Sultan II. Süleyman Han

İKİNCİ SÜLEYMAN

(1687–1691)20-Sultan II. Süleyman Han

Önceden alışık olduğumuz bir acıklı sahne… Mevzu aynı, tereddüt aynı, korku aynı, şahıs farklı. Hani bir zamanlar fazla yaşamasını istemediği birine tanıdığı, “Yavuz’a vezir olasın” dermiş ya. Böyle bir beddua var mıydı bilmiyorum ama bu kafamla o günleri yaşasaydım, sevmediğim birine şöyle bir bedduam olabilirdi. “Padişahın ikinci şehzadesi olasın.”
Babaları Sultan İbrahim hal olduğunda; Şehzade Mehmet altı buçuk yaşını bir ay geçiyordu. Süleyman ondan 3 ay küçüktü, (anaları ayrı) Şehzade Mehmet padişah olup tahta çıkınca, Süleyman’a mahpus hayatı düşüyordu. Şimşirlik denen dairede yaşamaya mecbur edilmişti. Bu mecburiyeti 40 seneye yakın sürdü. “Gerçi buna tam olarak mahpusluk denmez. Edirne’ye ve başka yerlere de gittiği olmuştu, fakat bu gidişler de kendi iradesiyle değildi.” Ağabeyi hal edilince, ona da taht yolu göründü. Nöbet değişikliği gibi bir şeydi bu. Tahtta oturan mahpese, mahpesdeki tahta lâyık görülmüştü. Ne kadar garip cilvedir, pâdişâh devletin tartışmasız en üstün tek gücü; hatta devletin sahibi! Geri kalanlarsa kul taifesi; tekrar tekrar söylüyoruz. Pâdişâha o gücü veren de, alan da kul taifesi oluyor. IV. Mehmed’e öfkelenen kul taifesi bütün yetkilerini elinden alıyor, kardeşine veriyor… Kimsenin sesi çıkmıyor. İnsanın aklı karışıyor, gerçekte iktidar kimin?
Dördüncü Mehmet’in gönderdiği tavizkâr hattı hümayunu dinleyen ocaklıların “Bu hattı hümayunu gönderen adamın mutlak Padişahlığını istemeziz” demeleri ile işi biten bir Pâdişâh, yine aynı insanların “isteriz” dediği şehzade… Şehzade Süleyman, 2. Süleyman olarak, kurulan tahta oturtulacak. Bu vazife her zaman olduğu gibi, Darüssaade Ağası’nındır. Ağa Şimşirlik denen mahpus dairesine Süleyman’ı almaya gittiğinde direnmeyle karşılaşır. Karşısında saltanata can atan bir adam bulamaz. Şehzade Süleyman yaşadığı hayattan memnundur. “Hayır” der Ağa’ya, Ağa yalvarır. Araya Valide Sultan girer oğlunu iknâya çabalar. Darüssaade Ağası Ali Ağa.
“Benim şevketlü Pâdişâhım, korkmayın vallahi ve billahi zarar maksadına gelmedim, cümle vezirler ve ulema ve ocaklı kulların sizi Pâdişâh edip teşrifinizi bekliyorlar.” derse de Şehzâde’nin aklı öldürülmesine kilitlendiği için inanamaz müjdeli habere;
“İzâlemiz emrolundu ise söyle, iki rekât namaz kılayım, ondan sonra emri yerine getir. Çocukluğumdan beri kırk yıldır hapis çekerim, her gün ölmekten ise bir gün evvel ölmek yeğdir, bir can için ne bu çektiğimiz korku diyerek ağlamaya başlar.”
Darüssaade Ağası’na inanan hapis arkadaşı, küçük kardeşi Şehzade Ahmet (İkinci Ahmed) ağabeyini de inandırmaya, Ağa’nın yalan söylemediğini anlatmaya çalışır. Güçlükle yola getirilen Şehzade giyinip, kuşanıp gelir tahta cülus eder.
İşe yaramaz Siyavuş Paşa’ya sadâret mührünü verir. Her taraf asayişsizlikten perişandır, ne halkta ne askerde huzur var; cepheler birer birer terk ediliyor. Padişah dünya ahvalinden bihaber; ama biliyor ki hiçbir şey yolunda değildir. Ne yapılabilirse yapmak azmindedir. Siyavuş Paşa’ya:
“Seni kendime vezir-i âzam ve vekili mutlak ettim, şer’i şerif üzere hareket edip hilafından sakın. Allah’ın rızasında olalım, kırk yıldır bir karanlık yerde mahpus ve hayattan meyus iken yeniden dünyaya gelip gözüm açtım ve âlemi herc-ü merc buldum. İki eteğimizi belimize çalıp din ve dünyamıza hayırlı olan işlerde bulunup gereği gibi ibadullaha hizmet edelim, eşkıya define (yani bu ocaklı isyanına) çare görüp dağıtmak gereksin” dedi.
Dilekte bulunmak kolaydı; arzu etmek de güzeldi fakat bir işin gerçekleşmesi güç meselesiydi ve Pâdişâh güçsüzdü, paşa güçsüzdü, devlet güçsüzdü. – iyi vezirler iyi atlara binip gitmişlerdi – Bir öfkeyle taht sahibini değiştiren insanlara nasıl söz geçirilir? Üstelik bu insanların çoğunun tek derdi para ve aylardır cepleri boş ise! Yeni Padişah adet olan cülus bahşişini tedarik edemez, ocaklılar çılgınlıklarını artırır. Senelerdir ganimet görmeyen, mevcudu savaşlarda kaybeden tamtakır hazine hiçbir ihtiyaca cevap veremez… Altın-gümüş ne kadar özel eşyalar varsa saraydan çıkarılıp para kestirilir, dağıtılır, kâfi gelmez. İsyan üstüne isyan yaşanır. İstanbul’da asker Vezir-i âzam Siyavuş Paşa’nın sarayını basar, paşayı öldürüp sarayı yağma ederler.
