Sultan II. Mustafa Han

İKİNCİ MUSTAFA

(1695–1703)

22-Sultan II. Mustafa Han

İkinci Ahmed’in padişahlığı hiçbir yüreği ferahlatmadığı gibi, ölümü de hüzünlendirmedi, denebilir. Cenazesi gözyaşlarına boğulmadan kaldırılmıştı. İnsanlar kayıplarla dolu savaşlardan, iktisadî sıkıntılardan bıkmış, durgunlaşan heyecanlan galeyana getirecek; enerjik, cesur, tebaasının rahatı için kendi rahatını feda edebilecek bir baba padişah bekliyordu. Ve bu beklentide olanlar için Sultan Ahmed’in ölümü bir kapı aralamış sayılıyordu. İşte; o kapıdan süzülüp çıkan Dördüncü Mehmed’in oğlu İkinci Mustafa hiçbir teşrifata lüzum görmeden orta kapıya kurdurduğu tahta oturmuştu. Ne Darüssaade Ağası’na, ne bir başkasına borçludur; kendi işini kendi görüp oturduğu tahtta vezir-i azam ve şeyhülislamla diğer devlet erkânım basma toplayıp biat merasimini yapmış padişahlığını ilân etmişti.
Sultan II. Mustafa beklentilere cevap vermek isteğindeydi. Bunu, bir hattı hümayunla, padişahlığının üçüncü günü açığa vurdu. Kendi el yazısı ile kâğıda döktüğü düşünceleri vezir-i âzam tarafından açıklanmıştı. Zübde-i Vekaiyat’ta çok ağdalı bir dille anlatılan metni sadeleşmiş haliyle aşağıya alıyoruz.
“Vezir-i âzam Ali Paşa! Cenabı Allah mutlak hâkimdir, bu günahkâr ve aciz kuluna, kendi takdir ve fermanıyla yeryüzünün hilâfetini, cihan saltanatını ihsan etti. Şimdiye kadar padişahların hangisi kendi zevk-ü sefasına düştü ise, eli altındaki tebası rahat yüzü görmemiştir. Biz, bundan sonra, kendimize zevk-ü sefayı ve rahatı haram eylemişizdir. Ve bundan mâda pederimiz Mehemmed Han zamanından bugüne kadar padişahların zevk-ü sefaları, ihmallik ve tembellikleri sebebiyle düşmanlarımızın, nice İslâm memleketini istila ettiği ümmeti Muhammed’in malını yağmalayıp, şehirlerini harab ettikten başka ehli iyâllerini bile esir eylediği cümle âlemin malumları ve bizim dahî malûmu hümâyunumuzdur. Bundan dolayı, Allah’ın izni ile düşmandan intikam almak için cihada kendim gitmeye niyaz eyledim. Ve sen ki vezir-i âzam ve sair vüzerâ ve ulemâ ve vükelâ ve ocak ağalarısız, büyük ecdadım merhum Sultan Süleyman Hân padişahlığı zamanında İmparatorluğun her ne tarafında bir düşman görünse, yalnız vezirin göndermeyip kendisi gazaya iştirak eylediklerinden, Allah’ın izni ile intikam almak nasip olmuştur. Ben dahi gitmeye niyet eyledim. İmdi cümleniz bir araya gelip düşünün, karar verin; bizim seferi hümayuna gitmemiz mi mâkul, yoksa Edirne’de kalmamız mı münasiptir? Din ü devlete, ibadullaha hangisi faydalı ise cümleniz Allah için söyleşip müşavere edip sıhhati üzere tarafıma cevap veresiniz.”
Bu ne güzel bir ses, ne ulvî bir arzu idi! Herkesi sevince boğan bu padişah isteği, duyanların gönlünü ferahlatıp devlete ve tahta bağlılıklarını pekiştirmişti.
Vezir-i âzam hazretleri dahî vüzerâ i izam ve Şeyhülislam Efendi ve Nakibül eşraf ve sadreyni muhteremeyn ve ayanı Bektâşiye ve sipah u silahdar ve cebeci ve Topçu ocakları zâbitam ve sair erkânı devlet…” burada zikretmediğimiz daha birçok insan padişahtan gelen Hattı hümayunu üç gün tartışırlar. Varılan netice kendisine bildirilince, pâdişâhın coşkun ruhu hoşnut olmaz. Çünkü sefere çıkma teklifi devlet erkânı tarafından reddedilmiştir. Nazikçe ret sebebi açıklanır. Kul Kethüdası Deli Balta Zade Mahmud Ağa “Pâdişâhın emrine amadeyiz -lakin- düşman bir olaydı! Mora düşman eline girmiş iken Sakız’ı dahi istila etti. Padişah sefere hareket ederse devlet merkezi boş kalır, Venedik açık bulup taarruz eder, ayrıca devlet hazinesi zayıftır padişahın bizzat sefere gitmesi büyük masraf gerektirir.” Bu itirazlara ilaveten pâdişâhın “vücûd ı şeriflerine zahmet” verilmemesi de mühimsenerek vezir-i âzamın serdarı ekrem olarak ordunun başına geçmesi uygun görülür.
İkinci Mustafa senelerdir bugünlerin hayalini kurup, devletine zaferler kazandırma ateşiyle tutuşmuş olmalı ki; şiddetle ısrar eder:
— “Bana ağırlık ve hazine lâzım değil, mahallinde kuru ekmek yerim, vücudumu din uğruna bezl ederim; her ne denlü meşakkat arz olunursa sabr u tahammül ederim; hizmet-i ibadullah tamama ermeyince seferden dönmem; elbette kendim giderim.”
Bu kati istek pâdişâh emridir, itiraz edecek bir kul çıkamaz. En iyi, en hızlı şekilde sefer hazırlığına başlanır.

