Sultan I. Mahmud Han

BİRİNCİ MAHMUD

(22 Ağustos 1730 – 1754)

 

24-Sultan I. Mahmud Han

Sekiz yaşında şehzade iken amcası III. Ahmed’in saltanata geçmesiyle Şimşirlik adlı saray dairesine kapatılan Mahmut, 27 sene sonra amcasıyla yer değiştirmişti. I. Mahmut olarak tahta çıktığında 35 yaşındaydı. İstanbul ihtilâlcilerin çemberinde, halk evlerinden çıkamaz durumda, koruyamayanların namusu, ırzı serserilerin ayaklan altında, zenginlerin malı, bazı devletlilerin sarayları işgaldeydi.
2 Ekim’de saltanat değişikliğiyle ihtilâlin sona ermesi beklenirdi, lâkin aradaki boşluğu değerlendirme hırsında olan âsiler, bütün mesâilerini ahlâksızlığa harcamaya devam ettiler. Patrona Halil, Kürt Muslu ve Kahveci Çingene Ali, içinde köleleri halayıkları, uşakları bulunan birer köşke yerleşmişler; peşlerindeki haydutları sayesinde hayatlarını yaşıyorlar, hakîki hak sahiplerine hayatı haram ediyorlardı. Yeni pâdişâh, sadece tahta oturmuş olmakla padişahlık yapılamadığını görüp, çıkış yolu arıyor, başta ihtilâlin lideri Patrona Halil olmak üzere, bazı kimseleri para ile taltif etmeye çalışıyordu.
Çarşılarda dükkânlar kapalı, caddeler, sokaklar serseriden geçilmiyor, iyi insanlar evlerinden dışarı çıkamıyordu. Devletin harab olmasını görev edinenler büyük laflardan da geri kalmıyorlardı. Güya ki; bozulan dengeleri düzeltmek için başkaldırmışlar; ne kadar bozulmadık iş varsa bozmaya çalışıyorlar. Cülus bahşişi dağılırken üç binden fazla serseriye, askermiş gibi para verdiriyorlar. Dellak Arnavud Halil, kendisini sadrâzam mevkiinde görüp, kasap yazıcısı Yoraki adlı bir serseriyi Boğdan Voyvodası tayin ettiriyor.
Halkın namusu, şerefi rezillerce tarumar olurken, bir de garip istekte bulunup; ahlâksızlık yapıldığı gerekçesiyle Kâğıthane’deki köşklerin yakılmasını istiyorlar. Belki israf olmuştur, Sâdâbad belki fakir halkın kıskançlığını kamçılamıştır ama şehrin güzelleşmesi adına yapılan 120’den fazla yalı ve köşkün yakılması hangi maddi menfaati sağlardı? Pâdişâh, henüz zayıftır, boyun eğmek durumundadır. Yakılmasını önlemek için yıkılmasına rıza gösterir. Pâdişâh bu emrini dellallarla köşk sahiplerine duyurur: “Üç güne kadar, sahipleri köşklerini yıksınlar” der. Fakat âsiler daha çabuk davranıp, ağaçlarıyla beraber, o güzel mahâli harabeye çevirirler. Bir deli fırtına gibi yakıp yıkan, dilediği gibi esen ihtilâl rüzgârına usanç gelir; Sultanahmed Meydanı’ndan çadırlarını toplamak, normal hayata dönmek isterler; bunlar Yeniçeriler, Cebeciler ve bunların reisleri, ağalarıdır. Diğer, ipten kazıktan kopma Patrona takımı değildir. Pişmanlık duyduklarını Şeyhülislâm’a söyleyip, onun pâdişâhtan kendileri için af istemesini rica ederler. Pâdişâh, bundan sonra böyle işlere karışmayacakları taahhüdünü alınca, geçmiş unutulup yeniden düzenli hayata geçilir. (11 Ekim 1730)
“Bu isyanda faaliyette bulunanlar ve ekseriyeti teşkil edenler dellak ve kaldırımcı Aranvudlardı. Patrona Halil her istediğini yaptırıyordu. Arkadaşı olup ocaktan kovulmuş olan Muslubeşe ihtilâl zamanında fırsatı kaçırmayarak ileri atılmak suretiyle, bir ayda ocağın en yüksek zabitliği olan kul kethüdahğına çıkmıştı.”
Pâdişâh, olup bitenleri, plânlar kurarak takip ediyordu. Çok geçmeden plân uygulanacak; bazı ocak ağalarına ihsan edilen beşbin altın gücünü gösterecekti! Hamamda peştemalmı alıp, nalinlerini bırakıp sokağa fırlayan Patrona Halil sarayda yaşamaya, kürkler giyinmeye, elmaslar takınmaya alışmıştı; gözü yükseklerdeydi. Şanına lâyık makamı pâdişâh bulmuş; bunu da Kırım Hanı Kaplan Giray bir toplantıda Patrona’ya söylemişti.
(Kendisini yaptığı ihtilâl kadar önemli gören Patrona’ya, karşı tarafta aynı anlayıştaymış gibi görünüp tuzağa düşürmeye çalışıyordu.)
“Murad ettiğiniz şey muvafık, pâdişâh dediğinizi yapıyor; hâl böyle iken toplu harekette bulunarak zorbalıkla iş yapmak doğru değildir; inşallah İran meselesi için yapılacak toplantıda Rumeli eyaleti ve vezirliğe nail olduktan sonra arzunuzu pâdişâh huzurunda söyleyin; biz de size müzaheret -yardım-ederiz.”
Bu plân tutar; saraya gelen Patrona Halil, Muslubeşe ve Yeniçeri Ağası yeni makam ve mevkilerine, kellelerini vererek kavuşurlar. Bunların cesetleri gösterilmeden, hilat merasimi bahanesiyle içeri alınan 18 zorbanın daha akıbeti aynı olur. Cesetler III. Ahmet Çeşmesi’nin yanına bırakılır. Temizlik hareketine hizmeti geçenler pâdişâh tarafından yüksek görevlerle mükafatlandırılırlar.
Hammer Tarihi’nde biraz farklı anlatıma rastlıyoruz. Birinci Mahmud Patrona Halil’i görmek istedi. O da üzerinde Yeniçeri üniforması ve ayağı yalın vaziyette huzura geldi.. Sultan Mahmud “senin için ne yapabilirim” diye sordu. Patrona Halil “Seni İmparatorluk tahtına oturmuş görmekle benim en büyük arzum gerçekleşti demektir; bununla beraber, benim hisseme bundan böyle alçaltıcı bir ölümün düşeceğini biliyorum” cevabını verdi. Birinci Mahmud bunun üzerine, kendisine hiç bir kötülük yapılmayacağını ecdadı üzerine yemin ederek bildirdikten sonra şöyle konuştu: “Benden bir mükâfat iste, hemen yerine getirilecektir.” Patrona Halil, halkın üzerine baskı yapılmasına yol açtığından kayd-ı hayat şartıyla arazi bağışlama (malikane) müessesinin kaldırılmasını istedi ve bunlar hemen lağvedildi.
Patrona Halil’in isteği ne kadar insanî! Fakat diğer eserlerde göremediğimiz bu mesele biraz meşkuk. Hammer de. Hafızâi yanılgısı olsa gerek. Aynı cildin 178. sayfasından daha önce yaptığımız, Sultan Ahmed bahsinde geçen “İdâri tedbirler” adıyla anılan bölümde şimdi Patrona’ya mal edilen görüş, şehit yahut Damad Ali Paşa’nın idi.
Birinci Mahmud’u saltanata kavuşturanların kendi saltanattan bir buçuk ay ancak sürdü. İhtilalcilerin çoğu, belki de hepsi Sultan Ahmed’in de bir ihtilalle iş başına getirildiğini görmüştüler. Sonunda yaşanan ihtilalci kıyımını da biliyorlardı. Kendi başlarına geleceği bilmezler mi? Şaşmaz kanundur. Osmanoğlu kendi kanından olanı kendi öldürebilir, hapis edebilir, sürgün edebilir ama bir başkası kılına dokunsa hesap sorulur. Bunun başlıca sebebi hanedan üyelerinin farklı bir aile olduğuna inanılması mıdır, saltanat sahibinin farklı insan olduğuna inanılması mıdır her neyse. Belki de, bir öncekine yapılan muamele, aynı şahıslar tarafından bilâhare kendisine yapılabilir düşüncesi asıl sebeptir. Niçin ve nasıl olursa olsun pâdişâh devirenlerin hiçbir zaman şansı olmamıştır. Birinci Mahmut kural dışına çıkmadan gerekenleri yaptı, yaptırdı. İstanbul’da asayiş sağlandı. Kapalı dükkânlar açıldı; halk normal hayata döndü.

