Sultan III. Mustafa Han

SULTAN III. MUSTAFA

26-Sultan III. Mustafa Han (1757–1774)

Manisa’dan, Amasya’dan birkaç at çatlatıp, kan ter içinde Dersaadete yetişen şehzadeler devri kapanalı çok oldu. O şevk, heyecan ve korku dolu seneler gerilerde kaldı. Gizlice gönderilip çağırılan, bekleyenlere doğum sancısı çektiren şehzade yollarına bakmıyor, o yolu Birinci Ahmet sessizce kapatmıştı.
Nicedir yeni usule alıştık. Şimşirlik adlı saray hapishanesinden çağırılan, bin naz ile gelip tahtı dolduran yaşlı şehzadelerin ürkekliğine de alıştık.
Önceki iki pâdişâh da çocuk bırakmadan ölünce tercih sıkıntısı yaşanmıyordu. Şimdi kafesten çıkartılan Şehzade Mustafa, amcaoğlundan boşalan tahta oturacak. Üçüncü Mustafa 27 senedir kapalı tutulduğu için, önce hürriyeti tadacak, sonra saltanatı tabii ki. Tabii ki çekingendir güneşe kavuşurken…
30 Ekim Cumartesiyi Pazara bağlayan gece vefat eden III. Osman’ın tahtı sabaha karşı Sultan Mustafa tarafından doldurulacaktır. 27 senenin ürkekliğiyle, kapalı bulunduğu daireden çıkıp “devlet adamlarının bulunduğu “sünnet odası”na girdiği zaman:
— Sabahlar hayır ola! diye selâm vermiştir. Onun için biat merasimi “tulû’-i fecr-i sadıkta” başlamıştır. Zeki, münevver, çok çalışkan, temiz yürekli, teceddüt ve ıslahat taraftarı bir zat olan Üçüncü Mustafa, birçok Osmanlı pâdişâhtan gibi kuvvetli bir şairdir; meselâ başta vezir-i âzam Koca Ragıp Paşa olmak üzere muhtelif şairlerin tanzir ettikleri meşhur kıt’ası bütün nazirelerini gölgede bırakmıştır.
Üçüncü Mustafa’yı anlatan tarihçiler, adı geçen kıtasını göklere çıkarırlar; gerçekten de önemli bir şiirdir. Kendisini tahta hazırlarken mi, tahta çıkıp da dünya ahvaline vakıf olduktan sonra mı yazdı? Onu bildirmezler. Şiirden anlaşılan o ki uzun uzun kafa yorup, eksikler gözünün önünde resmî geçit ettikten sonra dünyanın zembereğinin çıktığı kanaatine varıp, ondan sonra yazmıştır.

Yıkılıpdur bu cihan sanmaki biz de düzele
Devlet-i çarh-ı denî virdi kamu mübtezele
Şimdi ebvâb-ı saadetde gezen hep hezele
İşimiz kaldı hemân merhamet i lemyezele

“Üçüncü Mustafa’nın benzi soluktu; kendisi vesveseliydi” derler. Bunun için de; III. Osman’ın şehzadeleri zehirletmek istediği, bunu haber alan şehzadenin, zehirden korunmak için ilaçlar aldığı, bu ilaçların fazla kullanılmasından yüzünün solduğu, bakışlarının derinleştiği, anlatılarak Sultan Osman suçlanır. Belki doğruydu, belki iftiraydı zehir meselesi amma; korunmak için alınan ilaçlar inkâr edilemeyecek kadar gerçekti. Sebep; Mustafa’ya bu şüpheyi aşılayanların suçu olacağı gibi, kendisinin vehmi de olabilir!
Devamlı ölüm korkusuyla yaşayan bir insandan ki, bu 27 senedir, sıhhatli bir şey beklemek akıl işi olmamalıdır. Fakat Şehzade Mustafa bu korkuyu yenmek için olağanüstü çaba sarf etmiştir. Yarı esir, belki de tam esir gibi yaşadığı halde çokça kitap okumuş. Onun, en fazla ilmi nücumla (astronomi) meşgul olduğu görülüyor. Amacına hizmet etsin diye tıpla da fazla haşır neşirdi. Zehirlenme ihtimaline karşı panzehir öğreniyordu.
Galiba her şeyin üstünde şairliği geliyor. Birkaçı istisna Osmanoğullar’ında şiir kabiliyeti Allah vergisidir. Bu vergi Sultan Mustafa’dan esirgenmemişti. 27 senelik mahpusluğu ona ne kadar şiir yazdırdı, bilmiyoruz. Tahta kavuştuktan sonra meşgul olacağı işlerden şiire vakit ayırabilir mi, onu göreceğiz.
Üçüncü Mustafa’ya Üçüncü Osman’ın devrettiği kocaman bir devlet ve bir de Koca Ragıb Paşa var. Sultan Mustafa belki kadrini bildiğinden, belki de hiç kimseyi tanımadığından “tahta çıkar çıkmaz bir Hatt-ı Hümayun ile, yeni hakkedilmiş sadâret mührünü Ragıb Paşa’ya göndermiş, ondan bugüne kadar olduğu gibi bundan böyle de devlet işlerini yürütmesini istemişti.”
Koca Ragıp Paşa, padişahın tahta çıkışının ertesi günü çiçek ve meyve dolu elli porselen tabakla vazo göndererek saltanatım tebrik etti. Karşılıklı hediyeleşmeler geleneğe uygun olarak yürütüldü. Hediyeleri getirip, götürenler ihsanlara kavuştu.
Sultan Mustafa, yine geleneğe uyarak cülusunun dokuzuncu günü muhteşem bir merasimle kılıç kuşandı. Eyüb Camii’nde başlayıp sarayda devam eden gösteriler, saçılan avuç avuç paralar komşu devletlere gönderilen elçilerden sonra vazifeler başladı.
İlk olarak, bir adaletname çıkarıp, halkın huzurunu artırıcı birtakım tedbirler alındığını ilan etti. III. Osman’ın affettiği tımar ve zeamet gelirlerinin yarısını bağışlayıp geri kalanın kolay toplanmasını sağladı, toplanan parayı da hazineye aktardı.
Vezir-i âzam Koca Ragıp Paşa rahat hareket edebilmek için etrafını temizliyor. Üçüncü Mustafa’ya yakınlığı ile tanınan adamları bile bir yolunu bulup, İstanbul’dan uzaklaştırıyordu. Pâdişâh, devlet işlerini yakından takip ediyor, mâlî işlerde santime önem veriyordu. Gelenek olan cülus bahşişi kim bilir ne kadar zoruna gitmişti. Devlet bütçesinin itinalı kullanılması taraftarıydı, israfın düşmanıydı. “Rus tehlikesini görüyor, ona göre tedbirler almaya çalışıyordu” derler. Ordunun yenilenmesi fikri Üçüncü Ahmet zamanından beri gündemde idi. Üçüncü Ahmed’in getirttiği Fransız asilzadesi Kont Bonneval memleketinden kaçıp geldiği Avusturya yerine Türkiye’ye hizmete başlamıştı. Yeni top mermileri döken Kont, hem Türklüğü, hem de Müslümanlığı kabul ederek başarılı hizmetler vermişti. Tarih kitaplarımızda iftiharla okuduğumuz Humbaracıbaşı Ahmed Paşa, işte o Kont Bonneval’dır.