Koyun Adaları Zaferi (18 Şubat 1695)

Sakız Adası Sultan İkinci Ahmed’in son günlerinde Venediklilerin eline geçmişti. Pâdişâh büyük kederlere garkolup Vezir-i âzam Ali Paşa’ya bir Hattı Hümâyun göndermiş ve şöyle demişti:
“Mademki Sakız düşman elindedir bütün Ungurus (Macaristan) memleketini fetheden makbulüm değildir.”
Sakız ahvalinin derûnunu yaktığını söyleyen Pâdişâh, içini serinletecek günleri görmeden öldü.
Sakız seferi serdarlığına Mısırlı zade İbrahim Paşa tayin olunarak Çeşme Limanı’na gönderilmiş, kaptan paşalığa, da Boğazhisar Muhafızı Amcazade Mezemorta Hüseyin Paşa’daydı. Hüseyin Paşa’ya takılan lâkabın manası yan ölü demektir. Bir savaşta aldığı 8–10 yaradan öldüğü sanılmışken, tekrar hayata dönüşü Venediklilere böyle dedirtmişti. “Meze-morta”
Yirmi kalyon ve yirmi dört kadırgadan meydana gelen Venedik donanması, onaltı kalyon, on dört mavna, yirmi dört kadırgadan mürekkep Türk donanmasının gelmekte olduğunu öğrendi. Karşılamaya çıktığında, yollan Sakız’ın kuzeydoğusunda, Koyun Adaları’nda kesişti.
9 Şubat’ta meydana gelen ilk çarpışma düşmana hayli zayiat verdirdi. Çareyi kaçmakta arayan düşman donanması, zaferin ileri tarihe sarkmasından başka bir şey yapmış olmadı. Osmanlı donanması tekrar savaşmak ve düşmanı imha etmek istiyordu. Tertibat alındı. 18 Şubat’ta saldırıya geçildi.
Venediklilerin namlı denizciliği Türklerin inançlı hücumuna boyun eğmek zorunda kaldı. “Türk donanmasının üç amirallik gemisi Bastarda, Kapitana ve Riyale, Venedik Cumhuriyeti’nin en güzel iki gemisine Stella del Mar ile Leone Coronato’ya hücum ettiler.
Kapitana gemisinin ilk bordo ateşinde, düşman gemisinin güvertesine yüz elli ceset serildi. Riyâleden Fettahbağ tarafından atılan bir gülle, Stella’yı alevler içinde bıraktı. Ateş, Leone del Coronato’ya sirayet etti ve geminin infilak etmesiyle binlerce askerin hayatına mal oldu.”
Amiralleri dahi öldürülen, cephane gemileri berhava edilen Venedikliler verdikleri kayıplara dayanamayıp önce Sakız’a gelip, burada da kalamayıp, bir miktar muhafız asker bıraktıktan sonra İskandil Adası’na doğru kaçtılar.
Türk askeri Sakız’a geçirildi. Kalenin mukavemet edecek hali yoktu. Askeri malzemeleri teslim alınarak, muhafızlar esir edildi.
Sakız adasının geri alınmasında gösterdiği beceri ve kahramanlık, Mezemorta Hüseyin Paşa’yı Kalyonlar Kaptanlığından Derya Kaptanlığına sıçrattı.

Merkezde Bazı Değişiklikler

Sultan Mustafa, pâdişâh hocası olarak Erzurum’dan Seyyid Feyzullah Efendi’yi getirtmiştir. Feyzullah Efendi vezir-i azamdan memnun değildir; padişahın hatırlı hocasının hatırı kırılmaz. Sadaret el değiştirir. Hocanın şikâyeti; padişahın canını sıkan bir meseleyle birleşince -ki mesele 1500 Yeniçeriyi cülus bahşişi için paşanın isyan ettirmesidir- azl işi çabuklaşır; onun yerine Sadaret Kaymakamı Elmas Mehmed Paşa geçer. Padişahın sefere çıkmasını pek çok sebepler ileri sürerek, kabul etmek istemeyen kul kethüdası da görevden alınır.
Sultan İkinci Mustafa sefer hazırlığı ve bazı makam sahiplerinin değişikliğiyle vakit geçirirken, Venediklilerin Sakız’da yenildiği haberi geldi. Sakız seferinin serdarı Mısırlı zade İbrahim Paşa’dır. Derya Kaptanı da Amcazade Hüseyin Paşa, amma bu zaferin mimarı, makamı çok aşağılarda olan bir isimdir. Bu, Kalyonlar Kaptanı Mezemorta Hüseyin Paşa’dır.
Sefer için can atan Sultan Mustafa Sakız’ın sevinçli haberiyle mutlu oldu. Gönderdiği emirle kaleye sığman Hıristiyan tebaaya iyi muamele yapılmasını, mülklerine dokunulmamasını bildirdi. Sakız Adası’nın önemi gereği, Amcazade Hüseyin Paşa oranın muhafızlığına tâyin olundu.
Sultan İkinci Mustafa tahtını ısıtamadan böyle bir zafere varis olmanın sevincini, sefer için duyduğu arzuya kırbaç yaptı.

II. Mustafa’nın 1. Seferi Hümâyunu

Gerekli hazırlıklar tamamlanıp, Pâdişâh Edirne’den Belgrad’a hareket ederken tarih 30 Haziran 1695 idi. 40 gün sonra Belgrad’a varılır, 9 Eylülde Lippa Kalesi’nin fethi gerçekleşir. Başka kale ve palangalar ile bol miktarda ganimet ve esir alınır. 18 Eylülde, Midilli de Zeytin-burnu zaferi için sevinilir. 22 Eylülde Lugos Zaferi…
En küçük kalenin fethinde bile alın teri var; kelleyi koltuğa almak var; hissedilip, hissettirilmeye çalışılan korku var. Plan ve program var ve burada kullanmak istemediğimiz bir yığın askerî terimler var. “Şu gün kale alındı” basit haberini biraz genişletirsek, o kaleyi alan askerin hakkını vermiş oluruz, diyor Lippa’dan başlıyoruz:

Lippa’nın Alınışı (9 Eylül 1695)

Ordusunun başında sefere çıkan pâdişâhlara hasret kalındığı için, Sultan’ın seferinin doğurduğu heyecan doyasıya yaşanmıştı. Belgrad’a varış ve orada 40 günlük bekleyiş, gidilecek yerin tayinini kararlaştırmaya harcandı. Lippa üzerine gitme karan ancak verilebildi. Lippa’yla Türk askerinin arasında Tuna Nehri bulunuyordu ve büyük bir köprü kurularak Tuna’dan geçildi. “Tuna kalelerini muhafaza etmekle görevli filotilla yirmi kalyon, kırk firkateyn, elli kayık ve kırk sal’dan oluşuyor, bunların tam sayısı yüzseksen yelken tutuyordu. Koç Mehmed Paşa Tuna Kaptanlığı’na atandı.
Lippa’yı alma hesapları yapılırken, Belgrad’ın elden çıkması ihtimali gözden uzak tutulmayıp, kalenin tahkimi yapıldı ve oranın muhafazası Büyük Cafer Paşa’ya bırakıldı.
Diğer bütün hesaplar gözden geçirilip, tedbirler alındıktan sonra Lippa üzerine yüründü. Önce teslim teklifi yapıldı. Kumandan 50–60 bin kişilik bir yardım kuvveti geleceği vaadi aldığı için teslimi kabul etmedi. Saksonya Prensi’nden beklenen yardım gelmedi. Türk askerinin bekleyecek hali yoktu ve hemen taarruza geçildi. Kale fazla dayanamayıp düştü. Kale zengin ganimetle doluydu. Kumandan dâhil birçok da esir alındı. Savaş mühimmatı ve diğer işe yarar ne varsa alındıktan sonra muhafazası zor olan kale temelden yıktırıldı.