Şâirin Ölümü

Ahmed Nedim Efendi’nin Ahmed’i zamanımıza gelmemiş, onu sadece Şâir Nedim olarak hatırlarız. Zamanının, devlet bünyesinde mühim mevkii alan en uçarı şâiriydi. Kadın, şarap ve eğlence Nedim’de olduğu kadar hiçbir şair tarafından serbestçe şiire girmemişti. Üstelik, Nedim Kazasker torunu ve kadı oğluydu. Müderrislik yapmış “Nevşehirli İbrahim Paşa’nm Hafız-ı Kütüplüğünde bulunmuştu.” İstanbul karanlık bir tünel gibiydi ve olanlar oldu.
Şâir Nedim bu kargaşalıkta, yaşadığı şaşaaya uymayacak biçimde can verir. Nasıl öldüğü kesin olarak bilinmiyor, birbirine uymayan rivayetler sıralanır; damdan dama atlarken yere düşürenden tutun, denizde boğana kadar çeşitli ölüm şekilleri anlatılıyor. Lâle Devri’nin üç önemli isminden biri pâdişâh III. Ahmed istirahate çekilmişti, diğeri Nevşehirli ihtilâl kurbanı olmuştu. Nedim de meçhul bir ölümle aradan çekilince, Gökkübbe’de belki hoş, belki buruk; belki de başka bir sada kaldı. Bunu herkes istediği gibi yorumlayabilir. Nedim’in ölüm tarihi Ocak 1731. 49 yaşında idi.

“28 Ocak Pazar: İstanbul’da bir Arnavud İsyanı’nın Tenkili”

Bu başlık İ.H. Danişmend’in, kısa bilgilerde onun, o da “Vakanüvis Suphi’ye göre; o sırada İstanbul nüfusunun “öşrümiktân” (onda biri) muhtelif tarihlerde payitahta üşüşen “kefere-i müslimnumâ Arnavud taîfesi”nden mürekkeptir.
Patrona’mn kan davası bahanesiyle şehri yağma için elbirliği eden bu serseriler hamamlarda, külhanlarda ve hanlarda yaşamaktadır; bugün çıkardıkları isyanda üzerlerine yürüyen Vezir-i Âzam Kabakulak İbrahim Paşa’nın çıkardığı “Sancağ-ı Şerife bile kurşun atmaktan çekinmemişlerdir; tabiî nihayet imha edilmişler ve İstanbul sokaklarında onbeş bin maktul bırakmışlardır).
İşte böylece ikinci safhası ile Patrona İsyanı sona ermiş, hayat normale dönmüş oluyor. İhtilâlin faturası bir padişahın hali, bir vezir-i azamın ve iki paşanın katli. Saray, köşk, yalı yağması, pek çok modern binanın yıkılıp, pek çok hanenin tarumar edilmesi… İsyancıların elebaşı dahil, onbeş binden fazla insan ölüsü…
Baldırıçıplak takımının ihtilâli ile bir gece yarısında tahta çıkan I. Sultan Mahmut; toz duman arasında oturduğu yeri bile görememişti. Şimdi ise, sisler dağılmış, ortalık durulmuş, yapılacak işler görünmeye başlamıştı: İlk yaptığı iş hayatta kalan isyankârları tesirsiz hale getirmek oldu. “Yeniçeriler taşralara, Boşnaklar ile Arnavudlar da muhtelif yerlere sevkedildi.” Ve Sultan Mahmud İstanbul hamamlarında Arnavudların çalıştırılmasını yasakladı.