Danimarka ile Anlaşma

Bugünkü tabirle, İstanbul’da trafik çok sıkışık. Danimarka Elçisi Bâb-ı Âli ile bir dostluk, ticaret ve gemilerin serbest dolaşımıyla ilgili anlaşma yapabilmek için uğraştı, bunu başardı, anlaşma imzalandı.
Elçi, hükümdarının tebriknamesini, çok değerli ve bol hediyelerle beraber takdim etmiş, karşılığında hiç olmazsa sadrazamdan samur kürk beklemişti. Kıyafet üzerine III. Osman’ın başlattığı usûl devam ettiği için De Gahler bir kaftanla yetinmek zorunda kaldı. Fevkalade elçi olması onu devlet ricalinin giyinebileceği samur kürke hak sahibi yapamamıştı.
Gahler, imzalanan anlaşmayı temin için çok uzun mesâi sarfetmişti. Belli ki, bunda kendi çıkarları fazlaydı. Müzakereler sırasında aracılık eden, Anadolu Kadısı ve Sultan’ın İmamı Osman Molla idi. Bu Osman Molla yüz kese para karşılığında Danimarka elçisine yardımcı olmuştu.

Hac Kafilesiyle İlgili

Sultan III. Mustafa’nın tanınması bakımından faydalı olacağı zannıyla bu kısa bölümün aktarılması lüzumlu görülmüştür.
Hac kafilesi ve Sunne’nin güvenliğinden sorumlu olan kişileri tayin eden Ebu Kaf Ahmed Efendi, kafilenin Beni Harb adlı Arap kabilesi tarafından soyulmasının mesulü sayıldı. Bir zaman için, bu hadise saklandı. Müjdeciler gelecek, hac kafilesinin Hazreti Peygamber’in doğum gününde Mekke’ye ulaştığını bildirecekti. Müjdeci gelmedi; halk telaşlandı, pâdişâh rahatsız oldu. Darüssaade Ağası Ebu Kofun bir hatası olduğu anlaşıldı ve III. Mustafa Ebu Kofu idam ettirdi. Bir kazığa geçirilen kesik başın üzerine şunlar yazılmıştı: “Müslüman hacıların felâketine sebep olanların mükâfatı işte budur.”
İdam, yapıldıktan sonra toplanan devlet erkânı ve bir kısım ulemadan kişilerin önünde alınan fetva ile meşruiyete kavuşturuldu. Padişahın, devlet ricali önünde yaptığı dinî duygulan galeyana getirici konuşmanın bir bölümü şöyle:
“Haremeyni Şerifeyn’deki durumların çok üzücü olduğunu biliyorum… Bunların bana Allah tarafından emanet edilmiş olduklarım da biliyorum. Allah’ın emaneti olan Haremeyni korumak için gerekirse şu parmağımdaki yüzüğü paraya çevirir ve bu maksatla harcarım.”
Pâdişâhın konuşmasından sonra Haremeynle ilgili çalışmalar daha itinalı yapıldı. Aynı hassasiyet diğer yetkililere de sirayet etti, onlar da eskisinden farklı bakmaya başladı Haremeyn işine.

Baron dö Tot

Sultan Mustafa askerî gelişmeyi de çok önemsiyordu. Avrupa ile aramızda açılan farkı görmüş, bunun kapatma çaresini düşünüyordu. Yabancı teknik ve teknik adamlarından istifâde yoluna gitti. Baron dö Tot’a Tophane’yi ıslah ve yeni toplar dökmesi için görev verdi. Aşın merakı yüzünden kendisi de top dökümlerine nezaret etti; zaman zaman askerî talimleri görmeye, yerinde incelemeye çalıştı.
Sultan Mustafa kısa zamanda intibak etmişti. Devletin, komşulara bakarak nelere ihtiyacı olduğunu anlamıştı. Barış içinde yaşayabilmenin en mühim şartının savaşa hazırlıklı olmak gerektiğini iyi tespit etmişti. Gariptir ya, Fransa da Osmanlı Devleti’nin güçlü olmasını istiyordu. Niçin? Elde ettiği imtiyazlardan dolayı! Kuzeyimizde semirmekte olan Rusya yalnız bizi değil Fransa’yı da endişeye sevk ediyor. Herkes birinci hamleden sonrasını bazen ikinci, üçüncü hamleden sonrasını hesap ederek milletini huzurlu yaşatmaya çabalıyor. Kuvvetlenen bir Rusya’ya karşı zayıf düşen Osmanlı Devleti’ni kendisi için iyi görmeyen Fransa Türkiye’ye bir heyet gönderdi. Silah yönünden yardımcı olmak istiyorlardı. Dünya ahvalini bilen Sultan Mustafa, devletin devletle dostluğu kendi menfaatinin sınırına kadardır kuralını bildiği için, Fransız heyetinden şüphe etmişti. Ondan sonra elde bulunan imkânlarla yeniliklere yöneldikçe bu yolda Baron dö Tot’un çok faydasını gördü.

Dâmad Ragıb Paşa

Üçüncü Mustafa kız kardeşlerini paşalarla evlendiriyordu. Diğerlerini geçip, Ragıb Paşa’nın evlenmesine kısa bir nazar gezdireceğiz.
Saliha Sultan eski Özi Valisi’nin dul eşiydi. Pâdişâh, 43 yaşındaki dul hemşiresini vererek Ragıb Paşa’nın imtiyazını artırmak istedi. Saray merasimleri eksiksiz uygulanarak, yaşlı sultanla yaşlı vezir evlendirildiler. Hammer, bütün ayrıntılarıyla, üç sayfa da bu evliliğin başlangıcıyla üçüncü gününü anlatıyor. Biz üçüncü günün sabahına geliyoruz:
“Üçüncü gün pâdişâh damadına ya da kayınbiraderine (eniştesine demek istiyor olmalı) bir gürz gönderdi (o ana kadar gelin kocasına hiç yüz vermiyordu) ki bu, prenses kendisine hâlâ kocalık hakkı tanımıyorsa, buna izin vermiyorsa, onu bununla öldürebileceği anlamına geliyordu.

İnanılması Zor Bir Mesele

Sultan Üçüncü Mustafa’nın, zehirlenmeye karşı kullandığı ilaçlardan uçuk benizli olduğunu söylemiştik. Onun bir enteresan tutkusundan daha bahsedilmektedir ki, eğer doğru ise, çekeceği sıkıntılar hiç bitmeyecek demektir. Bu tutkusu; Nücum’dur (Astroloji).
Konuyla ilgili bir bölümü Uzunçarşılı’dan aktaracağız. “Padişah uyanık fikirli, ilim ve fazilet sahiplerini himaye eden, çalışkan, müdekkik bir hükümdar olmakla beraber ilm-i nücum (Astroloji) denilen yıldızlardan ahkâm çıkarma işine meraklı idi. Hatta bu merakını o kadar ifrata vardırmıştır ki; elçilikle Prusya Kralı II. Frederik’e göndermiş olduğu Giritli Resmî Ahmed Efendi’ye evvela kraldan üç müneccim talep etmesini ve bundan başka en mühim ve en büyük işlerin başlangıcının tayini ile değerli kumandan ve iş adamlarının intihabının ne suretle olacağının öğrenilmesini istemiştir.”
“Resmî Ahmed Efendi, huzuruna kabul edildiği zaman Prusya Kralı’na, pâdişâhın isteklerini arzetmiş ve Frederik buna karşılık olarak kendisinin, tarih ve tecrübelerden istifade etmek, askerini daimi surette harbe hazır bulundurmak üzere talim ettirmek ve muharebe için hazinede para bulundurmak gibi üç müneccimi olduğunu söylemiş ve böylece haber göndermiş ise de padişah bu tavsiyelerden yalnız para biriktirmek maddesini tatbik etmiş.”
Az önce silahla ilgili gayreti görülmüştü. Bu hikâye pek de yakışmıyor.