Lugos Zaferi (22 Eylül 1695)

Lugos’un zaptı için Rumeli Beylerbeyi Mahmud Paşa vazifeliydi. Avusturyalılar General Vaterani kumandasında kuvvetli bir orduyla geliyordu. Mahmud Paşa bir mektupla durumu bildirdi.
Lippa Kalesi alınırken Kırım Ham Hacı Selim Giray da gelmişti. Mahmut Paşa’nın yardım çağrısına uyuldu. Avusturya ordusunu cepheden Türk, arkadan Kırım ordusu çevirdi.
İkinci Mustafa Sipahi, Silahtar, Gönüllü ve Solak asker¬erinin başında bizzat hücuma geçti. Düşman müthiş bir bozguna uğradı. General Veterani ve Lichstenstein Prensi maktul düştü. 5000 esir alındı, geri kalanı öldü. Lugos Kalesi fethedildi. Ganimetler alındı.
Fakat galibiyetler de zayiatsız olmuyor. Bu güzel zaferde verilen şehit asker bildirilmemekle beraber “Rumeli Beylerbeyi Mahmud Bey oğlu Mahmud Paşa ve Diyarbekir Valisi Şahin Mehmed Paşa gibi iki değerli kumandan şehit düştü.”
Sultan II. Mustafa’ya Avusturya seferinde kazanılan başarılardan sonra Gazi unvanı verilir. “Bu seferden avdette Fethül İslam palangası geçildikten sonra bir konakta bulunduğu esnada kanun üzere ikindi divanı yapılırken mehterhanenin çalınmasını müteakip duacı çavuşu irticalen Gâzî Sultan Mustafa diye dua ettiğinden bu tevcihten dolayı memnun olan Pâdişâh ağlamış ve duacı çavuşa bir avuç altın ihsan etmiştir.”
Her savaş mutlaka iki tarafa da kayıplar verdirir. Hiç kimsenin burnu kanamadan biten bir savaş, ancak hiç kapışmadan biten savaştır. Osmanlı ordusu da kayıp veriyor olmasına rağmen karşı tarafların daha çok zayiatla ve toprak kaybıyla neticelenen her sefer, Osmanlı ordusunu mutlu etmektedir; şevkini artırmaktadır.

Azak Zaferi

Avrupa yakasında kazanılan zaferlerin tadı çıkarılırken Kuzey komşumuz Rusya’nın yaramazlığı ile karşılaşılır; Çar Deli Petro padişahın da seferde bulunuşunu fırsat bilip 10 Temmuz da 2–3 yüz bin kişiyle Azak Kalesi’ni muhasara için gelir; çok az sayıdaki müdâfilerin canla başla vazife yapması, Kefe Beylerbeyi Murteza Paşa ile Selim Giray oğlu Kaptan Giray’ın kahramanlığı Ruslara elli altmış bin kayıp verdirir; hayatta kalanlar canlarını kurtarmayı cana minnet bilip kaçarlar. -13 Ekim 1695
Bu iyi neticenin devamı için gereken tedbirlerin ihmal edilişi, kalede 4-5 yüz kişiden fazla muhafız bırakılmayışı ileride başımıza dert açacaktır.

Ve Azak Kalesi Hezimeti

Deli Petro kadere rıza gösterip yenilginin üzerine yatmaz; 100 bin kişilik bir orduyla ve Don suyunu takip eden büyük bir nehir donanmasıyla tekrar gelir. Çeşitli memleketlerden teknik elemanlar tedarik ederek, “dışarıdan gelebilecek Türk ve Tatar taarruzlarına karşı “ta-bur/ıstabur” kurdurur” Kalede 4-5 yüz asker, dışarıdan 100 bin kişinin teknik imkanlarında desteğiyle saldırıya karşı koyacak; bu ne kadar mümkündür! Hiç mümkün değil! Yine de bu kahramanlar 100 bin kişiyi 64 gün uğraştırır, sonunda vire ile teslim olur. “Herhalde bu netice, Koca Petro hesabına şerefsiz bir muvaffakiyettir” (6 Ağustos 1696)

İkinci Mustafa’nın İkinci Seferi Hümâyunu-Ulaş Zaferi (27 Ağustos 1696)

Enerjik padişahımız tahtında oturup, haremde gönül eğlendirecek yapıda değildir; bir şeyler yapmak için çırpınmaktadır. Zaferlerden uzun süre mahrum kalan milletine o kutlu günleri yaşatmak, kendiside böylece mutlu olmak istemektedir. Yine, sefer Avusturyalılara karşıdır. Tarihe Ulaş Zaferi olarak geçen bu savaş, Prens Frederike’nin 15 bin asker ve toprak kaybına mal olur. Türk tarafı da tabi ki biraz zayiat verir, bir de paamız hayatını kaybeder, bu paşa, Vezir-i Âzam Elmas Mehmed Paşa’nın kardeşi Mustafa Paşa’dır. (27 Ağustos 1696)

Üçüncü Seferi Hümâyun-Zenta Faciası (11 Eylül 1697)