Kirmanşah’ın Alınması (30 Temmuz 1731)

İranla savaş hali vardı. Sultan Ahmed, cepheye gitmek üzere Üsküdar’a geçtiğinde İhtilâl başlamış ve sarayına dönmüştü. Yarım kalan işi Sultan Mahmud’un bitirmesi gerekiyor. İran Şahı Tahmasb Osmanlı hükümetindeki karışıklıktan istifadeye kalkıştı ise de, muvaffak olamadı.
Aslında, İran Şahı Tahmasb’ın yaptığı garipsenecek bir davranıştı. Birinci Mahmud’un cülusunu tebrik için İstanbul’a elçi gönderdi, fakat tebrikten ziyade “fırsatı ganimet bilme” teklifi getirmişti elçi Veli Mehmed Han. Daha önce kabul edilmiş bulunan sulh şartlarını kendi lehlerine genişletmek istedi. Uygunsuz istek, oyalama taktiği güdülerek Bağdad Valisi Ahmed Paşa’ya iletildi. Elçi Veli Mehmed Han, oralar ahvaline vakıf olduğu ileri sürülerek, anlaşması için Ahmed Paşa’ya gönderildi. Elçi Diyarbakır’a varmadan Şah harekete geçti. Tebriz’den Revan üzerine yürüdüğü haber alındı.
Şah’ın bulanık suda balık avlamaya çalışması kendi zararına seyretmeye başladı. Elçi Mehmed Han yanındakilerle beraber Mardin Kalesi’ne hapsedildi. İki koldan saldın hazırlığı yapan Osmanlı ordusunda Bağdad Valisi ve İran Seraskeri Ahmed Paşa ile Revan seraskeri Hekimoğlu Ali Paşa, Şah’a umduğu imkânı vermedi. Ahmed Paşa’nın karşısında tutunamayan İran ordusu dağıldı. Daha önce elden çıkmış olan Kirmanşah askeri malzemeleriyle beraber geri alındı, oradan Hemedan’a hareket edildi. (30 Temmuz 1731)

Kürican Zaferi

Şah bir yandan sulh teşebbüsünü gevşetmiyor, bir yandan büyük ordular hazırlayıp savaşa giriyor. Yalancı Çoban mevkiine konan Şah Tahmasb’ın sözlerine bel bağlamayan Osmanlı da hazırlıklarını, tedbirini ihmal etmiyor. Hemedan’a yakın bir yerde Kürican’da iki ordu karşılaştı. 20 bin yaya askeriyle 10–15 bin süvari askeri maktul veya yaralı olan Şah kaçarak canını kurtardı. Birçok büyük kumandam ölüler arasındaydı. İran’ın bütün ağırlıkları da meydanda kalmış, zaferin kahramanı Ahmed Paşa padişah tarafından hilatlerle taltif edilmiştir. Hammer’in; “Parlak bir zafer” olarak takdim ettiği Kürican galibiyetine, pâdişâhın duyduğu sevinci anlatırken “İkinci büyük silahdarıyla orduya keskin kılıçlı, pak yüzlü, hükümdarın ekmeğini ve tuzunu alınlarının teriyle hak eden askerlerini tebrik için bir fermanla bir Hattı Şerif gönderdi” diyor. Ve devam ediyor: “Aynı zamanda imparatorluk komiseri de “serdarın sarığına kıymetli taşlarla süslü bir sorguç takmak, kıymetli vücuduna görünüşü ruha hoş gelecek bir samur kürk giydirmek, beline düşmanlarının başını kesecek muzaffer bir kılıç kuşatmak ve nihayet ordunun kaplanlarına ihsanda bulunması için yüz elli kaftan sunmak e¬rini almıştı” diye bitiriyor Kürican’la ilgili sözlerini.

Birkaç Başlık

11 Ekimde Serasker Hekimoğlu Ali Paşa Urmiye’yi fethetti.
4 Aralıkta Azerbaycan’ın başkenti Tebriz işgal edildi.
10 Ocak, 1732’de İranla sulh yapıldı.
12 Mart, 1732’de Topal Osman Paşa azledilerek Hekimoğlu Ali Paşa sadârate getirildi.
Osmanlı Devleti Türk İdareci kıtlığı mı çekiyor? diye, insanın aklına sıkça geliyor. Zira bu Yeni Sadrâzam da İtalyan’dır. Babası Hekimbaşı Venedikli bir dönmedir. Nuh adını almıştır. Ali Paşa da İtalyanlık ne kadar kalmıştır, bilemeyiz.

Bağdad Zaferi ve Birinci Mahmud’un Gaziliği

12 Ocak 1733: Nadir Han Bağdad’a taarruza geçer. Nadir Han Tahmasb’ı halletmişti; sonra da Bağdad’ı halletmeye kalkmış, 1 Temmuz’da Topal Osman Paşa’ya yenilip 80 bin ölü ve ağırlıklarım da bırakarak yaralı vaziyette kaçmıştır. Savaşın 9 saatte bitmesi, Topal Osman’ın büyük başarısı idi. Gâzî unvanını savaşa iştirak etmeyen padişah I. Mahmud almıştır. Hekimoğlu Ali Paşa 3 sene, 4 ay, 1 gün işgal ettiği sadaret makamını 12 Temmuz Salı günü İsmail Paşa’ya devredip, ileride tekrar gelmek üzere başka vazifeye geçer. Yeni vezir-i âzam da Gürcü’dür; 5 ay, 13 gün sonra azlolunacaktır. Hekimoğlu Ali Paşa kızlar ağasıyla geçinemeyip mührü Hümâyunu elinden kaçırmıştı, İsmail Paşa da aynı sebeple, yerini Seyyid Mehmed Paşa’ya terketti.
Savaş ve barışla geçen günlerin ardından Kerkük’te hasta yatan Topal Osman Paşa’nın ordusunu dağıtması Nadir Şaha fırsat doğurur; bu fırsat Kerkük’ü İran istilâsına uğratır. Kırım Hanı Kafkasya üzerinden İran’a taarruza geçerse de İran’la ittifak eden Ruslarla karşılaşır (16 Haziran 1736) ve 17 Ekim 1737 İran’la Sulh.
12 Kasım 1737 Kırım Ham Feth Girayın Ruslara karşı kazandığı zafer.
4 Ağustos Cumartesi: Bosna Valisi Hekimoğlu Ali Paşa’nın Avusturyalılara karşı kazandığı Bonyaluka Zaferi ve büyük neticeleri. Bunun üzerinde biraz durmak lâzım.