Lâleli Camii (10 Nisan 1760)

Klasik Osmanlı mimarisinin tamamen reddedildiği, kibar ama bizden olmayan bir tarzda yapılan Lâleli Camii’nin temeli bugün atıldı. Yeri, Arif Efendi adlı birinin bostanıymış ve etrafında evler dükkânlar vardır. Bostan sahibi, evlerin ve dükkânların sahipleri, yerlerinin bedellerini aldıktan sonra, başka ihsanlarla sevindirilmişler. Keşke, Süleymaniye, Sultanahmet ve Fatih Camileri örnek alınsaydı da asırlarca seyreden, içinde ibâdet eden insanlar da sevinseydi…

Kanal Meselesi

Koca Ragıb Paşa sadârette rahat hareket edebilmek, pâdişâhı bile işlerine müdâhale ettirmemek için çeşitli yollar kullanıyor. Yerine göre ilmî tartışmalarla oyaladığı Sultanı, bazen de eften püften meşgalelerle uğraştırıyor. Edirne Sarayı’nın tamire ihtiyacı vardı, yapıldı bitti.
Eski bir tasarı olan İzmit Körfezi ile Karadeniz’i birleştirme meselesini ortaya atan Paşa, padişahın dikkatini bu tarafa çekmeyi başardı. Anlatıldığına göre bu kanal fikri Osmanlı’dan önce düşünülmüş fakat hayata geçirilememişti. Osmanlı Devleti’nden Kanuni epeyce mesai harcamış neticeye varamamıştı. III. Murat dâhi aklından geçirmiş, hatta çalışmalar başlamıştı da vazgeçilmişti. Son olarak IV Mehmet kararlılıkla başlamış kanal açtırmaya, gür ormanların aşılması imkânsızdır diye verilen bir rapor onu da vazgeçirmişti.
Asırlar öncesinden pişe pişe gelen tasarı Ragıb Paşa’nın gönlünü yakmaya başlayınca uzmanlar heyetine lüzumlu incelemeyi yaptırmış, kanalın açılmasına hiçbir ciddi engel olmadığına dair raporu almıştı. Şayet kanal açılabilirse, İstanbul’un odun ihtiyacı kolay temin edilecek, -ormanlardan kesilen ağaçlar suda yüzdürülerek şehre getirilecek- Sabanca gölünün kenarına yapılacak bir tersanenin gemi inşaatında büyük kolaylığı olacak, ayrıca ticarî faydalar da sağlanacaktı.
III. Mustafa, vezir-i âzam tarafından anlatılan yukarıdaki makûl gerekçelerle kanal işine ikna edildi. Hemen faaliyete geçilmesi için altı bin kese gümüş ayrıldı. İngiliz ve Fransız elçileri bu harika fikre teşvikleriyle katıldılar.
Sultan Mustafa’yı bir zaman oyalayan, hayata geçirilmesi halinde gerçekten çok faydalı olacağı bilinen bu önemli proje, çeşitli sebeplerden dolayı hayata geçirilemedi. Daha önceki heveskârları gibi Sultan Mustafa da hevesini hiç gelmeyecek bir zamana erteledi.
Hammer Tarihi’nden özetlemeye çalıştığımız kanal işi, sultanın dikkatini bu yöne celbetmek için icad edilmiş gibi takdim ediliyor. Hammer’e göre, eğer Sultan Mustafa hoşuna gidecek bir şeylerle meşgul olmazsa, çok lüzumsuz meselelerle uğraşıyor, halkın huzurunu kaçırıyor ve gereksiz yere bir sürü cana kıyıyor. Pâdişâhın genel gidişatına bakanca, anlatılan bu tür hikâyeler gerçekmiş gibi görünüyor.
Mekkelilerin ve hacıların rahatı için gayret eden, Mekke’ye su getiren kanal ve kemerin teminini ve temizlenmesini vazife bilen bir pâdişâh, halka zulüm eder miydi acaba? Yukarıda anlatıldığı gibi, pâdişâhı, biraz aklına geleni işleyen uçan sayan Hammer, yaptığı hizmetleri de anlatmakla bitiremiyor.
Sultan Mustafa, savaşmayan askerin askerliği unutacağı endişesiyle manevralar düzenliyordu. Kılıç kullanma, mızrak fırlatma ve ok atma maharetlerini geliştirmeye önem veriyordu.

Karışıklıklar

Sultan Mustafa’nın günleri, hatta seneleri sükûn içinde geçiyordu. Belki Ragıb Paşa’mn zekâsı, belki dünya şartları ona huzur sunuyordu.
Hiçbir şeyin devamlı olmadığı dünyada, sultanın huzuru da devamlı olmayacaktı. Onun yazdığı bir şiir baş tarafta görülmüştü ya Mübtezel’den, Hezele’den bahsediyordu. İşlerin düzelmesi Allah’ın merhametine kaldı, diyordu. İşte şimdi Mübtezel’lerin yüzünden bozulan, bulanan hava yaşanmakta.
Çıldır’da Lezgilerle anlaşan Vali Ahmed Paşa azledildi, yerine tayin edilen İbrahim Paşa gelmeden kaçtı. Daha sonra yakalanan Ahmed Paşa’nın kellesi kesilip İstanbul’a gönderildi. Karaman’da Abdurrahman Paşa isyan etti, İstanbul üzerine yürüdü. Bolu’da Bab-ı Âli’den aldığı bir mektup isyancı Paşa’yı kuzuya çevirdi, Paşa atını geldiği yöne çevirdi, hiçbir şey olmamış gibi Karaman’a gitti, sükûnet içinde yaşadı!
Bosna’da Vali Mehmed Paşa’nın isyanı rütbeleri indirilince söndü. Donanmada çıkan isyan Hıristiyan esirlerin eseriydi. Cuma namazı için Kaptan-ı Derya ile yardımcısının gemiden ayrılması, İslamköy açıklarındaki geminin Malta Adası’na kadar gitmesini hasıl etti. Hıristiyan esirler nöbetçileri de öldürmüştüler. Bu olaya sebebiyet verenler cezalarını gördü.

Ragıb Paşa’nın Ölümü (7/8 Nisan 1763)

Vezir-i âzam Ragıb Paşa’mn bir kısım hizmetlerini gördük. Paşa’yı, burada, son anışımız, onun bir Nevruz günü sultana yazdığı mektuptan bir parça ile bitirelim:
“… Hiç kimsenin hayâlinde canlandıramayacağı kadiri mutlak Yüce Allah’ın iradesiyle başlayan bahar, kışın şiddetli soğuğundan kurtulan bahçe ve ağaçlan yeniden yeşilliklerle kaplıyor, karanlıkları alev gibi delen, iyilikler saçan nurunu bütün imparatorluğa yayıyor ve dünyaya hükmeden şevketlü hükümdarımın yolunu aydınlatıyor…” Üslûbundan numune olsun diye aldık.