Sultan Mustafa kışı Edirne’de geçirir, Nisanın güneşli bir gününde kurulan otağın önüne tuğlar dikilir; Ağustosun ortalarında Belgrad’a varılır. Kurulan Harb meclisinde yapılan uzun müzakereler sonunda gidilecek yön tesbit edilir.
Tartışılan iki şıktan biri Sava’dan Zemun’a geçip Petonvaradine gidilmesi, oranın muhasara edilmesiydi. Bu hareketin yapılması Belgrad’ın emniyeti bakımından zarurî görülüyordu. Vezir-i Âzam Elmas Mehmed Paşa’nın fikri bu görüşten yanaydı; çünkü bu yol tehlikesiz ve karadan Belgrad’a yakın olduğu gibi Tuna donanması vasıtasıyla erzak ve mühimmat temini de kolay olurdu. Diğer şık ise Tımış, Bega ve Tisa gibi nehirler geçilerek düşman ordusuna saldırmaktı. İkinci yolun tercihinde Avusturyalıların baskınına uğrama riski vardı. Amcazade Hüseyin Paşa nelerin olabileceğini bildiği için kolay yolu kullanma hususunda ısrarlıydı. Onu Mısırlızâde İbrahim Paşa ve Mehmed Paşa da destekliyordu ama işe yaramadı. Muhalif Paşalar zoru Vezir-i Azama kabul ettirdiler. Bu, Billur gibi su dururken zehirli suyu içmekten farksızdı.
Yanlış adım atılmasına gösterilen sebep İ.H.D.’e göre devşirme paşaların ihanetiydi. Raşid Tarihi’ne göre yine paşaların, Vezir-i Azama kolay zafer kazandırtmama ısrarıydı. Meselenin doğrusunu Allah bilir! Bir de casusluk şüphesi ileri sürülüyor ki, buna göre, Osmanlı ordusunun ne yapacağı düşman tarafına duyurulmuş ve onlar da gerekli tedbiri almışlar.
Verilen kararın uygulanmasına başlandı. Tımış ve Bega nehirleri geçildi. Tisa Nehri’ne gelindi. Sadrâzam askerin bir kısmıyla beraber buradan karşıya geçti. Avusturya ordusu kumandanı Prens Ojen casus vasıtasıyla vaziyetten haberdar olduğu için öyle bir zamanda baskın yaptı ki; ordunun yarısı savaşa iştirak edip yarısı seyirci durumunda kaldı. 1664 Ağustosunda Sen Galarda Türk ordusu aynı kaderi yaşamıştı; 33 sene sonra tarih tekerrür ediyor.
Prens Ojen Türk askerinin geçeceği köprüyü iki noktadan top ateşine tuttuğu için, askerlerin çırpınmaları fayda vermemektedir.
İşin başlangıcı sonunun habercisidir. Talihsiz tercihin sürprizi olmuyor, yaşananlar vaziyete uygun biçimde cereyan ediyor.
Bu savaş için ordu erkânı arasında mutabakat yoktu; hazırlanan program tam uygulanmıyor, asker kumandanı dinlemiyordu. Karışıklık büyük hatalara sebebiyet veriyor, kaçışan askeri çevirmek ve düşmana karşı durmak için çırpınan Boşnak Cafer Paşa elindeki az bir kuvvetle saldırırken atı tökezleyip yuvarlanıyor, kendiside düşmana esir düşüyor. Köprülerden geçerek savaşa giren askerler aynı vaziyette köprülerden geri geçerek canlarını kurtarma yarışına giriyorlar ve paşalar onları düşmana saldırtmaya çalışıyorlar. Savaşın kaderi görünmeye başlamıştır.
Osmanlı ordusundaki dağınıklığın ve içine düşülen bu kötü durumun sebebi olarak Vezir-i Âzam Elmas Mehmet Paşa’nın teklifini kabul etmeyen dönme devşirme paşaların tutumu gösterilir. Elmas Paşa’nın daha emin olan yol ve yön teklifine karşı çıkarak orduyu zor duruma düşürenlerden birisinin düşmana casusluk yapmış olabileceği bile iddia ediliyor.
Düşman saldırısından kaçan askerlere mani olmaya bizzat Vezir-i Âzam çabalamaktadır.
“Ben ölünceye kadar dövüşürüm, siz nereye kaçarsınız” diye bazılarını öldürüp bazılarını yaraladığı sırada kendisinden dilgir olan asker – “Bizi bu berzahlara düşürmek senin tedbirsizliğindir” diyerek kılıç üşürüp parçaladılar.”
Zenta Faciası denen bu acıklı savaşda Vezir-i Azamdan başka on üç paşa, Beylerbeyi, Sancakbeyi, Ocak Ağası, Alaybeyi ve 20-30 bin asker şehidimizden bahsedilir. Maddi kayıplar ise “9 bin araba, 60 bin deve, 15 bin öküz, 9 bin at, 26 bin gülle, 500 küsur bomba ve hükümdar hazinesi -ki kırk bin altın tahmin ediliyordu- ve bundan başka içinde üç milyondan fazla altın olan ordu hazinesi ve padişah ailelerine mahsus on sekiz koşulu araba ve padişaha mensup on kadın bırakılan ganimetler arasında idi. Vezir-i Âzam Elmas Mehmed Paşa’nın katli ile zayi olan mühri hümâyun da düşmanın eline geçmişti.”
Sultan Mustafa bu yenilgiye çok üzülmüş olsa da, bundan sonrası için tedbir almaktan başka yapabileceği ne var ki? Vezir-i Âzamsız kalınamayacağı için hemen Belgrad Muhafızı Amcazade Hüseyin Paşayı Vezir-i Âzam tayin etti. Bu tayinde, savaşla ilgili görüşündeki isabetin meydana çıkması etkili olmuştu. (18 Eylül 1697)
Hüseyin Paşa’da Köprülü’nün izi bulunmaktadır; Amca zade lâkabı “Köprülü Mehmed Paşa’nın kardeşi Hasan Ağa’nın oğlu olup Fazıl Ahmed Paşa’nın sadâretinde kendisine Amca zade denildiği içindir.” Vezir-i Âzamın ilk icraatları; padişahın etrafındaki dalkavuklara yol verip, ehil insanları onların yerine getirmek olmuştur.

Bir Mektup

Prens Ojen hayatının en manâlı zaferini kazanmıştı. İmparatoruna yazdığı mektupla bunu belli ediyor. İşte şöyle:

“Gâlib geldik haşmetmeâb; düşmanı yendik. Sadrâzam’ın mührü bile şimdi elimde. Elmas Mehmed Paşa muzaffer kılıçlarımızın altında can verirken Babıâli’nin satvetinize karşı diz çöktüğünü göstermek ister gibi, pâdişâhın mührünü de bize bıraktı. Şimdi Theiss (Tisa) suyu büyük zaferimizin şanlı hikâyesini Tuna’ya götürüyor. Bu hikâye o yolla denizlere ve ebediyete gidecek. Fakat haşmetmeâb, itiraf etmeye mecburum, Türkler taşıdıkları şöhrete lâyık bir biçimde dövüştüler. Tam Türk’e yakışır bir feragatle ve celâdetle çarpışa çarpışa öldüler. Onların sönüşü, parıltılarla göz kamaştırdıktan sonra sönen şimşekleri andırıyor. Karşımızdan ağır ağır kaybolan bir ziya kütlesi gibi, beyaz bir eriyişle çekildiler. Onların mağlubiyetleri de galibiyetleri gibi şanlı ve ibretli.”