prülü Mehmed Paşa’nın kızı olan Fatma Hanım Siyavuş Paşa’nın eşidir, o dâhil, saraydaki bütün insanları esir alıp köle gibi satmaya çıkarırlar. Fatma Hanımı hamiyetli bazı subaylar kurtarır. Âsilerin saldırıları sadece paşalar ve devletin diğer büyüklerine değildi, hele de işin ucunda para meselesi olduğundan şehrin zenginlerini çok rahatsız etmeye başlamışlardı. Elebaşlarının verdiği talimat gereği, devletten alacaklı göründükleri miktarı zenginlerden almaya yeltenmişler ve de almışlardı. Akıldan, mantıktan, insani duyguların bütününden yoksun bir yığın eli silahlı serseri, hiçbir ölçü gözetmeden kasırga gibi esiyordu. O günleri yaşayan tarihçiden, İ. H. Uzunçarşılı aktarıyor.
“Bir mertebe sokaklar izdiham oldu ki vasfolunmaz. Şehirde oğlan, avrat, ehli ırz dışarı çıkamadan kaldı; alım satın bertaraf olup halk bir derde müptela oldu ki mutasevver değildir. Mesela çarşı pazarda halkı cebren soymağa ve nicelerin öldürmeğe başladılar; zapt-u rapttan kalıp zabitlerin dinlemez ve sözlerin tutmaz, karşı söyleyenleri öldürür oldular. Mesela beş, on erzel (rezil) ellerinde birer testi şarap aralarında birini bir eşeğe bindirip sairleri etrafını alıp halka karşı şarap içerek çarşı, pazar gezerler ve bir ehli ırz adamı tutup cebren, iç şu şarabı diye teklif ederlerdi. Hangi birisin yazalım, âlem harabe varıp hercü merc oldu. Hasılı kelâm…”
Zorbalar halka zulümlerini devam ettirirken kelle istemekten de geri kalmıyorlar… Fazıl Mustafa Paşa kellesi istenenlerin başında gelmektedir. Bu isteğe Şeyhülislâm fetva vermez ve der ki:
“Cürmü nedir? Pâdişâha âsi mi oldu? Düşmana kal’a mı verdi? Düşmandan yüz çevirip bozgunluğa mı sebep oldu? Söyleyin. Allah’ın emri Peygamberin şeriatı üzere sizin fermanınız verilmelidir ki, hem Padişaha âsi oldunuz ve hem nice bî günah ümmeti Muhammedi soyup vilayeti haraba verdiniz. Ben anın hakkında fetva vermem. Veren var ise benden izin.” Zorbalar Şeyhülislâm Debbağzade Mehmed Efendi’nin azlini sağlarlar, yerine Feyzullah Efendi geçer, araya yeni vezir-i âzamın da girmesiyle Fazıl Mustafa Paşa’nın başı zorbalardan kurtarılır.
Pâdişâh bir yandan Rumeli’deki toprak kayıplarıyla derin üzüntüler yaşarken, bir yandan da asilerin zulmüne göğüs germeye çalışmakta, durmadan hattı hümâyunlar yayınlamaktadır. Birinde şöyle söyler:
“Siz ki Vezir-i Âzam ve Yeniçeri ve Sipahi ve Cebeci ve topçu kullarımsız; cümlenize selâm, dualar ederim; bu ane gelince payitahtımızda ve Rumeli ve Anadolu’da halkı ateşlere yakıp âlemi haraba verdiniz; bu devlet Padişahlığım yoksa size mi sipariş ettiler. İçeru ve taşra mansıblarımda olan ocak ağalarımı istediğiniz gibi tebdil ve tağyir edip gün geçmez cemiyetten şehri İstanbul’u berbad edip zengini fakir ve fakiri zelil oldu ve bir alay ibadullahın ırzların pâymal ve âleme rüsvay eylediniz; yoksa size dünyada cevap verir yok mu? Ba’delyevm bu fena hallerden el çekip hayır duam alasız ve illâ bedduama uğrarsız; vezir-i azamı serdar ettim; sefere âmâde olup gönül birliği ile din-i mübîn, uğur-ı hümâyun ve hizmeti ibadullahta bulunasız vesselam.”
Hattı hümâyun tesirli olur, amma hükmü uzun sürmez; yine bir sürü uygun olmayan davranışlar sergilenir askerler arasında. Hileler, tuzaklar yarışmaya başlar; erken davranan, düzeni kuvvetli olan karşısındakinin canını alır. Bu arada ortalığı karıştıranlardan Fetvacı Hüseyin Çavuş Yeniçeri Ağası tarafından öldürülür, biraz sonra da kendi vücudu parçalanır…
Burada bir şeye dikkat çekmek istiyorum: İkinci Süleyman’da görülen Hatt-ı Hümâyun’un benzeri daha evvelki Pâdişâhlarda da görülmüştü. “… hayır duamı alasız ve illâ bedduama uğrarsız!” Pâdişâhın hayır duasını almanın önemi üzerinde düşünülmesi lâzım: Bu arada Barbaros Hayreddin Paşa’nın sözleri de hatırlanmalı.