Bonyaluka Zaferi (4 Ağustos 1737)

“Hayat savaştan ibarettir” sözünün yanlışlığı ispatlanabilse, yapılan savaşlara başka bir isim aramak gerekecek. Görebildiğimiz tarihin hiçbir döneminde dünya savaştan baki kalamamış. Bugün, en azından dünyanın çok büyük bölümü barış içinde yaşıyor görünse de, bunun yalan olduğu, diplomasi savaşının devam ettiği iddiası var. Güçlü devletler ne istese yağlı diplomasiyle alıyor; şayet alamazsa örnekleri görüldüğü gibi savaş uçaklarını devreye sokmaktan çekinmiyor.
Avusturya ve Rusya ile Osmanlı Devleti’nin savaşmama sözü vardı. Sulh anlaşması kılı kırk yararak yapılmıştı. Anlaşılan o ki, iki tarafın da aynı şeye mecbur olması şart. Rusya ve Avusturya barış içinde yaşama zaruretini atlatmıştı. Askerine zafer kazandırmak istiyor, bunun için de yenebileceği bir düşman arıyordu. Kâğıt üzerine sıralanan kelimelerin basılan mühürlerin önemi yok! Önemli olan iyi bir bahane bulmak.
Osmanlı Devleti’nin gaileleri birbirine ekleniyor, mecburi yapılan dış harplerin yanı sıra bir de iç harpler meydana geliyor. Huzur yok. Diğer düşman çevreler susmuşken İran’la savaşlarımız oldu. İran’la oyalanırken Rusya homurdanmaya başladı. Yapılan barış anlaşmasına uymayan hareketlerden bahsetti. Güya Kırım Hanı ve veliahdı İran’a giderken Rusların toprağına girmiş.
Ruslar, Lehistan işlerine müdahale etmekle anlaşmaya sadâkatten uzaklaşmıştılar da, şimdilik hesap sorulamıyordu. Yalnız, Kırım Han’ı Feth Giray Kırım’a girip tahribat yapan Rus ordusuna unutulmayacak bir ders verip 100 bin esir ve birkaç yüz bin hayvan almıştı.
Olanların intikamı için Osmanlı’nın İran’la meşguliyeti Ruslara iyi fırsattı. Azak Kalesi’ne saldırdılar. Osmanlı-İran sulhu oldu ve Ruslar korkuya kapıldı. Rusya-Avusturya ittifakı yapıldı. Osmanlı için Rusların yaptığı hareketin mânâsı yoktu. Yalan haber olduğunu bile düşündüler.
Türklerin Ruslara karşı saldırıya geçmesi, Avusturya’nın arabulucu rolüne soyunmasıyla engellenmeye çalışılıyor. Hazırlıksız yakalanmak şaşkınlık yaratmış, vezir-i âzam tarafından Fransa, İngiltere, Hollanda, Venedik ve Avusturya’ya mektuplar gönderilmişti.
Hiçbir mektup beklenen, umulan tesiri uyandırmadı. İttifakları bulunduğu için Avusturya’nın Rusya’ya yardım edeceği korkusu silinemiyordu. Azak Kalesi düştü. Kırım istila edildi. Vezir-i âzam Seyyid Mehmed Paşa Kethüdası Osman Halisa Efendi’nin hükmü altındaydı, kendisi beceriksizdi, orduya hâkim olamadı, askeri kışlaklara dağıttı, bu beceriksiz, kararsız durum devam ederken, sıra Hekimoğlu Ali Paşa’ya geldi.
Hekimoğlu Ali Paşa birinci sadâretinden azlini müteakip Bosna Vâliliği’ne atanmıştı. Rusya’nın Osmanlı ile savaşını fırsat bilen Avusturya, bir şeyler koparma ümidiyle, “onbeş taburundan herbirini bir yerden Osmanlı hududundan içeri saldırttı. 20 bin kişilik bir kuvveti Niş üzerine gönderdi. 10 bin kişiden fazla askeri de Eflak üzerine sevk etti. Ayrıca 30 bin kişiyle de Vidin üzerine gelecekleri İvaz Mehmed Paşa tarafından duyuruldu. Bu kadarı Rus cephesinde bulunan vezir-i âzami şaşırtmışken, bunlardan başka yüz elli bin kişilik bir ordu Bosna üzerine yürüdü.
Hekimoğlu Ali Paşa Avusturya’dan böyle bir hareketin geleceğini tahmin ediyor, vezir-i âzamı uyarıyor, vezir-i âzam ise: “Nemçe (Avusturya) ile sulh kaimdir, onların cemiyetinden vesvese etmeyesiniz” diye haber gönderiyordu. Hekimoğlu casusları vasıtasıyla Avusturya’nın her nefes alışını takip eder durumdaydı. Kumandanlarına, arada düşmanlık yokken niçin böyle yaptıklarını sormuş olan Hekimoğlu şu cevabı almıştı: “Aslını bilmem, bize tembih böyledir, Petro günü gelince görürsünüz. Ali Paşa maksadı anlayıp, Bosna’nın kadısını, müftüsünü diğer ileri gelenlerini yanına topladı. Gelmekte olan çığın cesametini onlara anlattı. “Herkes kendi mahallinde hazırlıklı bulunsun” dedi.
Avusturyalılar 1737 Mayısında Niş’e yürüdü. Temmuz’da Niş kuşatıldı. Hazırlıklı olunmadığı için fazla dayanamayan Niş Kalesi kısa bir zamanda Nemçelilere topuyla tüfeğiyle teslim edildi.
Nemçe kuvvetleri bir yandan Şehirköy’e bir yandan Kosova taraflarına yürüdü. Kosova önüne gelenler mağlup oldular. Bununla bitmiyor. Avusturya yerli Hıristiyan halkı önceden isyana hazırlamış olup, kendileri taarruza geçerken on kazada on bin silahlı halk müslümanları memleketten çıkartıp, eşyalarını yağmaladı.
Avusturyalıların taarruzu, zayiat vermeleri devam ederken, rüzgâr yönünü değiştirdi. Niş geri alındı.
Çöküntülerin manen yıprattığı Sultan, Niş’in alındığı haberiyle kendine geldi. Bir Hattı Hümâyunda Niş cephesi Seraskeri Hafız Ali Paşa’ya teşekkür etti: “Cümleniz hayır duama mazhar olmuşsuzdur, bundan böyle her veçhile Lâzime-i zimmetiniz olan hususlarda bezl-i makdur eyliyesiz” dedi. Kahraman askerlere samur kürkler, altınlar ve hil’atlar gönderildi.
Diğer cephelerde de Türk zaferleri görülüyor, Avusturyalılar ne yapacağını şaşırıyordu. Vidin’e gelen büyük bir ordu Bosna ve Belgrad taraflarından gelen kötü haberle Macaristan’a döndü.
Avusturya muharebesinin en önemli kısmı Bosna cephesinde cereyan etmektedir. Rusların savaş açtığında arabulucu olması istenen Avusturya İmparatoru, olurum ama demişti, Vidin ve Bosna’dan yerler isterim. Tabii ki, isteği reddedilecektir.
Hekimoğlu Ali Paşa Avusturya’nın Bosna’ya girmek istediğini, vezir-i azama kabul ettirememişti. Tedbirini kendi imkânı nispetinde aldı.
9 Temmuz 173 7’de İzvornik tarafından düşman hücumu başladı. Bir Palanka basılıp askerleri şehit edildi. Ali Paşa Bosna’da seferberlik ilan etti.
Düşman Usturumca Kalesi’ni kuşattı. Genç kadınların bile erkek kıyafetiyle savaştığı kalede yaşlı kadınlar su taşıdı, işçilik yaptı, ebeler cerrahlık yaparken çocuklar top tanesi taşıdı. Nemçeliler, altı bin kişilik yardım kuvvetinin yolda olduğunu duyunca çekip gitti.
Meşhur kumandanlardan Hildeburg Havzen’in, öncüsü sekiz bin kişi olan büyük bir orduyla Banyaluka’ya gelmekte olduğu duyuldu. Kaledeki askerler hazırlık yaptı, gelenleri karşıladı, kuşatmacılardan pek çoğu öldürüldü, sağ kalanlar büyük, hakiki orduya karıştı.
20 bin kişiyle Puzin ve 20 bin kişiyle de Çetin kaleleri muhasara edilmişken 80 bin kişiyle Banyaluka kuşatıldı.
Hekimoğlu’nun elinde yeterli sayıda asker yoktu. Metanet, cesaret bilgi ve inanç üstünlüğü Türk tarafında, diğerleri Nemçe’de. Paşa askerine eğer sabır ve sebat bizde olursa kazanırız” dedi. Düşmanla karşı karşıya gelince, dalkılıç hücum emri verdi. “Beş nöbette düşmanı tepeleye tepeleye güneş batıncaya kadar dövüştü. Nemçe askeri nehrin karşısına geçmek istiyordu; kumandanları, kaçışı önlemek için o yolu kapatmıştı. Ali Paşa ise Nemeçlileri nehire sürmeye çalıştı ve muvaffak oldu. Savaşarak ölenlerin daha fazlası kendini nehre atıp, boğularak öldü Hekimoğlu Ali Paşa çok büyük bir zafer ve epeyce ganimet kazandı.
Bu kadar yeter, demedi Ali Paşa. Nehirden kurtulup kaçanların takibi için acilen bir köprü yaptırdı. Karşıya geçirdiği askerle kaçanları takip etti. Pek çok ölü -ki sayılan 60 bin deniyor- ve esir veren Nemçe kumandanı gözden ve makamdan düştü. Banyaluka’nın haberini alan, diğer kale işgalcileri de bırakıp kaçtılar.
Bu büyük zafer İstanbul’a müjdelenince pâdişâh yine sevindi. Kendisini sevince boğan kumandan ve askere hediyeler gönderip memnuniyetini bildirdi.
Banyaluka zaferinin tesir hâlesi dalga dalga yayıldı. Kırım’daki Rus kuvvetleri kovuldu, Azak Denizi’ndeki Moskof donanması kendi kendini yakarak intihar etti. Sadâret Kethüdası Osman Halisa Efendi’ye danışmadan hareket edemeyen vezir-i âzam Seyyid Mehmed Paşa azledilip yerine Muhsinzâde Abdullah Paşa getirildi. Osman Halisa Efendi’nin, bu zaferden nasibine idam düştü.
Banyaluka zaferinden sonra ordu kışlalara çekildi. Muhsinzâde sadâretten azl edildi. Yeğen Mehmed Paşa vezir-i âzam oldu. Bundan sonra hazırlıklarla yeni savaş mevsimi beklenecek. Yeni Sadrazam için söylenen ilginç sözler var, Venedik Balyozu (elçisi) Kontanini’ye ait: “Mağrur ve zalim bir adam olup Venedik’in amansız bir düşmanıdır; en hiddetli anında bile olgunluğunu, gizli bilgeliğini terk etmez ve nefretini dahi gayeleri uğrunda kullanmasını bilir.” Lamartin balyozun sözlerini naklettikten sonra Yeğen Mehmed Paşa’yı anlatmaya devam ediyor:
Nitekim bir yıldırım hızıyla Mareşal Seekendorf’un Niş’i eline geçirmiş ve Vidin’i kuşatmış ordusunun üzerine döndü ve daha devletin mührünü getirmiş olan Silahdar ordudan ayrılmadan önce Seekendorf’u yendi, Niş’i geri aldı, altı bin Avusturyalı’yı şehrin surları önünde kılıçtan geçirdi. Vidin kuşatmasını kaldırttı. Saksonya Prensi Hildeburg Havzen’e tabyalarında hücum etti ve bu üç ordunun artıklarını Tuna’nın ötesine attı…”
Yabancılar tarafından lehimize söylenen şeyler biraz abartılı bile olsa hoş geliyor. Hele de uzun zaman zafer ve kahraman görülmemiş ise…
Avusturya cephesinde, o kadar ayrı ayrı yerlerde ayrı komutanların savaşı oldu ki, takibi ve isimleri karıştırılmaması zor oluyor. Birkaç başlıkta bu fasılı noktalamak istiyoruz:

İsmail Hakkı Uzunçarşılı’dan: “Avusturya cephesindeki muvaffakiyet.” “Muhadiye muharebesi. Vezir-i azamla İvaz Mehmed Paşa’nın aralarının açılması. İkinci Muhadiye galibiyeti. Ada Kalesi’nin zaptı. İstanbul’a dönüş.”
Muzaffer ordu Gazi Pâdişâh tarafından merasimle karşılandı. Fransa’nın aracılığıyla sulh teşebbüsü başladı. Padişah Birinci Mahmud bu konuda fikrini almak için, ikinci defa Kırım Ham olan Mengli Giray’ı İstanbul’a çağırdı. Han görüşünü şu sözlerle açıkladı:
“Hazır galib iken sulh olalım, gelecek seneye kalırsa kimin galib, kimin mağlub olacağı belli değil; kaldı ki Ruslar Azak’ı aldı.” Mengli Giray benzeri konuşmayla sulhtan yana tavrını açıklarken Azak’la ilgili fikri olmadığını da meydana koymuştu.
Osmanlı Devleti’nin arzu ettiği barışı, mağlup durumdaki Rusya ile Avusturya istemiyordu. Savaş yanlısı olan vezir-i âzam Yeğen Mehmed Paşa idi, onu da pâdişâh azl etti, yerine İvaz Mehmed Paşa’yı getirdi. (22 Mart 1739)