Prensin kullandığı kelimelerin sihrine kapılmamak elde değil. Ne kadar asil bir düşman, diyor insan. Fakat bir sonra yaptığı ile sözümüzü geri almak zorunda kalıyoruz. Asaletinden bahsettiği mağlub düşmanı ölülerine ağlayarak sahneden çekilip gitmişti. Bosna Mehmed Paşa’nın ölümüyle muhafızsız kalmıştı. Zenta faciasından bir ay sonra saldırıya geçen Prens Ojen birtakım palonkaları yakıp yıktıktan sonra Bosna Saraya girdi yaktı yıktı. Sadece 120 caminin harab edilmesi, nazik görünümlü Prensin alnına, asla silinmeyecek bir leke olarak kazınmıştır. Asırlarca savaştan savaşa koşan, birçok şehir basan Osmanlı ordusu kesinlikle, mabetlere dokunmamıştı.

Savaş Vergileri

Kimi zaman zengin eden savaş, bazen de talihsiz yenilgilerle hazineyi kurutuyor. Zenta’da azımsanmayacak sayıda şehidin yanı sıra bir hayli de maddi kayıp meydana gelmişti. Zaten pekiyi olmayan iktisâdi durum biraz daha bozulduğu için, telâfisi cihetine gidilecek; bunun da mevcut imkânlar çerçevesinde tek çaresi vergidir.
İlk olarak kahve üzerine vergi kondu. Bugünkü çay tiryakiliğinin yerinde kahve tiryakiliği vardı ve kahve Yemen’den geliyordu. “Kahve Yemen’den gelir” türküsü o zamanların hatırası olsa gerek. Hammer Tarihi’nde bu konuda rakamlar var: “O zamana kadar her yıl Yemen’den Cidde Limanı’na 40 bin çuval kahve gönderiliyordu. 15 bin çuvalı Arabistan ve Mısır’a gidiyor, 25 bini ise imparatorluğun diğer eyâletlerinde satılıyordu. Müslüman müşteri okka başına sekiz akçe, Hıristiyan müşteri on akçe ödüyordu. Edirne’de aynı tedbir eşitleştirilmişti.”
Sultan Mustafa tebasını sıkmak istemese de, içinde bulunduğu zaruret mecbur etmişti. “Gümrük vergisine sekiz veya on akçe eklendi” Savaş masrafları için memurlara dönüldü ve “Kaymakam, defterdar, cebecibaşı, bostancıbaşı, para müfettişleri, İstanbul Pazarı kadısı ve silahdarın gelirlerinden peşin olarak 42 kese para alındı. Yeniçeri ağasının, Vezir-i Azama Mısır hazinesinden gelen akçenin, Zenta’da şehit düşen vezir Baltacı Mustafa Paşa’nın 375 kese akçesinin vs.’nin alınmasıyla hazine biraz kendine geldi. (Fakirlik neler yaptırıyor)

Barışa Doğru

Senelerdir dört cephede savaşmak, bu savaşların çoğunu kaybetmek devleti çok yıpratmıştı. Birkaç defa elde edilen başarılar kayıpların yangınıyla mukayese edilince saman alevi gibi kalıyordu. Sultan Mustafa zincirden boşalan aslan gibi kükremeye başlamıştı, fakat onunda takati Zenta mağlubiyeti ile tükendi. Kış mevsimini durum muhakemesiyle geçiren pâdişâh; sulh tekliflerini değerlendirmenin akıllılık olacağına ikna edilmeye çalışılıyordu.
Devlet erkânının ordunun yıpranması, hazinenin boşalması, Anadolu’da asayişin bozulması, Irak’ta kötü işlerin başlaması gibi menfi sebepleri sıralayıp, barış yollarının aranmasından yana fikir beyan ediyor, Sultan Mustafa bu görüş ve teklifleri hiç olmazsa “kaybedilen yerlerin birazını savaşarak geri alsak” diye çeviriyordu. Uzun süren fikir alışverişlerinin sonunda; savaşın yeni kayıplara sebebiyet vereceği, zararın neresinden dönülürse kâr olacağı kabul edilip, Sulh anlaşmasına karar verildi. Bu kararla bir kenara çekilmekten ziyade, zaman kazanmak; derlenip toparlanmak, ileriki yıllarda fırsat buldukça birer birer, kaybedilen yerleri almaya çalışmak esas gaye olarak muhafaza edildi.
Osmanlı Devleti Viyana bozgunuyla yaşadığı trajediyi katmerlemek için bir de Merzifonlu gibi Sadrâzamı feda etmişti. Onun yerini tutan biri uzun zaman çıkmadığı ve küçük insanlarla çalışma mecburiyeti olduğundan pâdişâhlar da âtıl kalmıştı. Bir Köprülüzâde vezir olarak göz dolduruyordu, ikinci senesini tamamlayamadan şehid düştü. İkinci Mustafa da pâdişâh olarak cevvâliyet meraklısı çıktıysa da üçüncü hamlesinde yanlış kılavuzların götürdüğü bataklığa saplandı. Toprak kaybı devam edeceğe benziyor. Barış yapmak, bir zaman için toparlanmaya, hesap yapmaya çalışmak hayır getirebilir.