Sadâret Değişikliği

Ragıb Paşa’dan sonra, onun yerini tutacak bir sadrâzam bulmak zordu. Sultan Mustafa’nın eski huzuru kalmadı. Hamza Paşa’nın azlinden sonra görevi alan Köse Bahir Mustafa Paşa da Gürcistan’da devam eden isyanı önleyemeyişinden dolayı azledildi; Muhsinzâde Mehmed Paşa bir ümitle iş başıa getirildi. (28 Mart 1745)

Zelzele

Üçüncü Osman sıkça meydana gelen yangınlardan bîzar idi. Sultan Mustafa zelzeleyle sallandı. İstanbul’da birçok bina yıkıldı. Fatih Camii ve diğer bir hayli cami hasara uğradı. Muhtelif aralıklarla 22 Mayıs 1766’dan Ağustos başına kadar süren deprem, halkı çadırlarda yatırdı. Maddi zararın telâfisi için padişah 22 bin kese yardımda bulundu.
Sultan Üçüncü Mustafa uzun saltanat döneminde bundan başka problemle karşılaşmadı. Yangın ise, her padişahın görmeye alıştığı kızıl öfke idi.

Sultan Mustafa’nın Merakları

Sultan Mustafa için “Müverrih Şamdanîzâde “fenni nücuma itibarı pek ziyâde olduğundan fenni mezburun nuhuseti üzerinden dür olmadı” diyor. O da nücum ilminin uğursuzluğunun pâdişâhtan uzak olmadığına inanmış. Konuyla ilgili bir hikâye daha aktarırsak, nücum ve Üçüncü Mustafa portresi tamamen netleşir sanırım.
Padişahın, eşi Mihrişah Sultan’dan bir evladı doğacak. Şimdiki tıbbî, teknik imkânlardan eser yok. Müneccime danışılır, müneccim de, marifet göstermek için çırpınır. Doğum günü gelince, saat ve dakika olarak vakit bildirilir pâdişâha. İstikbâlin III. Selimi 5 dakika erken doğar, müneccim yalancı çıkmayı içine sindiremez, saatini 5 dakika geri alır. Tabii mükâfatı da kazanır.

Rusya Seferi (8 Ekim 1768)