Sancak Vakası

Ortalığı kasıp kavuran kargaşadan bizar olan esnaf, dükkânlarının yağmalanmasına seyirci kalmaktadır, ama bıçak kemiğe dayanır… Son olarak “zorbalardan bir kısmı yağlıkçı ve sipahi çarşılarını yağmalamaya başlayıp bu arada esnaftan bir Yağlıkçı Emir’in dükkânını da boşaltırken bu adam bir sırığın ucuna beyaz bir yağlık bağlayarak:
“Ümmeti Muhammed’den olan sancak dibine gelsin” der. Canından bezmiş olan esnaf bir şeyler yapmak heyecanıyla, bunu Sancak-ı Şerif zannederek, altında toplanmaya başlar. Bir beş, on derken, saraya gelene kadar sayılan 12 bini bulan halk, kapıdan içeri dolar ve zorbalardandır diye Kapıcılar Kethüdası’nı parçalarlar.
Pâdişâhı Sancak-ı Şerifi çıkarmaya davet ederler. Eşkıya elinden çektiklerini dile getirip “Bir âdil Padişahsın; hakkımızı hak et; şerlerinden bitap kaldık; ehli iyalimiz dağıldı, mal ve mülkümüz gitti; ölümü ihtiyar ettik; sancağı şerifi ihsan buyurun, eşkıyayı kıralım, ya biz burada ölürüz veya sancağı şerifi çıkarırız.”
Esnaf can yangınıyla canını ortaya koymuş, ya şerefimizle yaşayalım, ya da ölelim, diyordu. Padişah bile korkmuştu. Aralarına bir adam gönderiliyor ki, esnafın esas meramını anlasın, fakat bu talihsiz adam casustur diye öldürülüyor. Padişah devlet ricalini saraya davet edip yapılacaklar hakkında istişareyi deniyor; bir hayli tartışma sonucu sancağı şerif çıkartılıyor ve Pâdişâh: “Zorba şakileri üzerine sancağı şerif çıkardım. Ümmeti Muhammed’den olan sancak dibine cem olsun; gelmeyen kendi kâfir ve avreti boştur.” diye ocaklara haber gönderdiği gibi halkı da tellallarla sancağı şerif altına davet ediyor…”
Hadise, ilerleyen saatlerde öyle bir raddeye geliyor ki, padişahın indirilip yerine biraderi Ahmed’in; sonra, Şehzade Mustafa’nın geçirilmesi veya Kırım Hanı’nın getirilip pâdişâh yapılması bile tartışılıyor. Neticede bazı tayinlerin yapılmasıyla gün bitiyor, sükûnet sağlanıyor. Devam eden günlerde bazı âsiler canından oluyor, İkinci Süleyman’ın padişahlığının beşinci ayı dolarken (Mart 1688 de) hava duruluyor…
İçeride güçlünün zayıfı ezmeye çalışması nice can ve malın heba olmasına, nice ırzın ayaklar altına alınmasına zemin hazırlarken ve insanların ezilenleri kan ağlarken, cephelerden de Türk askerinin acıklı inlemeleri duyuluyordu. Çocukluğundan başlayıp 46 yaşına kadar tedirgin bir kafes hayatı yaşamış olan Padişah, hükümdar olmanın, hükmetmenin tadına varamamıştı. Tahtla beraber karşılaştığı ilk görüntüler; fakir bir hazine, söz dinlemeyen asker, kelle isteriz diye bağıran âsiler olmuştu. İçeride sükûneti sağlamadan dışarıya yapabileceği bir şey yoktu. Kaleler birer birer yıkılıyor. Osmanlı’nın Avrupa’daki varlığı kar gibi eriyordu. Daha önce de gördüğümüz üzre, devlette devlet adamı kıtlığı vardı. Avusturya cephesi kritik günler yaşıyor. Belgrad’ın elimizde ne kadar kalacağının hesabı yapılırken “denize düşen yılana sarılır” atasözünde olduğu gibi, eşkıyalıktan devlet kademesine geçen Yeğen Osman Paşa’ya Serdarlık veriliyordu. Paşa, her ne kadar devletten unvanlar alsa da, ruhunu eşkıyalıktan arındıramamıştır. Elindeki onbin kadar askeri İstanbul’dan gelen zorbalarla bir hayli artırınca, padişah gibi tasarruflarda bulunmaya başlar.
Yeğen Osman Paşa’nın serdarlığıyla ilgili bir iddia var, Serdarlık beratı aslında Hazinedar Hasan Paşa’ya gelmiş amma, “Benim istediğim mansıbı almak elimdedir” diyebilen Yeğen Paşa, beratı kendi adına okutmuş. Her ne şekilde ise Paşa Serdar olmuştur. Kendisini göstermesi, vazifesinin üstesinden gelmesi beklenir, fakat o zoru görünce Belgrad’ı düşmana teslim eder.
Avrupa’da Osmanlı varlığı bitme noktasına gelirken, son zamanlardaki başarısızlığı ile bu işlerde payı olan Yeğen Osman Paşa hükümette ve saltanatta değişiklik yapma sevdasından kendisini alamıyor. “Şer ile davam var, Âsitane’ye giderim” diye isyankârlığını iyice su yüzüne çıkarıyor. Pâdişâh tarafından gönderilen Hatt-ı Hümâyun yerinden ayrılmamasını emrediyor; bir de hançer gönderen II. Süleyman zoraki Serdarı onurlandırmaya çalışıyor. O ise emaneti getiren Kapıcı Başı İsmail Ağa’ya; hançeri geri götürmesi, aldığı yere iade etmesi için dil döküyor. Bunun büyük saygısızlık olacağını, araya giren adamlarının ısrarla söylemeleri üzerine, lütfen! Kabul edip beline takıyor ve:
“Baka ağa, Pâdişâhın emri üzere kudretim mertebe bu tarafları korurum ve yine kasımdan sonra davamı görmeğe Âsitane’ye (İstanbul’a) giderim; Vezir-i Azama böylece söyle.” tehdidini esirgemiyor. Cephede hiçbir varlık gösteremeyen Paşa, devlete böyle haysiyetsizce gözdağı verirken, düşman tarafının acı sözlerini duymazdan geliyordu: Padişaha haberler geliyor hepsi yıkımla ilgilidir; sevinçli müjdelere rastlanmıyor. “Osmanlı askeri oklanmış şikârımızdır” “hedefimiz İstanbul’dur” diyecek kadar ileri gidiyorlardı. Bu sözler; dörtyüz senedir duyulmayan, duyulması muhtemel olmayan ağır sözlerdir ve pâdişâhı sefere çıkmaya zorlar mahiyettedir. Ordu, başında Pâdişâhını görünce daha şevkle savaşacağından, mağlubiyetler zincirinin kırılması, gerilemenin noktalanması belki mümkün olabilecekti.