Karlofça Muahedesi

Tek başınıza savaş yapmak sulh yapmaktan kolaydır. Her zaman bir savaş çıkarabilirsiniz ama barışı temin etmek tek tarafın arzusuyla olmuyor. Osmanlı Devleti barış için ne kadar zorlandı ise, karşı devletlerde zorlanmışlardır. Onlarda her şeyi ince eleyip sık dokumuş, kendi aralarında çok gürültü koparmışlardır. Ama neticede taraflar sulha karar vermişler. Sıra; sulhu kârlı durumda imzalamaya gelince, hiç kimse için kolay almayacaktır. Müzâkere yerinin seçimi bile kolay olmamış, ancak Osmanlı Devleti’nin ısrarı ile hududa yakın olan Karlofça kasabası üzerinde anlaşmaya varılmış, böylece, bu küçücük kasaba tarihin büyük bir olayı ile tarihe malolmuştur. Vezir-i Âzam Amcazade Hüseyin Paşa sulhun sağlanamayacağı ihtimalini gözönüne alarak orduyla Belgrad’a hareket etmiş, devlet adamlığını bir kez daha göstermiştir.
Türk barış heyeti “20 Ekim 1698 de Belgrad’dan Karlofça’ya hareket etti. Sulh müzakerelerinin bir çıkmaza girmesi ihtimâli karşısında 100.000 kişilik Osmanlı ve 30.000 kırım askeri Belgrad’da bekletiliyordu.” Türkiye; Sulh masasında 4 büyük Avrupa Devletiyle başa çıkacak; en az zararla sulh antlaşmasına imza atacaktı. Almanya, Venedik, Lehistan ve Rusya Türkleri ilk defa bu kadar zayıf vaziyette yakalamıştılar. Şimdiye kadar hiçbirinin muhayyilesine misafir olamayan bir sahneydi bu. Kurdun ağzı kapatılmış, dişlerini gösteremiyordu; pençeleri hiçbir işe yaramıyor; ne söylense, boyun eğecek kadar güçsüz görünüyordu. Bu sahneyi alabildiğince uzatıp seyir zevklerini daha uzun süreli yaşamak isteyeceklerdi ama ya bir aksilik olurda ben “ölmedim” diye silkinmeye kalkarsa?
20 gün süren müzakerelerden sonra 74 gün de 36 celse akdedilmiş ve nihayet 75. gün (26 Ocak 1699) öğleden evvel 11.45’te Almanya, Venedik ve Lehistan’la, düzenlenen antlaşma imzalanmıştır.
“Batının Doğu, Avrupa’nın Asya, Hıristiyan âleminin Müslüman âlemi, Avrupa’nın Türkiye ve Türklük karşısındaki aşağılık duygusunu yok eden uğursuz Karlofça muahedesinin müzakerelerinde Rami Efendi’nin durumu nazikti. Zira statuka prensibiyle eli kolu bağlanmıştı. Konferansa 3. Alman murahhası olarak katılan Kont Morsigli şöyle diyor (S. 52):
“Türklerle, kendilerine bir felâket ve bedbahtlık getirecek veya bir şehri terkettirecek her hangi bir sulh muahedesi akdetmek kadar müşkil bir iş tasavvur edilemez… Karlofça’da imzalanan muahede ise, Türklerin şimdiye kadar imzaladıkları muâhedelenin en aleyhlerinde olanıydı. Türkler için savaşmak, sulh yapmaktan daha kolay ve hafif bir iştir.”
Bu alıntının sonunda Morsigli’nin şu itirafı da yer alıyor “Hıristiyan murahhaslar, Türkler karşısında zaman zaman acınacak durumlara düşmüşlerdir” Keşke kayıplar onlardan olsaydı da acınacak duruma biz düşseydik!
Üç devletle andlaşma imzalanırken Rusya ile anlaşma sağlanamadığından sadece 2 yıllık mütareke yapılıp, devamı İstanbul’a bırakıldı.
Karlofça sulhu; ağarmamak üzere kararan bahtımızın bütün dünyaca seyredildiği bir aynadır; o aynada görülen hâli pürmelâlimize 300 senedir yanar dururuz. O güne kadar Türkiye’ye vergi ödeyen devletler, haraç verenler rahatlıyor. Çünkü artık Osmanlı Devleti’ne borçlu değildirler. Padişah emriyle Kırım Hanlığına da vergi vermeyecekler. Dahası; bundan sonra Avrupa hükümdarları Osmanlı pâdişâhı ile aynı seviyeye geliyor (Sen)likten çıkıp (Siz!) oluyorlar. Belki de Onlar için en büyük kazanç budur! Şahsiyetlerine kavuşuyorlar.
Yazışmalarda ve konuşmalarda pâdişâhla aynı seviyeye geliyorlar; bu toprak kazancından daha önemlidir, onlar için.
14 Temmuz 1700 de İstanbul’da Rusya ile anlaşma yapıldı. Önemli maddeler sıralandı anlaşmaya. Rus büyükelçisi karadan geldi Türkiye’ye ki, bu çok mühimdir II. Mustafa için.
“Ruslar’ı saray-ı hümâyunum içre bırakırım; amma ki Karadeniz’de cevelânlarına asla müsâadei şahanem yokdur.” Böyle diyordu Sultan Mustafa, böyle diyor da, müsaadesinin şahaneliği mi kalmış ki? Adamlar zorla gelebilecek imkânı elde etmişler. Yine de seviniriz pâdişâhımızın tepkisine; en azından “biz hâlâ ölmedik” diyebiliyor.