Devletlerarasında menfaatlere dayalı anlaşmalar, antlaşmalar hep olagelmiş de, hakiki dostluklar bir türlü keşfedilememiştir. Devletin başında bulunan insanların dünyayı tanıması ve ileriyi görmesi her zaman şart olmuştur.
Prusya Kralı Frederik’in açıkgözlük yaparak, Türkiye’yi müşkül durumlara düşürmeye çalışması Koca Ragıp Paşa’nın uyanıklığı ile önlenmiştir. Daha sonra vezir-i âzam olan Hamit Hamza Paşa da Frederik’in oyununu bozunca Osmanlı-Prusya ittifakı suya düşmüş, devlet bir tehlikeden sıyrılmıştır.
Eğer Frederik’e güvenilseydi Osmanlı Devleti Rusya ve Avusturya ile düşman olacak, bir savaşa tutulacak ve sonra da Prusya aradan çekilip Türkiye-Rusya karşı karşıya kalacaktı.
Üçüncü Mustafa, Vezir-i âzam Koca Ragıp Paşa’nın idaresinde devlet umurundan fazla rahatsızlık duymuyordu. Onun ölümüyle ortaya çıkan gözle görülür iki önemli husus vardı; birincisi iyi diplomat oluşuyla altı senelik sadaretini sulh içinde geçirebilmesi, bu başarılı tarafıdır. Diğeri, bu zamanı ordunun ıslahıyla değerlendirmemesi; bu da onun eksisi idi.
Kayserili Hâmid Hamza Paşa Koca Ragıp Paşa’nın ölümü üzerine Sadrazam olur, fakat selefinin onda biri kadar zamanı ancak doldurur ve azledilir. İktidarı 6 ay 23 gün.
Sultan Mustafa, adını ebedileştirecek Lâleli Camii’ni yaptırır. 3 sene, 11 ayda tamamlanan cami 6 Mart, 1764 Cuma günü kurbanlar kesilip sadakalar dağıtılarak açılır.
Sadârete Köse Bahir Mustafa Paşa gelir, azledilir. Muhsinzâde Mehmed Paşa vazifeyi devralır.
İnsanların rahatı komşularının elindedir; devletler de öyle: Türkiye istediği kadar, “sulh içinde yaşayacağım” desin, dursun. Sağı solu kaynamaktadır. Oralardan sıçrayacak damlalar bu tarafa düşecek ve refleks gösterilecek; bunun başka yolu olmuyor. Rusya’da bir kadın, Çar kocasını makamından indirip yerine geçecek kadar hırslıdır. Hatta kocasını öl-dürtecek kadar cani! Aslen Alman olan Sofya Ogüsta III. Petro ile evlenip her şeyini değiştirmişti. Ortodoks mezhebini ve Rus milliyetçiliğini benimsemiş; şimdi Çariçe II. Katerina olarak Rusya için entrikalar çevirecek, savaşlar yapacak, gözyaşlarıyla Baltacı Mehmed Paşa’ya sulh yaptırıp, vatanını kurtaran Birinci Katerina’yı aratmayacaktır. Avrupa’da yedi yıl savaşları devam ederken istirahat devresi yaşayan Türkiye, daha fazla rahat bırakılmadı. II. Katerina Lehistan işlerine karışarak havayı bulandırıyordu. Önce, ölen Lehistan kralı II. Ogüst’ün yerine “eski aşıkı Kont Stanislos-Auguste Paniatowski’yi Leh diyet meclisine zorla kral intihap ettirdi.”
Türkiye, Katerina’nın seçtirdiği kralı tanımaz. Çünkü bu bir işgaldir. Lehistan’ı Rusların işgalidir. Katerina, geçici der bu işgale ama geçmez. Daha düne kadar Türkiye’yi metbû tanıyan Lehliler de hoşnut değil, milliyetçi Lehliler Sultan Mustafa’dan yardım isterler. Bar şehri Leh milliyetçilerinin toplanma yeridir. Üzerlerine saldırılınca kaçıp Türk sınırını geçen milliyetçi Lehliler “Podolya’da Bug ve Dniestr ırmakları arasında bir Türk şehri olan Balta’ya sığınırlar.” Bu haber Bâb-ı Âliye ulaşınca, Rus büyükelçisi, -Rusya’da bulunan tüccarlarımızın tehlikeye girmemesi için- Yedikule zindanına kapatılır ve Rusya’ya harb ilan edilir. 8 Ekim 1768.
Yirmi dokuz sene önce Türkiye-Rusya arasında imzalanan sulh anlaşması zamanla kayıtlı değildi; güya ebedî idi. Şimdi, o anlaşma Katerina tarafından bozulmuş oluyordu. Hırslı Katerina savaşı arzu eden, savaş için lüzumlu hazırlığı yapan, Rusya’yı büyütme ateşiyle tutuşan bir kadındı: Beri tarafta Türkiye askeri bakımdan savaşa hazır görünmüyor, sadece hazinenin iyi durumda olduğu biliniyordu.
Türkiye’de askerî durumun müsait olmadığını, kalelerin tamir edilip içine asker ve zahire doldurmadan “Selleme-hüsselam” koca bir devletle savaşılamayacağını söyleyen Vezir-i âzam Muhsinzâde Mehmed Paşa korkaklıkla suçlanıp azledilmişti. Pâdişâhı harbe teşvik edenler kazanmış, yeni Sadrâzam “Aydın muhassalı” Silahdar Mahir Hamza Paşa olmuştu. Maharetler bekleniyordu. Nafle. Mahir Paşa bir mazeretten dolayı yeri¬ni Yağlıkçızâde’ye bıraktı; savaş hazırlıklarına o devam etti.
Aklıselim; savaşın kararı acele alındı diyor. Bir sene hazırlık yapılmalı idi, diyor. Bu savaşın hayır getirmeyeceğini diyor… Herkes başarılı olması için dua ediyor.
Kırım atlıları -bir ihanet hariç- her zaman can simidi olmuştu savaşlarda. Yine onlardan kahramanlık beklenecekti ama şartlar eskisi gibi değil; değişen silahlar, taktikler savaşı başka türlü yürütüyordu. “Kırım ordusu Cengiz Han zamanında neyse oydu. Üstelik bütün disiplinini kaybetmişti. Türk asilleri birbirini yiyorlardı. Hatta aralarında Osmanlılara karşı hareket eden ve Rus tehlikesini görmeyecek derecede gözleri kapalı bir zümre vardı.
Türkiye’de sadrâzam değişikliği gibi, Kırım’da Han değişiyordu. Kırım Giray ikinci defa Hanlığa gelince “31 Ocak, 1769’da bir kış taarruzuna başladı. 100.000 atlıyla Ukrayna’yı alt üst etti; yüz binlerce esir ve milyonlarca hayvanla Kırım’a döndü. II. Katerina, Han’ın Rum hekimini elde ederek Kınm Girayı zehirletti.”
Katerina felaket bir kadındır, öncekilerin başaramadığına taliptir. Kırımı ortadan kaldırmak, Karadeniz’e inmek önemli hedeflerindendir; var gücüyle bu uğurda çalışacaktır. Kırımlıları Osmanlılardan soğutmak için çeşitli usuller denemektedir ve biraz başarılı da olmaktadır. Bir zamanlar Çinliler, savaşçı Türkleri dilber kadınlarıyla, yumuşak ipekleriyle avlıyorlardı. Sıra, benzeri yollarla Rusların Kırımlıları kandırmasındaydı.
“Karlofça muahedesinden sonra akın ve çapul sahalarının tahdidi, yani Rusya ve Lehistan’a akın yapamamaları Tatarların eski cevvaliyet ve faaliyetlerine mani olduğundan bu hal onların cengâverliklerini azaltarak daha ziyade istirahata sevk etmişti; Hülâsat-ül İtibar’ın kaydına göre “mürur-i zamanla Tatar, tolgan ve boza yerine, berş ve afyon ile çay ve kahve içmeğe alışıp tembel ve tir¬yaki olarak zaafa uğramıştı.” Tatar askerleri arasında, “bize Osmanlı askerinin lüzumu yok” diyenler çıkmaya başlamıştı.
Kırım bu vaziyette, Osmanlı askeri de disiplinden epeyce uzak bir görünümde iken, sefer vakti gelip çatmış; Vezir-i âzam Yağlıkçızâde Mehmed Emin Paşa Serdar-ı Ekrem olarak İstanbul’dan hareket etmişti. (27 Mart 1769).
Tam bir “saldım çayıra, mevlam kayıra” sözüne uygun durum mevcuttu Türk ordusunda. Askerlerimiz savaşçılığını yitirmiş, başlarındaki serdar askerlikten bihaber.
Bir Mayısta Isakçı’da “Benüm sefer ile ülfetüm olmayup ne tarafa hareket Devlet-i Aliyyeye hayırlı ise o mahalli tayin ve ciheti nâfiayı bilâ ketm-ü tereddüt tebyin edin! diyerek, gideceği tarafı bilmediğini açıkça söylüyor. Ruslar kuvvetli ve azimli ordularla üç taraftan Türkleri imhaya hazırlanmışlardı. Isakçı’da erzak temini için 25 gün eğlenilmiş, susuzluktan hayvanların pek çoğu telef olmuş, Bender üzerine gidilmesi kararlaştırılmıştı. Bender Özi ile Hotin’in ortasında olduğu için böyle bir tercihte bulunulmuştu.
Bizim Serdar-ı Ekrem “Hünkarımın talii kavidir” diyor kendisini zorlamaya lüzum görmüyordu. II. Katerina ise canını dişine takmış, varını yoğunu bu muharebe için ortaya koymuş, her türlü hazırlığı muntazaman yapmıştı. Fakat kaleyi koruyanlar pes edecek değildi, onlar da var güçleriyle muhasaradan kurtulmak için çabalıyorlar ve düşman hücumunu püskürtüyorlar.
Askerinin bozgun halinde kaçması kumandanını ve Katerina’yı ne kadar üzdü ise Türk tarafını da o derece sevindirmişti. Sevinen askerler kabına sığmaz, akın yapmaya heveslenirler, kaleden çıkmanın tehlikeli olacağım düşünen Hotin muhafızı ile bazı zabitler müsaade etmeyince öldürülürler.
Kumandanı öldürecek kadar çapul meraklısı askerler kaleden çıkınca Ruslar fırsatı kaçırmazlar:
Ruslar ikinci hücumlarında kalenin yeni kumandanı Ahıskalı Hasan Paşa’yı şehit etmelerine rağmen, Hotin muhasarası Türk zaferiyle neticelenir. İstanbul’a Serdar-ı Ekrem Mehmet Emin Paşa tarafından bildirilen Hotin muvaffakiyeti biraz fazlaca abartılınca pâdişâha Gazilik unvanı verilir:
Sadrâzam pâdişâhı gâzî yapar amma, lüzumsuz vakit harcadığı, askeri atıl bıraktığı için Edirne’ye çağırılır; padişah emriyle idam edilir. Moldavancı Ali Paşa Vezir-i âzam ve Serdar-ı Ekrem olarak savaş mahaline gönderilir.
Moldovancı kışı geçirmek için Isakçı’ya gitmeye kalkışır, Ruslar boşalan kaleyi işgal ederler. Savaşarak alamadıkları kaleyi içindeki 300 topla beraber zahmetsizce sahiplenirler. Moldovancının kaybı sadece mührü Hümâyundur. O da yeni sahibi İvazzâde Halil Paşa’nın koynunda yeni bir bozguna kadar kalır.
Ruslara Moldovancının yanlış hareketiyle bedavadan verilen Hotin; Boğdan ile Eflak’ın, Tuna yalılarının, Özi ve Bender’in de elimizden çıkmasına sebep olur; hepsi Rusların istilâsına uğrar…

Mora Zaferi (9 Nisan Pazartesi) 1770

İkinci Katerina’nın birinci vazifesi Türkleri hırpalamaktır. Mora’da yaşayan Rumları Osmanlı idaresine karşı ayaklandırmak için Papaz kılıklı casuslar gönderdikten sonra İngiliz zabitlerin idare ettiği donanmayı da Mora’ya yollamıştı. Fransa Sefiri hükümetimize Rusların hareketini haber verir. Fakat bizimkiler inanmaz ve tedbir almazlar.
Mora’da çıkan isyan hareketinde çok sayıda Türk öldürülüp, Türk çocukları diri diri minarelerden atılır. Geç de olsa kapdan-ı derya Muhsinzâde Mehmed Paşa kumandasındaki donanma imdada yetişir. Ruslar Rumları bırakıp kaçarken Türk askerleri 70 bin kişilik Rum Maynot ordusunu tepeler. Bu, küçük de olsa bir zaferdir ve Kumandan Mehmed Paşa’ya Mora fatihi unvanını kazandırır.