Nişancı İsmail

Paşa’nın sadareti Anadolu’daki isyanı bastırmaya yararken, rüşvete boğulan saray erkânıyla uğraşması azline yol açtı. Bekri Mustafa Paşa’mn sadâreti sırasında İstolni Belgrad Kalesi ve hemen peşinden Belgrad Kalesi sükût etti.
İkinci Süleyman istemediği halde, şartların mecbur bırakmasıyla oturduğu tahtta şimşirliğin huzurunu arar hale geldi. Ne içte yüz güldüren manzara, ne dışta yüz ağartan başarı var. Belgrad’ın düşman tarafından kuşatılması Serdar Yeğen Osman Paşa’nın beceriksizliğinden istifadeyle oldu. Kendisi nehri geçerek karşı koymanın imkânsızlığından bahsedip Nis’e kaçarken, müdafaa için Rumeli Beylerbeyi Ahmed Paşa’yı bırakmıştı. Nemçe Kumandanı Maksimilyen 30 bin kişiyle Zemlin’e gelip oradaki Tökeli İmre ve Osmanlı kuvvetlerini perişan etti. Belgrad’a geçip, zaptetmesi pek zor değildi. Serdar’ın kaçmış olması orduyu cesaretsiz, ne yapacağını bilemez duruma düşürmüş, düşmanı tam bir şahin sürüsüne çevirmişti; avlarını almakla zorlanmadılar. (8 Eylül 1688)
Belgrad’dan sonra ufak tefek kaleler, palokalarda düşmana terk edildi, Macaristan’da sadece Timaşvar yokluk içinde, perişan bir hâlde direniyor…