Karlofça muahedesi ile uğradığımız toprak kaybı, 20. yüzyıl Türkiye’sinin üçte birinden fazladır. Almanya’ya 249.000 km kare, Venedik’e 32.000 km kare, Lehistan’a 45.000 km kare , Rusya’ya 20.000 km kare , Yekûnu 346.000 km karedir. Ve ümitlerimiz… yarınlara olan güvenimiz… Sultan Mustafa’nın, Karlofça’dan sonra kar gibi eriyen azmi…
Karlofça sulhünden sonra, Türklere ait olup da kaybedilen kalelerden taşınmalar acıklı bir göç destanıdır. Bunlar üzüntü ile seyredilir. Sakız fatihi Mezemorta Hüseyin Paşa 21 Temmuz 1701 de ölür. Pâdişâhın bütün selahiyeti devrettiği Şeyhülislam Feyzullah Efendi önemli makamları yakınlarına paylaştırır ve bu hâl devletin zaten sarsılmış olan düzenini iyice bozar. Şeyhülislam, huzursuzlukların artmasında baş mimar olarak görünür. Yanlış tayin ve görevden almaları, vezir-i azamı bile çileden çıkarır. Amcazade yapılan haksızlıklara dayanamıyarak istifa eder. Mührü hümâyun “cahil ve değersiz bir adam olan Manastırlı Daltaban Mustafa Paşa’ya” verilir. Yeni Vezir-i Âzam Daltaban “kendisini o makama tayin ettirmiş olan Şeyhülislam Feyzullah Efendi’ye dalkavuklukla sadâret haysiyetini ihlâl edecek kadar ileri gider.”
Sultan Mustafa’nın önemli yanlışlarından biri olarak gösterilen Feyzullah Efendi’ye karşı aşın iyimserliği; onu Vezir-i Azamdan daha geniş selahiyetle işbaşında tutması devlete büyük zarar verdirmiştir. Amca zade gibi, son zamanların en iyi Vezir-i Âzamı Şeyhülislam’m tasarruflarına dayanamayıp istifa etmiştir. Feyzullah Efendi pâdişâhın güvenini kötüye kullanarak büyük vebal altına girmiştir. Kendisinden sonra yerine geçmesi için bile tedbirler alarak, büyük oğlunu hazırlamıştır. Diğer oğullarını da en yüksek mevkilere erken yaşlarında çıkarmayı başaran şeyhülislam, Daltaban gibi bir kukla Vezir-i Âzam sayesinde kendi protokol yerini bile yükseltmiş Vezir-i Âzamin önüne geçmiştir. Temsil ettiği makamın ulviyeti değil de, Vezir-i Âzamin dalkavukluğu ve Şeyhülislamın fırsatları kendi lehine kullanma becerisinden kaynaklanan bu durum, devletin aleyhine bir gelişmedir.
Daltaban Mustafa Paşa dalkavukluğu ile göze girmeye çalışsa da, girdiği gözlerde fazla eğleşemez. II. Mustafa’nın da güven ve sevgisini kazanamadığı için 4 ay, 20 gün sonra azledilip yerine Karlofça’da iyi işler becerdiğine inanılan Rami Mehmed Paşa geçer. (24 Ocak 1703) Daltaban, azlinden sonra 3 gün yaşayabilmiş, yaptığı yanlış hareketlerin cezasını idam edilerek çekmiştir.
Güçlü bünyeler, bazı yanlış beslenmelerden hâsıl olan zararı defedebiliyorsa da, bünye zayıflayınca en küçük mikroplar tesirini hemen hissettiriyor, hastalık meydana çıkıyor, hastayı yatırıyor; tedbiri mümkün değilse ölüme kadar uzayan bir yol görünüyor…
Sultan Mustafa da yanlışa batmış gibidir. Halk bu yanlışlardan “illallah” diyordu. Saltanata çok hızlı başlayıp, birkaç başarılı savaşta bulunduktan sonra halkın sevgisini kazanmıştı. Sonra gelen yenilgiler, devletin sıkıntıya düşmesine, milletinde bu sıkıntıdan ezilmesine sebep oluyordu. Padişahın gösterdiği gayret gözden uzak tutulmadığı için, paylaşılan sıkıntı çok zor gelmiyordu. Karlofça sulhu ile her şey değişmeye başlamıştı. İstanbul’da ehil olmayanlar işbaşında bulunarak şahsi menfaatlerine uygun davranışlar sergileyip, halkın isteklerine, ihtiyaçlarına önem vermiyorlar, padişah Edirne’de safa sürüyordu. Taht’a oturuşunun üçüncü günü yayınladığı Hattı hümâyunu hatırlayanlar “zevk-u safa ve rahatı kendimize haram eylemişizdir” diyen pâdişâha “verdiğin sözü ne çabuk unuttun” diye tarizde bulunuyordu.
II. Mustafa babası IV Mehmed’in av merakından helak olduğunu biliyor, aynı yanlışı yapmayacağı teminatını veriyordu. Bu söz ve davranışlarını unutmuş, Edirne’ye yerleşip Devleti Âliye’nin esas taht şehri olan İstanbul’u anmaz olmuştu. Babası gibi avcılık merakına kapılıp, ormanlardan gelmiyordu. Devletin perişan olan hazinesini; kızlarına saraylar yaptırarak, çok debdebeli düğünler yaptırarak iflasa sürüklüyordu ve halk iktisâdi sebeplerden çok bizar idi.