Çeşme Faciası 6/7 Temmuz Cuma-Cumartesi

Ne yazık ki, güzellikleri uzun süre muhafaza edemiyoruz. Mora’nın sevincini içimize sindirmeye çalışırken, bir gaflet ateşiyle yanmaktan kurtulamıyoruz; hem de zafer naraları atmayı hakettiğimiz bir zaman da:
Mezemorta Hüseyin Paşa’nın zaferi üzerinden 75 sene geçmiş, Venediklilere karşı Koyun adalarında yapılan savaş, şimdi başka komutan ve başka askerle Ruslara karşı tekrarlanıyordu. Kapdan-ı derya Hüsameddin Paşa dört saatlik top düellosundan galip çıkmış, Amiral gemisi batırılan Rusların çekip gideceğini hesap ediyordu: Kendi gemilerini Çeşme limanına yanaştırıp istirahate çekilecek amma, önemli bir hata yapmaktan sakınılmıyor, ani bir hareket imkânını engelleyecek biçimde gemileri birbirine çok yakın vaziyette diziyorlar. Ve biraz sonra sığınma isteğiyle geldiği sanılan iki düşman teknesinin hücumuna uğruyorlar: Türk gemilerine kundaklar atılıyor; birinden diğerine geçen ateşle bütün gemilerimiz yanıyor.
Bu felaketten sonra Ruslar Çeşme başarısından dolayı kumandanlarına Çeşmenski unvanı veriyor, biz de Limni’yi düşmana kaptırmayan Cezayirli Hasan Bey’i gazilikle taltif ediyoruz.
Bizim Çeşme Fâciası’nı özetleyişimiz, uğradığımız yenilginin, aldığımız yaranın çapını küçültmemeli. Şimdi, biraz açarsak, işin en zor kısmı lehimize sonuçlanmıştı.
Umumî bir savaştan ziyâde, iki kaptanın düellosu gibi başlayan ve Bizim Cezayir’li Hasan Bey’in (Paşalığı sonra) maharetine hayran kaldığımız bir gösteri… Türk ve Rus donanmaları savaş düzeni aldıktan sonra, Rus İspiridof’un büyük kalyonu Osmanlı donanmasının sağ yanına hücum etti. Cezayirli Hasan Bey üzerine gelmekte olan kalyona gülle yağdırmaya başladı. Bütün armaları budandıktan sonra, isabet alan dümeni de parçalanan Rus kalyonu suyun akıntısıyla Hasan Bey’in kalyonunun üzerine düştü, birbirine iyice yanaştılar.
Şiddetli bir güverte harbi ile düşman tarafı sindirildi. Hasan Bey kendi kalyonuna geçtiği sırada Rus kalyonu cephaneliği ateş alıp yanmaya başladı. Yangın Hasan Bey’in kalyonuna sıçradı ve hemen bir arkadaşıyla beraber denize atlayan Cezayirli kurtuldu. İnfilak eden Rus gemisinde 700 kişi can verdi.
Bu olay Rusların mağlubiyeti sayılmıştı. Bundan sonra yapılan hata, Cezayirli Hasan Bey’in ısrarla karşı çıkmasına rağmen, Piyâle kumandanı Cafer Bey’in bütün gemileri sıkışık vaziyette Çeşme Limanına sokmasıdır. Cafer Bey’i gören diğer komutanlar da aynı şeyi yapınca Çeşme Limanında Türk gemilerinin kımıldama imkânı ortadan kalktı.
Rusya’nın yanında savaşan İngiliz amirali Elfinston hazır sıkışık vaziyette bulunan Osmanlı filosuna hücumu tavsiye etti. Akşam karanlığında başlayan düşman hücumuna karşı koyamayan Osmanlı donanması Çeşme’de yandı.
Uğranılan bu felaket güçsüzlüğün eseri değildi. Sıkıntının kaynağı kumandanın -kumandanların- beyninden kaynaklanıyor. Lamartin’in kısa tespit ve yorumunu bu vesileyle buraya geçiyoruz:”… tabiat bir yüzyıldan beri Avrupa’nın kuzeyinde, doğuda Kanuni Sultan Süleyman zamanına nazaran çok daha verimli olmuştur. Dört büyük adam (zira büyüklüğün cinsiyet ile bir ilgisi yoktur) Rusya’da Deli Petro ve II. Katerina, Avusturya’da Marie Therese ve Prusya’da Büyük Friedrich birbirine çok yakın çağlarda tarih sahnesine çıkmışlar ve önce birbirleriyle boğuştuktan sonra Lehistan ve Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak üzere aralarında anlaşmışlardır. Tabiatın böylesine sert karşı çıktığı, kabiliyetsiz adamlar verdiği milletler ne kadar talihsizdir.” Bizim yorumumuz yok.
Çeşme’den sonra İngiliz amirali Marmara’ya geçip İstanbul’a bombardımanı teklif etti; Allah’tan bu teklifi kabul edilmedi.

Kartal Felaketi 1 Ağustos 1770

Son zamanlarımız Ruslarla savaşarak, Ruslara yenilerek geçiyor. Nisan’da Çeşme faciasını yaşadıktan sonra bir denizcimize gâzî bile demiştik. 1 Ağustos’ta yine Ruslar; bu sefer karada savaşıyoruz. İsakçı’nın Kartal yakasındayız ve burada 30 bin kırım atlısıyla beraber tam 180 bin kişilik ordumuz Rusların 30 bin kişisine karşı nâçar kalınca, askerlerimiz kaçışıyor ve zayiatımız artıyor. Sadece firari askerlerden 50 bin kişi Rus kılıcıyla doğranıyor. Teslim olan kalelerde “kanlarıyla çocuklarını düşman eline bırakmak istemeyen namuslu Türkler canlarından çok sevdikleri insanları kendi elleriyle öldürmek mecburiyetinde kalıyorlar.”
Bu savaşta Rusların zayiatı da çok fazla olmuştu ama onlar bir zafer kazanmışlardı. Yani “yitik bulununca emek zayi olmaz” düsturunca onlar mutluydular. Hedeflerine emin adımlarla yürüyorlardı. Biz de her zaman olduğu gibi, savaş kaybedenin görevi de kaybetmesi lâzımdı, öyle oldu. İvazzâde Halil Paşa azledilip, Dâmad Cihangirli Mehmed Paşa vezir-i âzam yapıldı.
Kartal felâketi yahut bozgunu çok kısa geçildi. Anlatılması, hüzünden öte yürek burkan bu faciadan bir başka faciaya geçeceğiz ve ister istemez onu tafsile çalışacağız. Kaç asırdır Osmanlı pâdişâhlarının üçüncü ve demirden kolu olan Kırım atlılarının tarihe karışması olayıdır bu. Anmayı istemediğimiz Viyana 1683’ü saymazsak, Osmanlı zaferlerinde Kırım’ın payı çok fazladır. Kuzeyin jandarması Kırım, devamlı surette pâdişâh emrini bekleyen uyanık bir nöbetçimizdi. Nerede lazım olursa oraya gönderilir, onbinlerce savaşçıyla düşmana aman vermezdi; aman diler hale geldi. Hikâyemiz, yalçın kayanın bir avuç toz oluşunu, göğe yükselen geniş gölgeli bir çam ağacının hizan talaşı oluşunu, daha doğrusu, başı eğilmeyen bir kavmin yerlere serilişini gözler önüne sermektedir:

Kırım’ın Kara Yazısı

Şimdiye kadar, Osmanlı Hakanının her işaretine saygıyla itaat eden, nice savaşlarda kahramanlık gösteren Kırım atlıları değişmekteydi. Viyana bozgununa, dolayısıyla Osmanlı’da müthiş bir güç kırılmasına sebep olan ihanetten sonra bile faydalı işlerde bulunmuşlardı. Son savaşlarda “bize güvenmeyin” mesajları veriyorlardı. Bir sürü sebep sayılabilirse de, en önemlisi kimlik meselesi gibi görünüyor. Kendilerini Cengiz soyundan bilen prensler, Osmanlı Sultanının emrinde savaşmaktan usanmaya başlamışlardı. Hem de; kapı komşuları Ruslara kaç defadır yenilen Osmanlı onlar için artık fazla bir şey ifade etmiyordu. İkinci Katerina “kurtulun şu Osmanlı’dan, hür ve bağımsız olun, sizin onlardan neyiniz eksik” diyordu.
İçlerine sızmış olan Rus propagandacıları, akılları nicedir karışık Kırım hanzâdeleriyle diğer ileri gelen devlet adamlarına diyor ki:
“Siz Cengiz Han sülâlesindensiniz. Müstakil bir Han’lık iken bir müddetten beri Osmanlı Devleti’nin hükmü altındasınız. Hakkınızda türlü türlü hakaret icra ve âdeta kendi valileri gibi harılan azl ve tâyin ediyorlar. Eğer bizimle beraber hareket ederseniz eski istiklâlinizi almayı taahhüd ederiz.”
Kırım Hanı Selim Giray, asillerinin kandırılmaya, Rusların Kınm’a girmeye çalıştığı sıralarda Babadağı karargâhında idi. Paşalarla yaptığı istişareden sonra Kırım’a dönüp Urkapa’ya saldıracak olan Ruslarla savaşmaya karar verdi.
Selim Giray atalarının başkentine, Bahçesaray’a deniz yoluyla vardı. Dinlenmeye fırsat bulamadan Prens Dalganuçki’nin 30 bin askerle Urkapu önlerine geldiğini öğrendi. Bu kadarı bir şey değil 60 bin Nagay da Ruslara katılmıştı.
Kuşatma çok yönlüydü. Kırım abluka altında, Selim Giray vatanını kurtarma azminde… Neye mal olursa olsun deyip saldırıya geçtiğinde 12 bin ölü verip çekilmek mecburiyetinde kaldı.
Ruslar tam zamanını bulmuştu. Osmanlı güçsüz, kendileri güçlerinin zirvesinde II. Katerina’nın Rusya’yı büyütme planı kademe kademe uygulanıyor, uygulanacak. En son noktaya varan Osmanlı durmuş, geriye dönmüş, geri adımlanın küçük atmaya çabalıyor ve Ruslar Kırım’a girdiler. 30 bin Rus askerinin yanında 60 bin Nagay ve Tatarların bulunması başka bir acıdır.
Yapabilecek bir şeyi kalmayan Selim Giray çaresiz. 50 bin Kırım, 7 bin Anadolu askeri vardı ya 12 bin kayıp verdikten sonra, kalanların pek çoğu da firar etti. Düşman birkaç koldan ülkesine giriyor. Selim Giray biliyor, hiçbir şey yapamıyordu.
Ailesinden bazıları dağa çekilmişti. Giray da düşmanın eline düşme tehlikesini yaşamamak için birkaç adamıyla beraber bir gemiye binip İstanbul’a revân oldu.
Ruslar’ı teşvik edenler Kırımlılar değildi. Ahlaken bozulmuş olan, kendilerini asil ve hanzâde sayan bir miktar insan, kale kapılarını açarak Rusları buyur etmişlerdi.
Kırım Seraskeri İbrahim Paşa elindeki kuvvetle Kefe’nin yardımına giderken Kırımlıların boyun eğdiğim öğrendi, yapacak bir şey kalmamıştı.
Normal halkın şaşkınlığı, asillerinin ihaneti, Katerina’nın mutluluğu sıcaklığını korurken, İstanbul’dan Kırım’a yardım kuvveti getiren Abaza Paşa Kırım’ın elden çıktığını öğrendi. Adamlarının azlığını kast ile: “Yüz yirmi adamla bir iklimi fethetmek insan kudretinin haricindedir” deyip, geldiği gemi ile Sinop Limanı’na döndü. İbrahim Paşa vazifesine ihanet etmiş sayılıp, idam cezasına çarptırıldı. Belki ölüm korkusuyla geri çekilmişti ama ecel nerde nasıl gelecek bilinir mi?
Osmanlı Türkü’nün yanında şerefli ikinciliği hazmedemeyen bazı gafillerin yüzünden, bir vatanın evlatları mahvolmuştu. Rusların değil ikincilik, insanlık hakkını bile çok gördüğü bir mevkie düşmüşlerdi. O günden başlayarak birçokları Anadolu’ya göç etmiş, kalanlar ise en acı destanların yazılmasına malzeme olmaktan kurtulamamıştı. Fatih Sultan Mehmed’le başlayıp 296 sene süren mutluluk yılları, 13 Temmuz 1771’de kalın bir perdeyle örtülürken, daha sonra da bu perde demire dönüşecek ve Kırım’ın güzel evlatları hayvan katarlarına istif edilip trenlerle sürgüne gideceklerdi…
Osmanlı ordusunda bozulma, Ruslar’da toparlanma ve büyüme istidadı her tarafta kendini hissettiriyor, Balkanlardaki Türk hâkimiyeti tamamen ortadan kalkıyordu. Sulh için çırpınan Osmanlı, devamlı, Ruslara taviz vermek zorunda kalıyor, eski haşmetli günlerini hasretle arıyordu.