Eğriboz Zaferi (30 Ekim 1688)

Bire kırk veren bir tarlaydı Osmanlı Ordusu. Hastalık bulaştı. Tarla çoraklaştı. Büyük zaferler büyük adamlarla beraber kaçtı. Sevinci basitleşti devletin. Venedik Donanması’na karşı gösterilen başarı övünç oldu bir zaman için ve Çelebi İbrahim Paşa alkışlandı canı gönülden.
Eğriboz bizim. Muhafazası Vezir Çelebi İbrahim Paşa tarafından bir avuç askerle yapılmaktadır. Denizcilikte kuvvetli olan Venedik her taraftan dökülen devleti görünce hem karadan hem denizden kaleyi kuşattı. Durmadan ateş yağdırdı Türk askerinin üstüne tam 106 gün.
İbrahim Paşa eski zamanları andıran bir kahramanlık örneği sergilemiş, askeri canla başla savunmuş ve düşman neye uğradığım şaşırmıştı.
Ummadığı mukavemetle karşılaşıp, büyük kayıplar veren Venedik Başkumandanı Morasini çekilmek zorunda kalıp gitti. Savunmaya hayran olduğunu belirten kumandan bizi de sevindirmiş oldu, istemeden!

Selim Giray’ın Gelişi

Osmanlı Türk Devleti’nin orduları içeride ve dışarıda kan kaybederken, Kınm’da; Selim Giray, Osmanlı’nın göreve getirdiği çok değerli bir devlet adamıydı ve Kırım Hanı olarak Osmanlı’ya sadâkati had safhadaydı. Viyana Bozgunu’nun baş sorumlusu Murad Giray’a hiç benzemiyordu. Osmanlı’nın düştüğü müşkül vaziyete dayanamayan Han vezir-i Azama bir mektup gönderir:
“Düşman ayakta olup bu kışta Kınm’da, Boğdan, Eflâk ve Erdel ve bütün Rumeli Hıristiyanları isyan edip Karadeniz kenarlarına kadar bütün memlekete yayıldı; bundan dolayı İslâmiyet gayr¬tiyle Kırım’dan çıkıp Bucak’ta kışlamak için hareket etmek üzereyim; bu işe göz yumulursa memleket elden gider. Bundan başka bizzat gelip Padişah hazretlerini ziyaret etmek isterim.” diye izin ister.
Bu isteği istişare eden devlet erkânı sevinçle karşılayıp “Gelmesi Hızır yetişmiş gibidir” “meclisinden safalanırız” derler.
31 Aralık 1688’de Selim Giray Edirne’ye gelir, Kara Mustafa Paşa’dan kalan saraya yerleşir. Bir hafta sonra düzenlenen bir toplantıda ısrarla ilk konuşmaya başlaması istenir ve başlar.
Kendisine ulaşan bilgilerle devletin bütün sıkıntılarını bildiğini konuşmasıyla belli eder. Sözlerinin dikkatle dinlendiği anda istediği noktaya gelir ve diyeceğini der. Mevzu Yeğen Osman Paşa’dır.
“Yeğen dediğinizde korkunuzdan akciğeriniz görünür; kahtı rical mi vardır! Kaldı kaldı da devlet bu herife mi kaldı? Ulema ve meşâyihten bazıları sen sahibi huruçsun diyorlarmış; çok yazık Âli Osman devletine ki bir hayırhah adama kalmamış; eğer bunun tedâriki görülmezse ne taraftarınız olurum ne işinize karışırım ve ne de kılıç salıp içinizde bulunurum.”
Devlet erkânı içinde, Yeğen Osman Paşa’yla ilgili fikrini beyandan kaçınanlar vardı. Aldıkları cesaretle ferahlandılar. Yeğen Osman ve yanındaki âsiler hakkında katilleriyle ilgili fetva alındı.
Yeğen tehlikeliydi. Yanına yaklaşmaya korkuluyor, kendisi hakkındaki düşünceler bir sır gibi saklanıyor. Ayrıca her an fikrini değiştirmesi ihtimali de göz önünde tutuluyordu. Harekete geçmeden önce maksadını anlamak için Kamaniçe kumandanlığı tevcih olunup, oraya gitmesi istendi.
Durumun vehameti dikkate alınarak Rumeli Eyaleti’ne seferberlik emri gönderildi. Bu emirleri götürecek olan Arap Recep Paşa’dır ve Paşa’nın işleri bu kadarla bitmemektedir. Arap Recep Paşa’ya Ungürus Serdarlığı verildi.
Arap Recep Paşa ilkönce Selim Giray’ı karargâhından alıp Edirne’ye götürmeye mihmandar tayin edildi. Padişah tarafından Edirne’de kabul edilecek olan Giray gitti ve tam bir ay kaldı. Bir ay sonra Ruslar’ın saldırısını haber alınca memleketine döndü.
Yeğen Osman Paşa’ya Kamaniçe’ye tayinini bildirmek üzere gönderilen Çavuş “Şimdi seni öldürürüm lâkin elçisin; seni gönderenlerin maksadı beni Kamaniçe’ye gönderip orada katletmektir. Kendimi onlara teslim etmem, işte meydan, ellerinden geleni yapsınlar!” gibi tehditler işitti.
Çavuş döndü; duyduğunu ve gördüğünü anlattı. Yeğen Osman Paşa meselesini fazla uzatmayalım dersek:
Arap Recep Paşa Serdar olarak Yeğen Osman Paşa üzerine yürür. Osman Paşa’nın adamları kademe kademe kendisini terk eder. Sonunda, sadık adamlarıyla beraber başları kesilir, bu gaile de biter.