Pâdişah’ın Hal’i (22 Ağustos 1703)

Bir küçük sefer yapılacaktı Gürcistan üzerine; vergilerini ödemedikleri için gözdağı verilecekti. Erzurum Beylerbeyi Vezir Köse Halil Paşa İstanbul’dan gelecek kapıkulu askerini bekliyor, asker, alamadığı maaş için direnişe geçiyor. Askerin üç ayda bir aldığı ulufe, belli sıkıntılardan ödenememiş, nicedir ganimet yüzü görmeyen asker maaşını da alamayınca, üstelik padişahın Edirne’de israf de¬izinde yüzdüğü haberleri de sıkça kulaklarına geldiğinden, kazan kaldırmış. Bu işin sadece para meselesi olmadığı söylenir; belki doğrudur, çünkü akla yatkındır. Şeyhülislam’ın geniş salahiyeti, bu salahiyeti yakınları için kullanışı, Vezir-i Âzamı geri plâna itişi genel manada huzursuzluğa sebep olduğu gibi, özelde, yeni Vezir-i Âzamı çok rahatsız etmektedir. Bu yüzden, Rami Mehmed Paşa askeri kışkırtıp, Padişahın dikkatini Edirne’den İstanbul’a çevirmek; işlerin yolunda gitmesi için taşları yerine oturtmak gereğini anlatmak istemiş. Maaş meselesini öne sürüp emir dinlemeyen 200 Cebeci, bilahare paraları ödenmesine rağmen direnişe devam etmiştir. Cebecinin baş kaldırışı âdetin tersinedir, “bi iş bize vergi” diyen Yeniçeriler bir de bu işin böyle direnmeyle değil, ihtilâlle neticelenmesine öncülük ederler. Yeniçeri ihtilallerine herkes aşinadır. Kellelerin bedavaya gittiği, makamların bileği güçlülere peşkeş çekildiği ve padişahların padişahlıklarından utandıkları devirler görmüştük; ileride yine göreceğiz. Sultanahmed Meydanı toplanma yeridir. Orada herkes ağzına geleni söyler; orada kıvılcımlar körüklenerek alevlenir ve yangın etrafa yayılır. Bu defa ateşin yolu uzun olacak, sönmemesi için iyi tutuşması gerekir. Edirne’de oturan Pâdişâha kadar har’ıyla taşınması, orada yakacağını yakması, alacağını alması büyük gayret ister.
Sultanahmed Meydanına 22 bin asker gelmişti. Halktan katılanlarla sayı 50 bine ulaştı ve bu kalabalık pâdişâhın yanına gitmek istiyor. Önce Şeyhülislam tayin ederler, Yeniçeri Ağası tayin ederler, Sadâret Kaymakamı tayin ederler, yeni yeni bir düzen kurarlar meydanda. Saraylar yağmalanır, hapishanelerin kapıları açılıp azılı katiller, suçlular ihtilalcıların arasına katılırlar. Hep azgın sel gibi gitmez, azgın kalabalığın içinden akıllı söz edenler çıkar.
Aralarında yaptıkları görüşme sonrası Sultan Mustafa’ya bir ariza göndermeyi kararlaştırırlar. 25 Temmuz’da ariza Edirne’ye, pâdişâha gider. İstedikleri Şeyhülislâm ve oğlu Fakibüleşraf Fethullah ve bir de Rumeli Kazaskeri Dede Efendi’nin azilleridir. Sırf azille yetinmiyor, ayrıca bu adı geçenlerin İstanbul’a gönderilmelerini istiyorlar. Padişahın da İstanbul’a gelmesi rica ediliyor. Şayet ricaları kabul edilmezse, kendileri Edirne’ye gelecekler.
İstanbul’da âsilerin ihtilal çalışmaları “Kaymakam Köprülüzâde Abdullah Paşa tarafından kayınpederi Feyzullah Efendi’ye bildirilince ortalığa bir şaşkınlık geldi.” Şeyhülislam konağında yapılan uzun soluklu toplantıda vasiyet görüşüldü. İsyanın başlayış sebebi para olduğuna göre, bitişi de parayla olur kanaatine varıldı. Kul Kethüdası Abdullah Ağa ile İstanbul’a külliyetli miktarda para yollandı. Pâdişâh durumdan endişeliydi. Şeyhülislam’a Hatt-ı Hümâyun gönderip bu vaziyetin ne olacağını sordu. Aldığı cevap:
“Mesele ulufe nizâıdır; Kul Kethüdası kullarıyla otuz kese akçe yollandı.”
Mesele bu kadar basit değildi. Yangın yeni başladığında bir sürahi su ile söner de, etrafı iyice sarınca tulumbaların çalışması lazım:
İki tarafın da farklı çabası işe yaramadı. Asiler, hapisten kurtardıkları idam mahkûmu Hasan Paşa’yı İstanbul Kaymakamı nasbedip Edirne yoluna düştü. (9 Ağustos)
Asilerin Edirne’ye yürüyüşünü haber alan Rabîa Emetullah Gülnûş Valide Sultan analık duygusuyla coşar, oğlu Padişaha hemen tedbir almasını, Şeyhülislâmı ve ailesini iş başından uzaklaştırmasını tavsiye eder; Pâdişâh, derhal dört oğluyla beraber şeyhülislâmında görevine son verir. Erzurum’a gitmelerim emreder. Asilere de dağılmaları için emrederse de, dinlenmez. 30 bin kişiyle yürüyen asilerin sayısı 60 bin kişiyi bulmuş, kanlı bir savaş gözükmektedir. Asiler padişahın emrine rağmen dağılmayınca, yola çıkan şeyhülislâm ve ailesi döndürülür. Asilerin üzerine padişahın 80 bin kişilik ordusu sürülür. İki tarafta kardeşkanının akıtılmasına taraftar değildir. Padişah ordusundan bazı birliklerde Asilerin tarafına geçince, işin iyice çığırından çıktığını anlayan Pâdişâh, sonunun nereye varacağını tahmin eder.
Âsilerin hal fetvası aldıklarını öğrenen İkinci Mustafa kendi işinin bittiğini anlamıştı. “Edirnede sarayı Hümâyuna döner dönmez pek sevdiği kardeşi Veliahd Şehzade Ahmed’e bir-iki gün içinde tahta geçeceğini bildirdi ve büyük teessür içinde dairesine çekildi.”
22 Ağustos 1703 Çarşamba günü Sultan Mustafa tahtını kardeşine -Sultan III. Ahmed’e- devretti. Daha önce Yeniçeri ihtilalleriyle iktidar -saltanat- değişiyordu, bu defa cebecilerin başlattığı bir harekât padişah değiştirerek bir ilke öncülük etmiş oldu.
8 sene, 6 ay, 14 gün padişahlık yapan Sultan II. Mustafa hal olduğu gün 39 sene 2 ay 18 günlük bir ömür sürmüş oluyordu. Orta boylu fakat heybetli idi. İyi şiir yazardı ve hattat idi. Okçulukta mahir, sürati intikal sahibi, halim-selim bir adamdı. Onun için tarihçiler böyle diyorlar. Ve 10 erkek, 10 kız babası olmuş. Erkek çocuklarının çoğu küçük yaşlarda ölmüşler. Osman ve Mahmut adlı oğulları sıraları gelince padişah oldular. Ayşe, Emine, Safiye ve Emetullah adlı kızları vardı, hepsi de birden fazla evlilik yaptılar.
Sultan ikinci Mustafa’nın şairliği methedilir de şiirinden bahsedilmezse olmaz. Onun iki mısrasını alıyoruz. Kanuni’nin, Şehzade Bâyezid’in ve Şehzade Mehmed’in birer nazire yazdığı, II. Bâyezid’in gazeline bir nazire de Sultan II. Mustafa’dan gelmiş.
II. Bâyezid gazelinin baş tarafı:

Damı zülfünle başa daim belâ eksik değil
Hışmı çeşminle dile her dem cefâ eksik değil

Sultan Mustafa’nın naziresinden iki mısra:

Başımızdan hiç havayı zülfiyar eksik değil
Mürtefi yerdir anın çün rüzgâr eksik değil

Sultan Mustafa, bilhassa hal meselesine çok üzüldü; hastalandı ve ancak 29 Ocak 1704’e kadar yaşayabildi. Yattığı yer Yenicami’de babasının ayakucudur.

Hakkında Yorgun

Yorgun... Bir tarih öğretmeni... En iyisini bildiğini iddia etmiyor... Öğrenmeye ve bildiğini,bildiği kadarıyla öğretmeye çalışıyor...

İlginizi Çekebilir

35-Sultan V. Mehmed Reşad Han

Sultan V. Mehmed Reşad Han

SULTAN REŞAD (27 Nisan 1909–1918) Niçin, diye sormaya lüzum yok. Varlığıyla yokluğu aynı da olsa, …

Bir Cevap Yazın