Cin Ali

Mısır’da Cin Ali adlı biri ki, Gürcü Papazının oğludur. Küçük yaşta köle olarak Mısır’a gelmiş, sonra da zekâsı, becerikliliği sayesinde mevkiler elde ederek, başının kesilmesine varacak isyanlara girişmiştir. Yani Mısır’da, Suriye’de Osmanlı Devleti’nin güçsüzlüğünden kaynaklanan ayaklanmalar iyice artmaya başlamıştır.
Mısır’daki Cin Ali’nin çıkardığı isyan bile Rus desteğiyle yapılmakta, Osmanlı’ya karşı artık her yerde Rus tehdidi görülmektedir. Küçükken başı ezilmeyen yılan ejderha olmaya doğru gitmektedir.

Silistre Zaferi (29 Haziran 1773)

Mısır’da baş gösteren olaylar yatıştırıldıktan sonra, yine Avrupa’ya gözünü ve yüzünü çevirmek zorunda kalır Osmanlı ordusu. Zira Ruslar Bulgaristan’a inmiştir. Sonradan yakılan bir türkümüz var ya:

Düşman Tuna’yı atladı – Karakolları yokladı
Osman Paşa’nın kolunda – Yüzbin top birden patladı
Tuna Nehri akmam diyor – Etrafımı yıkmam diyor
Şanı büyük Osman Paşa – Plevneden çıkmam diyor

İşte bu methedilen Osman Paşa’dan, onun için bu türkü yakılmadan 104 sene önce bir başka Osman Paşa’ya padişah gâzî unvanı veriyor. Bu Osman Paşa da Ruslara karşı savaşmıştı. Zaten, Ruslarla öyle bir münasebet başlatmışız ki, başka düşmana hiç ihtiyaç kalmamıştır. Ruslar Bulgaristan’a girmiş, Yerköyü’nü almışlar, Tuna’yı geçip Rusçuğu zaptedecekler; ama olmaz, yenilirler! En ünlü Rus kumandanlarından Prens Repnin, 1200 düşman askeriyle esir edilip İstanbul’a sevkedilir.” Aynı bölgede Varna muhafızı vezir Numan Paşa yenilir. “Mareşal Ramanzov kumandasındaki Ruslar Güney Dobruca’da Tuna’nın güney kıyısı üzerindeki Silistre’yi muhasaraya başlarlar. Serasker vezir Osman Paşa ile muhafız vezir Hasan Paşa Romanzov’un ordusunu basarlar. 8000 ölü 1000 yaralı vezir Ruslar ve Osman Paşa bu başarısıyla gazi olur.
Eski paşalar 100 binlik ölü ve esirler için böyle bir unvan alamazdı. Artık, işler zorlaşmıştır; kazanç aslanın ağzındadır. III. Mustafa, sadece Osman Gâzî’yi taltif etmiş değil, diğer paşalara ve zabitlere de murassa ve gümüş tuğlar göndermiş.
İsmail Hami Danişmend “bu halin sebebi, tereddi ve ricat devirlerinde en küçük muvaffakiyetlerin bile büyük görünmesinde aranmalıdır; devletler küçüldükçe kahramanlarla, gâzîler bollaşır” diyor.
O sıralarda ordumuzun durumunun ne kadar acıklı olduğunu anlamak için Hammer’e kulak verelim. Disiplinsiz bir sürüden ibaret saydığı Türk ordusu için Hammer’in hükmü şu: “10 bin kişilik iyi bir düşman ordusu, meydan muharebesinde 100 bin kişilik Osmanlı kuvvetini yenebilirdi.” Eskiden, bunun tersi oluyordu.

Varna Zaferi (20 Ekim 1773)
Küçük olsa da zafer zaferdir; ihtiyacımız vardır. Osman Paşa ve Silıststre Muhafızı Seyyid İhsan Paşa’nın kahraman olduğu Silistre Zaferi’yle sevindik. Varna’yı da birkaç cümle ile aktaracağız.
Bulgaristan’ı ele geçirmek zor olsa da, Rusya’nın hayalidir. Eflak ve Buğdan’dan geçip, “Babadağı’ndan Cenuba doğru Dobruca’yı bomboş bir harabeye çevirdikten sonra iki koldan Bulgaristan’a yürümüş, bir kol Pazarcık ve diğer kol da Varna üzerine hareket etmiştir. Pazarcık kasabası ilk önce düşman işgaline düşmüş.” Rusların buradaki yiğitliği; bulabildikleri müslüman kadınları kirletmek, ihtiyarları kılıçla doğramak, çocukların başlarını duvara çarparak öldürmek” olmuştur.
Varna’ya taarruzlarında şiddetli Türk ateşiyle karşılaşan Ruslar 1500 ölü ve birçok yaralı verdi. Bir miktar da savaş araç gereci bırakıp çekildiler.

Sultan III. Mustafa’nın Ölümü

13 yaşında bir daireye kapatılıp, 27 sene sonra, “gel pâdişâh oldun” denerek tahta oturtulmuştu. Şanslı sayılmazdı; devraldığı zaman devlet her yönüyle zaaf içerisindeydi. Kendisi de sallantıdaki bir devlete direk alabilecek kuvvete sahip değildi. 16 senelik saltanatında neye akıl erdirebildi, neye güç yetirebildiyse onu yapmıştır. Zafere susamış bir pâdişâh olarak, üzüntüden çok az zaman uzak kalabilmiş, askerden aldığı en küçük müjdeyi büyük mükâfatlarla karşılamış. Amma, devletin kötü gidişine dur diyememenin sıkıntısıyla, bedenen de, zihnen de aşın derecede yıpranmış olduğundan, 21 Ocak 1774’te 57 yaşında vefat etmiştir.
Dindar, âdil, çalışkan, muktasıt, hamiyetli, her türlü felâkete karşı metin ve mütehammil, ilme ve ulemaya hürmetkâr, hassas, şair ve bilhassa Garp kültürüyle tekniğini çok iyi takdir eden hakiki bir yenilikçi ve kendisine Ragıb Paşa’dan başka yardımcı bulamamış samimi bir ıslahatçı olan Üçüncü Mustafa bazı menbâlarda teferruata kadar karışan şahsî bir idare kurmuş olmakla tenkid edilirse de, Garp menbâlarında onun bu hâli adam kıtlığından mütevellit tabî ve zaruri bir netice sayılır.”
Adam kıtlığı çektiği doğrudur. Ecnebilerden istifâde ederek orduyu ıslaha çalışması bundandı. Osmanlı topçuluğunu geliştirmek; bahri ve berrî mühendishane açtırmak onun işi olmuştur. Kendisi hedefine ulaşamadı ise de, Üçüncü Selim ile İkinci Mahmud’un yürüyeceği yolun alt yapısını döşemiştir.
“İşimiz kaldı hemen merhameti Lemyezele” diyordu. Ona gitti. Lâleli Camii’nin yanında yaptırdığı türbeye defnedildi. Demir kafesi toz içinde, her gün onbinlerce insanın yanından geçtiği türbesi Laleli’de otobüs durağının yanında garip bir görünümdedir.

Hakkında Yorgun

Yorgun

Yorgun… Bir tarih öğretmeni… En iyisini bildiğini iddia etmiyor… Öğrenmeye ve bildiğini,bildiği kadarıyla öğretmeye çalışıyor…

İlginizi Çekebilir

Osmanlı Pâdişahlarının Meslekleri

Tarih Osmanlı’yı Osmanlı yapan ve bugün bile hayırla yâd edilen Osmanlı pâdişahlarının devletin hazinesini çar …

Bir Cevap Yazın