Hisarcık Zaferi (22 Temmuz 1739)

Gönül huzur istese de, şartlar zora mecbur ediyor. Kış mevsimi yazın yapılacak seferin hazırlığı ile geçti. Osmanlı Devleti’nde kader olmuştu sefer. Başlangıçta kışı Söğüt’te geçiren oba ilkbaharda Domaniç’e yaylaya giderdi. Dört mevsimi aynı yerde yaşamaya alışamadı Osmanlı. Yaylaya gider gibi, tarlaya ekin biçmeye gider gibi, gurbete çalışmaya gider gibi ısınan havayla beraber silah omuzda sefere çıkmak. İşte hayat bu, başkası yok, varsa da yok…
“Ben geçerim gönül geçmez” türkü¬ünde olduğu gibi, biz geçsek de onlar geçmiyor savaştan. Yeğen Mehmed Paşa’nın savaşla ilgili planı vardı; İvaz Mehmed Paşa aynı planın uygulayıcısı olmak üzere harekete geçti. Hedef Belgrad. Dün bizimdi; bugün de bizim olması lazım.
Avusturya ordusu da Belgrad bizim olarak kalsın diyor. Onun için 100 bin kişilik orduyla Pançava yakasından Tuna’yı geçip, Türk ordusunun yolunu kesmek istiyor. İki ordu Belgrad’la Semendire arasında bulunan Hisarcık’ta karşılaştı. Daha evvel gelen Türk ordusu daha iyi yer tutmuştu. Sabahın erken saatinde savaş başladı, gün batımına kadar sürdü.
General Vallis kumandasındaki Avusturya ordusu yenildi. Hammer’in deyimiyle: Osmanlılara on sancak ve üç büyük savaş davulu bırakarak, arkalarına bile bakmadan Tuna kıyılarına kaçtılar. Jan Palfi’nin zırhlı süvarilerinin büyük bölümü Osmanlılar tarafından kılıçtan geçirildi veya yüksek yerlerden yirmibin yeniçerinin mevzilendiği eteklere doğru püskürtüldüler; savaş nizamındaki bu yeniçerilerin elinden pek azmin bile kurtulduğunu söylemek kolay değil…”
Vezir-i âzamın biraz gevşek davranışı Avusturya askerinin tamamen imhasını engellemiş ama yine de şahane bir zafer kazanılmıştır.
Kısa bir süre önce, bazı kayıplar göze alınarak sulh yapılmıştı. O zamanki gerekçe şuydu. Elimizdeki ordu ile savaş olmaz. 100 bin askerimiz, 10 bin düşman önünden kaçar vs. Gördük, eğer iyi sevk ve idare edilirse kendinden üstün kuvvetlere karşı da başarı elde edebiliyor. Bu orduda iş yok demek, şimdilik doğru değil.

Belgrad’ın Teslim Alınması (1 Eylül 1739)

Allah nazardan saklasın; işler yoluna girdi. Elimizden çıkan kaleler, şehirler birer birer geliyor. Belgrad’ın değerini de, önemini de bilenlerdeniz. Hisarcık zaferinden sonra oturduğumuz tahterevallide tarafımız ağır basıyor, rakibimiz havada kalıyor. Barışla yahut savaşla Belgrad’ı istiyoruz. Yalnız Belgrad’ı mı? Hayır. Timeşvar ve Vanadinle beraber Belgrad. Bu kadar ağırlığı, bu isteği İvaz Paşa hafif bile görüyor. Belgrad için şöyle diyor Paşamız: “Bir Tanrı’dan başkasını tanımadığım gibi, Belgrad benim yüce devletime iade edilecektir.” General Sakkau teslime yanaşmayınca muhasara şiddetlendi.
Çok müstahkem bir mevkide olan Belgrad Kalesi direniyor, kuşatmadaki askere bıkkınlık geliyor ve Bosna Valisi Hekimoğlu Ali Paşa 20 bin askerle imdada yetişiyor.
Hekimoğlu’nun gelişinde yaşanan sahne ilginçtir, aktarıyoruz: Ali Paşa vezir-i âzam iken, şimdiki vezir-i âzam İvaz Mehmed Paşa çavuşbaşı idi. Eski efendisine hürmeten, İvaz Paşa iki saatlik mesafeden karşılamaya çıktı ve yanında yaya olarak geldi.
Muhasaranın 51. günü Nemçe Başkumandanı Mareşal Vallis teslim için imparatoruna mektup yazdığını söyledi. Nihayet karar verildi. Fransa Elçisi Marki dö Vilnöv’ün aracılığıyla, Türk tarafından Reisü’lküttab Mustafa Efendi, Ordu Kadısı Esad Efendi, Mektupçu Ragıb Efendi (Koca Ragıb Paşa) ve Hekimoğlu Ali Paşa’nın temsilciliği ile barış görüşmeleri başladı. Belgrad Kalesi üç günde Avusturyalılar tarafından terk edilerek Türklere bırakıldı.
Sadâret değişikliği 23 Haziran 1740’ta yapıldı. Hacı İvaz Paşa’nın yerini Nişancı Hacı Ahmed Paşa aldı. Fransa’ya tanınan kapitülasyonun sınırları genişletildi. Buna sebep Marki dö Vilnöv’ün barş anlaşmasındaki gayretinden başka bir şey değildi.
Osmanlı Devleti Batıda sükûnu sağlamış, Rusya ile de savaşa son vermiş, rahata kavuşmuş iken İran boş durmadı. Nadir Şah Caferiliğin beşinci mezhep olarak tanınması için baskı yapmaya başladı. Asıl maksadı savaş olan Nadir Şah muradına erdi. İran’ın Bağdad’ı alma hevesinde olduğu anlaşıldığından, savaş hazırlığına başlandı. Nadir Şah bir adım daha atarak Bağdad Valisi Ahmed Paşa’dan şehri teslim etmesini istedi; “biraz sonra da Bağdad’ı ve Kerkük’ü muhasara etti. Kerkük İranlılann eline geçti. (Temmuz 1743)
Hacı Ahmed Paşa şark hududundan gelen kötü haberler neticesi azledilip Hekimoğlu Ali Paşa ikinci sadâretine başlamıştı. (21 Nisan 1742)
Nadir Şah bir Türkmen çocuğudur. İran’da saltanatını pekiştirmiş, Afganistan ve Hindistan taraflarını istilâ etmiş, başarılarının gururuna kapılmış, meydan okuyacak kahramanlar arıyordu. Caferiliğin reddi Türkiye’ye savaş açması için bahane teşkil etti.
Hekimoğlu Ali Paşa’nın, Bosna valisi iken gösterdiği yiğitlik hafızalarda canlıydı. İranla savaş için Serdar-ı Ekrem olarak cepheye gitmek istedi. Pâdişâha tesiri kuvvetli olan Kızlarağası Beşir Ağa Ali Paşa’nın isteğini kabul ettirmedi. Bu olaydan sonra Yeniçeri Ağası Seyyid Hasan Paşa sadârete getirilip İran seferine memur edildi. (23 Eylül 1743)
Nadir Şah Musulu muhasara etti. 4500 askeri öldürüldükten sonra, müdâfilerin şiddetine dayanamayıp muhasarayı kaldırdı. (27 Eylül 1743)