Bir Zafer de Selim Giray’dan

Kırım Tatarları yahut Tatar Türkleri Osmanlı Devleti’nin en vurucu güçlerinden sayılır. Onların varlığının ifade ettiği mânâ satır aralarında anlatılmıştır. Her zaman Osmanlı Ordusu saflarında savaşa iştirak eden Han’lar pâdişâhın takdirini ala gelmişlerdir -biri istisna-.
Ruslar Prens Vasili kumandasında, Kazaklar da Halman Mazeppa kumandasında olmak üzere 300 bin kişilik bir büyük orduyla, “Tatarların Unkapu dedikleri Penekap’a kadar ilerlemişler.”
Moskoflar’ın niyeti önce Kırım’ın boğazını sıkmak, sonra da İstanbul üzerine, arkalarını güvencede hissederek yürümek. Selim Giray ordusunu hazırlayıp düşmanın önüne geçti. Belirtilen yerde, beş gün süren çarpışmadan kalabalık düşman ordusu ağır yara alarak çekilmek zorunda kaldı.
Tatarlar’ın savaşçılığım ispata yarayacak bir savaştı bu. Ruslar kaçarlarken bile Han’ın askeri tarafından hırpalanıp Selim Giray’a büyük bir zafer hediye ettiler. (30 Mayıs 1689)
Selim Giray Rus ve Kazak saldırısını Edirne’de iken haber almış ve memleketini korumaya gelmişti. Bu zaferden sonra tekrar Pâdişâhın yanıma döndü.

İkinci Süleyman’ın Sefere Çıkması (Mart 1689)

