... Bir tarih öğretmeni... En iyisini bildiğini iddia etmiyor... Öğrenmeye ve bildiğini,bildiği kadarıyla öğretmeye çalışıyor...

İlginizi Çekebilir

KÛTÜL AMÂRE

KÛTÜL AMÂRE

KÛTÜL AMÂRE   Güneydoğu Irak’ta bulunan Vâsıt muhafazasının merkezi. Çoğunlukla Medînetülkût şeklinde ad­landırılan Kûtül’amâre. Bağdat …

Bir Cevap Yazın