Kiğaverd Bozgunu 23 Ağustos 1745

İşler her zaman düzenli gitmiyor. Ordu bozan ordu da bozuluyor. 1744 Temmuzunda Kars’ı muhasara eden Nadir Şah, 150 bin askeriyle, yarısından az olan Osmanlı askerine karşı bir başarı elde edemez. Serasker Hacı Ahmed Paşa’nın savaş taktiği Nadir Şah’ı çaresiz bırakır. 72 günlük mücadeleden sonra, 9 Ekim’de Nadir Şah çekilip gitmek mecburiyetinde kalır. Serasker Ahmed Paşa bir hastalığa yakalanıp faaliyetini sürdüremez hâle gelince, yerine eski sadrâzamlardan Yeğen Mehmed Paşa tayin edilir. Nadir Şah temelli gitmemişti. 10 Ağustos’ta Erivan yakınında Kâğaverd ovasında karşılaşılır ve şiddetli bir savaş başlar. 12 günlük vuruşmadan sonra Türk tarafı üstünlüğü yakalar ama netice almaya kâfi değildir, zafer, gelecek zamana bırakılır. İşte en kötü netice bir gün sonra alınır. Bu en kötü sürprizin sebebi ordu içinde bulunan bozgunculardır.
Hasta yatan Yeğen Mehmed Paşa’nın ölüm haberiyle askerin morali bozulur, savaş makinesi iyi işlemiş hâle gelir, peşinden 15 bin kadar levend ve gönüllü askerlerin bir kısmı mezhep gayretiyle Şii acemlere karşı savaşmak istemezler. Onların mezhep taassupları din ve milliyetlerinin önüne geçince
“— Acem bastı! diye yaygara koparıp firara başlarlar. Neticesi 20 bin askerin şehid düşmesine varan bir bozgun yaşanır.
Bozguna sebebiyet veren, elebaşılık yapan askerler, hem de altı aylık maaşlarını peşin almışlardı. Haber İstanbul’a ulaşınca, firariler hakkında fetva verilir: “Muzırrün-nas ve sâibi-l fesad” olan bütün zabit ve neferlerin öldürülmesi, mal ve eşyalarının öldürenlere kalması”
Fetva makamı böyle der uygulayıcılar bunu uygular.
Türk ordusunu bozguna uğratan da Türk’tür. Nadir Şah Hindistan’daki Türk hâkimiyetinin dağılmasına sebep olmuştu, burada yine bir Türk ordusunu bozdu. Katıksız bir Türk olan Nadir Şah Timuroğulları’ndan sonra Osmanoğulları’na da baş eğdirmeyi hesaplamıştı.
Mümkün olduğunca özetlenen savaşlar, arada bir tafsilatla zenginleştiriliyor. Savaş tasvirine dikkat eden Hammer’in, bazı enteresan tespitleri dikkat çekiyor. Serasker Yeğen Mehmed Paşa’nın Nadir Şah ordularına saldırma hazırlığını anlatırken, bulunulan yeri dikkate sunuyor. Diyor ki: Burası, on iki yıl önce, eski Vezir-i âzam Topal Osman Paşa’nın savaşı ve hayatını kaybettiği yerdi; görüldüğü gibi burası eski vezir-i âzam seraskerler için meş’um bir savaş alanıydı.”
Yağmurdan sonra güneşin doğması gibi, her savaştan sonra barış umuda doğuyor; daha doğrusu, barış daha iştiyakla isteniyor. Kuvvetli olan savaşla alacağını almıştır; barışarak zaferinin tadına varmak ister: Güçsüz olan, bir daha ezilmemek şevki tabiisiyle iyi bir barışı arzu eder. Şayet bir barış yapılacaksa-yapılırsa. İki taraf da gururunu incitecek isteklere fırsat vermemeye çalışır. Barıi masasından başı dik ayrılmak, insanlarının yüzüne bakarken kendisine gülümsendiğini görmek herkesin isteğidir.
Yeğen Mehmed Paşa’nın ölümünden sonra serasker olan Hacı Ahmed Paşa’ya, Nadir Şah adına münacaatta bulunan Huzur Han barış teklifi sundu. Kazandıkları zafer hayal hanelerini genişletmiş olduğundan, isteklerinin sınırları da genişlemişti. Önceki, Şiiliğin beşinci sünni mezhep olarak kabulünün yanı sıra, bu sefer Van, Bağdad, Kürdistan, Basra, -Peygamber Efendimizin yakınlarının kabirleri bulunan yerler- Necef ve Kerbela isteniyordu.
Elbette bunlar kabulü mümkün olmayan arzulardı ve hiç düşünülmeden reddedildi. Nadir Şah’la mâkul bir sulh yapılamayacağı kanaati veren bu aşırı teklif, Osmanlı Devleti’ni yeniden savaş hazırlığına şevketti. Zafer, ihmal edilmeyen şark hududu biraz daha sıkı tutulacaktı. Kars ve Diyarbakır taraflarına kuvvet yığılırken Kırım Ham İkinci Selim Giray’a durum bildirilip, Kars cephesine onbin asker göndermesi istendi.
Hekimoğlu Ali Paşa geçmişte görülen savaşçılığı ile Kars Serdarlığına muvafık sayıldı. Savaş için yapılacak her şey yapıldıktan sonradır ki, Nadir Şah’m İstanbul’a gönderdiği elçinin gelmesi, onunla yapılacak görüşmelerin sonu beklenmeye başlandı.