Macaristan’da türkülerimiz söylenmiyor; Belgrad bile sükût etmiş; düşman Sırbistan içlerine kadar girmiş. Daha önce Avusturya’dan “hedefimiz İstanbul’dur” diye tehdit gelmişti ya, ona çare düşünülür. “Nefir-i âm” – seferberlik -ilân edip devletin toprakları sayılan her yerden asker toplanması yoluna gidilir. Padişahın otağı Edirne sahrasına kurulur, tuğlar çıkarılır, halk galeyana gelir. Nice zamandır padişahın sefere çıktığını görmeyen halk ta, asker de memnundur:
Fakat Pâdişâh hastadır; ancak Sofya’ya kadar gider, orada kalır. “— Bu sırada Avusturyalılara karşı ordunun başında “Macar Serdarı / Macaristan Seraskeri, ünvâniyle Arap Receb isminde bir belâ vardır. (Yeğen Osman asisinin definde faydalı olmuştu.) Kızlar Ağası’nın iltimasıyla Sofya Beylerbeyliği’nden serdarlığa çıkarılan bu aciz adam orduyu felâketten felâkete sürüklemiş olmakla meşhurdur.
Padişah Sofya’da, cepheden iyi haberler bekliyor. İyi haberler mazide kalmıştır; bunu II. Süleyman da biliyordur amma; gönlü kabul etmiyor. Önce Ömer Paşa ve askeri, peşinden Recep Paşa mağlup döner cephe gerisine. Zaten fakirliğin pençesinde kıvranan devletin topları, çadırları, mühimmatı düşmana hediye edilir; müjde yerine bu haberler ulaşır hasta Padişaha, Pâdişâh ağlar, ağlar inanmak istemez kara habere.
“Bir sadık kul’um yok ki ortalığın ahvâlini doğru söyleye” diyerek gönlünden geçen müjdeden gayrısını yalan saymaya çalışır. Birinci Süleyman böyle yeis yaşamamıştı; İkinci Süleyman’ın ise bundan başka şansı görünmüyor. Ordunun ne başında hayır kalmış ne eteğinde; zoru gören asker cepheden kaçmayı marifet sayıyor.
İkinci Süleyman’ın Sofya’da beklemesi hiçbir fayda sağlamamıştır. Edirne’ye dönmek için hazırlıklar yapılır; Padişahın gözyaşlarıyla, askerin kanlarıyla sulanan topraklardan boynu bükük ayrılır. Bu bir uzun vedadır. Yankısı ne zaman biter belli değil. Padişah üzgün; yanında bulunanlar üzgün; Sofya halkı perişan! İ.H. Uzunçarşılı Silahdar Tarihin’nden o anı şöyle anlatıyor:
“… Namazgâh mahallinde, mevcut ikibin neferiyle Yeniçeri Ağası, daha ötede Sipah silahdar ağaları selâmladığı vakit keçelerin (başlıkların) ellerine alıp hal diliyle ‘Bizi garip kodun Pâdişâhım’ deyu bir mertebe zarluklar ettiler ki vasfolunmaz ve alelhusus şehir halkı büyük, küçük, erkek; kadın ve çocuk yalınayak ve başıkabak sokaklara dökülüp ‘Bizi nereye koyup gidersin Pâdişâhım, düşmana esir etmeğe mi?’ deyu saçların sakalların yolarak kaldılar ve reaya ise ‘Üzerimize havale olunan onbeş teklifi (örfi vergileri) bin türlü mihnet ile eda ve tek Pâdişâhımız iş görüp düşmandan intikam ala deyu her cefaya sabr ve tahammül ve zulmü kendimize rahmet bilip fermana itaat eden bir alay zuafâyı dörtyüz yıldan beri kulluk eden fıkarayı Nemçe keferesine verdin’ deyu ağlaştıkları aynelyakîn müşahede olundu.”
Sultan Süleyman’ın hareketinden sonra Recep Paşa idam edilir. Avusturya cephesi Mora Muhafızı Halil Paşa’ya emanettir. Pâdişâh Tatar Pazarı’na gelince Vezir-i Âzam Bekri Paşa’nın zulmünden şikayetler başlar. Şeyhülislâm, yanında Pâdişâh hocası Abdülvehhab Efendi’yle huzura girince “Devletin hayırhah bendeleriniz, cümle ulema elinizi öperler, vezir-i Âzamin hıyaneti meydana çıktığından azlini rica ederler” deyince:
“Ya efendi, der Pâdişâh. İstanbul’da Bağdad Köşkü’nde hepiniz bunun salâbet ve diyanet ve akıl ve firasetini arz edip her ahvaline kefil oldunuzdu; evvelki sözünüz şimdiye uymadı; bundan maksadınız nedir?” deyince Şeyhülisâm Debbağzâde:
“Hata etmişiz, me’mulümüz (umduğumuz) gibi çıkmayıp, hilafı zuhur etti; azl-i ihmâl olunur ise devletin berbadına ve memâliki İslâmiye’nin düşman eline girmesine sebep olur; behemehal azli lazımdır” sözleriyle ısrar edip kendisine padişah hocası da yardım edince İkinci Süleyman:
“Dün serdar ettik, bugün azlolunmaz, dört taraftan düşman ağız açıp ayakta iken azli askerin dağılmasına sebep olur. İstediğinize müsaade ederim; lâkin Edirne’ye varıp, kasım geçsin düşman ayağı kesilsin, müşavere olunup münasip birine sadâret verilir” diye cevap verdi.”
Olayların gelişimi Pâdişâhı fazla sabırlı davranmaktan alıkoyar, vezir-i azam azlolunup yerine Köprülü zade Fazıl Mustafa Paşa tayin edilir. Yeni vezir-i azamın “çok kuvvetli bir kültür sahibi olduğundan bahsedilir… Her şeyden evvel orduyla maliyenin ıslahına ehemmiyet veren Mustafa Paşa seleflerinin halkı ezen vergilerini kaldırmış, sarayın gümüş takımlarını Darphaneye gönderip sikkeyi ıslah etmiş, narhı ilga edip ticaret serbestisini ilân etmiş, gayrı-meşrû servet yapan devlet adamlarını müsadereye tâbi tutarak hazineye para yığmış ve “Nefir-i âm” usulüyle toplanan gayrı muntazam askerleri terhis edip orduda ıslahat yaptıktan sonra istirdat siyasetini tatbike karar vermiştir.”
Fazıl Mustafa Paşa babası gibi vezir-i âzam olmak istiyordu. Bunun için gereken tedbirleri almaya çalışıp ilk icraat olarak vezir-i âzam azillerinde başrolü oynayan Darüssaade Ağası’nın işine son verdirdi. Serdâr-ı Ekrem olarak görevlenip Kırım Hanı’nı ve eyâlet valilerini Sofya’da toplanmaya çağırdı. Bu sıralarda Tiryaki Hasan Paşa ile anılan Kanije kalesi, koruyucularının aç kalması sonucu vire ile teslim edildi.
Vezir-i Âzam Fazıl Mustafa Paşa Serdâr-ı Ekrem olarak 13 Temmuz 1690 da Edirne’den Belgrad’a hareket etti ve ilk başarısını Şehirköy ve arkasından Musa Paşa palangalarını alarak gösterdi; sonra Niş üzerine yürüdü. Niş Kalesi vire ile teslim alındı. Semendire Kalesi cebren fethedildi. (27 Eylül) Hedef Belgrad! (8 Ekim 1690) Yenilgiler sayfası kapanmış sayılır. Artık Türk askeri zaferlerle yoluna devam etmektedir. “12–16 bin düşman tepelenmiş ve Tuna üzerinde 12 düşman gemisi zapt edilmiştir. Ele geçen top sayısı 396’dır. —Bu büyük muvaffakiyet üzerine Tuna boyundaki muhtelif palangalar düşmandan temizlendiği gibi, vaktinde Fatih tarafından yaptırılıp bu sefer Avusturyalılar tarafından yıkılan Böğürdelen Kalesi tamir ve tahkim edilmiş ve biraz sonra Vidin’in istirdadıyla Tuna boylan tamamıyla temizlenip düşman artık öte yakaya atılmıştır.”
Belgrad Kalesi 2 sene, 1 ay düşman işgalinde Türk’ün hasretine katlanmıştı. Şimdi yine kendisini sevenlerin koruması altına girdi; bakalım ne zamana kadar devam eder?