Türkiye-İran Sulhu (4 Eylül 1746)

İran elçisi Fetih Ali Bey 8 Ocak 1746’da İstanbul’a geldi. Ragıb Paşa Konağı’na misafir edildi. İran vezir-i âzamı Şahnuh tarafından vezir-i azama yazılmış iki mektup getirmişti; onlar tercüme edildi. Malûm istekleri sıralanan mektuplar pek işe yaramayacaktı. Yaramadı.
Yine Caferiliğin beşinci mezhep olarak kabulünü istiyorlar, bu mümkün değildi. Yeni bir anlaşma yapıldı; bunda 1639’daki Kasrı Şirin Anlaşması’nda tesbit edilen hudut esas alındı. Yapılan birçok savaştan sonra 107 sene önceye gidilmesi gariptir…
“Bu suretle 1725’ten beri aralıklarla tam 23 yıl süren Türk-İran savaşı sona erdi. Safevî hanedanının dağılmasından sonra doğan krizle başlayan bu savaşta, her iki Türk devleti, birbirinden toprak koparamadılar. Ancak büyük İran eyâletleri, uzun yıllar Osmanlı işgalinde kalmış oldu. Nadir Şah gibi, tamamen istisnai dehâda bir adamın ortaya çıkması, Osmanlı fütuhatını engelledi.”
Kanunî ve Yavuz devirlerinde savaşlar, savaşlarda zaferler yaşanıyor, bol ganimete kavuşuluyordu. Hazine rahat, harcamalar korkusuzca idi. En önemli kazanç sahası olan sınır boyları verimliliğini yitirdi; asker şevksiz, devlet zebun; harcamalar israfı kaldıramıyor.
Pâdişâh Birinci Mahmud zamanında üç devletle yapılan savaşlar hiçbir maddi katkı sağlamadığı için, sadece gider hanesi çalışmıştı. “Pâdişâhın sarayındaki bazı gümüşlü eşya ve kürkler, kumaşlar sırmalı dokumalar ve gümüş hayvan takımları ve saray kütüphanesinde bulunan bir kısım nadide kitapların satılması ile mâli sıkıntı önlendi.”
Birinci Sultan Mahmud zamanı yaşanan maddi sıkıntılar, yangınlar ve zelzelelerle artmaktaydı. 1745’in sonunda çıkan yangınla Fener ve Balat kapılan arasında Kiremit mahallesindeki 7–8 yüz ev kül olmuştu. Nisan 1750’de Mercan’da çıkan yangın daha ağır zayiatlar vermişti. Bitpazarı, Arabacılar, Yorgancılar ve Yağlıkçılar’daki dükkânlar mahzendeki eşyalarla beraber kül haline gelmiş, bütün esnafın beli bükülmüştü. Pâdişâh kendi kesesinden bütün masrafı karşılayıp, dükkânları yeniden yaptırarak, büyük bir âli cenaplık gösterdi. 1752’de zelzele, 1754’te zelzele ve yangın çok büyük hasarlara yol açmıştı. Diğer padişahların birçoğunda görülen saray debdebesi olmayan Sultan Mahmud, sıkıntıya düşen halkın yaralarına merhem olmak için elinden geleni yapıyordu.

Sultan Birinci Mahmud’un Ölümü (13 Aralık 1754)

Son iki senesi sıhhi rahatsızlıkla geçen Sultan Mahmud, 13 Aralık 1754’te şiddetli bir soğuğun yaşandığı günde Cuma selamlığına çıkmış, “namazdan sonra Silahtar Ağa’nın koluna dayanarak güçlükle yürüyüp müşkülatla ata bindirilmiş ve nihayet saray kapısından girerken maiyetinin kolları arasında can vermiştir.
1696’da dünyaya gelen, 24 sene iki ay padişahlık yapan Sultan Mahmud öldüğü zaman 59 yaşının içindeydi.
Beş altı kadını olduğundan bahsedilir amma, hiç çocuğu olmamıştır. Naşı Yenicami’de babası İkinci Mustafa’nın yanma defnedilmiştir. Tebaasına müşfik bir baba gibi davranan sultanın ölümü herkesi gözyaşına garketmiş, devamlı hayır dualarla anılmıştır.
Geneli sükûn içinde geçen saltanatında maddi imkânsızlıklara rağmen birçok hayır eserlerini faaliyete geçirmesi, onun daha çok sevilmesinin sebeplerinden sayılır.
Hayır eserleri diyebileceğimiz neler var, denince ilk akla gelen tabii ki Nuruosmaniye Camii’dir. Başlangıcı Birinci Mahmud tarafından halisane duygularla yapılan caminin tamamlanması III. Osman’a nasip olmuştur. İlme önem veren pâdişâh “Ayasofya ve Fatih camilerinin yanında ve bir de Galatasaray’da üç kütüphane yaptırmıştır. Yangın mağdurlarının evlerini dükkânlarını kendi parasıyla yaptırdığını da unutmamak lâzım.
Gönlünü ahu gözlülere kaptırdı mı? Bilmiyoruz. Hiç çocuğu olmayışı, babalık zevkini tadamayışı mutlaka gönlünde yaralar açmıştır.
Ara sıra şiirler yazarak, değişik iklimlerde yaşamaya çalışmış. Mahlası Sıbkatî olan pâdişâhımızın, şairliği fazla öne çıkarılmaz; belki fazla şiir de yazamamıştır.
İ. H. Uzunçarşılı’da çok hoşumuza giden bir kıtası var, onu okuyalım da, görelim nice şairdir rahmetli.

Varalım kûy-i dilârâya gönül hû diyerek
Kokalım güllerini gonca-i hoşbû diyerek
Şerbet-i lâl-i hayâli beni öldürdü meded
Gidelim kûyine yârın bir içim sû diyerek

Kendi yaptırdığı Nuruosmaniye Camii’nin yanındaki türbeye gömülmesi, belki son dileğiydi, onu da, yerine pâdişâh olan kardeşi III. Osman çok görmüş.
Feci bir ihtilalle bir gece tahta oturan, bir Cuma namazından sonra sessizce ebedî âleme göçen, sessiz yaşayan pâdişâha Cenabı Allah’tan rahmetler…

Hakkında Yorgun

Yorgun
Yorgun... Bir tarih öğretmeni... En iyisini bildiğini iddia etmiyor... Öğrenmeye ve bildiğini,bildiği kadarıyla öğretmeye çalışıyor...

İlginizi Çekebilir

Osmanlı Pâdişahlarının Meslekleri

Tarih Osmanlı’yı Osmanlı yapan ve bugün bile hayırla yâd edilen Osmanlı pâdişahlarının devletin hazinesini çar …

Bir Cevap Yazın