Pâdişâh Edirnelilere Yük mü?

Sadâret makamına uygun bir insanın getirilmesi, devletin kaderinin değişmesine sebep olabilirken, bazen, bu işi en kötü biçimde yapacak insanlara mührü hümâyun teslim ediliyordu. Fazıl Mustafa Paşa, etrafına akıllı ve becerikli insanları toplamış, kayıpların telâfisine çalışıyorlardı ki, bir mahzur atıldı ortaya. Pâdişâhın Edirne’de bulunması, Edirnelileri sıkıntıya sokuyor. “Reayaya angaryadır” diye İstanbul’a dönmesi teklif ediliyor. Devletin-milletin hayrına her türlü fedakârlığa rıza göstermesi gereken pâdişâh, bu masum isteği kabule yanaşmıyordu.
Sultan II. Süleyman’a bazı adamlarının, kardeşi Dördüncü Mehmed’i örnek göstermeleri Sultanı korkutuyor. Türk Ali Paşa ile iletilen teklife cevap, aykırı geliyor ve diyor ki Pâdişâh:
“Artık ben İstanbul’a gitmem, vezir-i âzam doğru buraya gelsin, burası da tahtımızdır; burada yazlayıp kışlarız.”
İstanbul’a gidince hal edileceği, yerine yeni pâdişâhın geçeceği korkusu ile böyle hareket eden Sultana gönderilen ikinci haber:
“Bu münafık sözüdür; herkes pâdişâhtan hoşnuttur; hâşâ ki suikast oluna, burada oturmak zararlı olduğundan gidilmek münasip görülüyor.”
Ali Paşa bu haberle pâdişâha tekrar gelip, der ki:
“İstanbul’a gidilmesini yalnız vezir-i âzam kulları murad etmedi, vükelânın reyiyle olmuştur, niçin şüphelenirsiniz?”
Reayanın maddî sıkıntılara duçar olduğunu anlatır; Pâdişâhı ikna eder ve 17 Kasım 1690’da İstanbul yoluna düşülür.
Pâdişâhtan bir buçuk ay kadar sonra Belgrad’dan dönen Fazıl Mustafa Paşa büyük iltifatlar görür.
“— Hoşgeldin, berhudar ol, yüzün ak, kılıcın berrak ekmeğim sana helâl olsun” diyen Pâdişâh hil’at üstüne hil’at giydirip, belinden çıkardığı hançeri beline, başından çıkardığı murassa sorgucu başına taktıktan sonra ağlayarak:
“— Ben mükafat etmeğe kadir değilim. Allah iki cihanda yüzünü ak etsin.” diye bir hayli dua etti. Zafere susamış milletin minnetini ifade etmeye çalışıyordu Pâdişâh; vezir-i âzam mutluydu, seyredenler memnundu.
Herşey hareket halindedir; durmak, yok olmaya rızâdır. Üç cephede savaş, devlette telaş var. Vezir-i Âzam İstanbul’dan cepheleri idare etmek düşüncesinde, devlet erkânı sadrâzamsız savaşın kazanılmayacağı görüşünde ısrarlı. Pâdişâh hastadır. IV. Mehmed’in taraftarları, mahpus bulunan eski pâdişâhı yeniden tahta geçirme sevdasıyla yanıp tutuşuyorlar; işler karma karışık. Pâdişâhı İstanbul’da bırakmak uygun görünmemekte, çıkacak bir karışıklıkla tahtıyla beraber hayatından da olacağı endişesi ağır basmaktadır. Devlet erkânı vezir-i azama pâdişâhın Edirne’ye götürülmesini teklif eder; vezir-i âzam “Pâdişâhı bir dahi İstanbul’dan çıkarmamak şartiyle getirdik” demesi tehlikenin büyüklüğü yanında cılız kalır ve karar verilir. Pâdişâh Edirne’ye gidecek:
Fazıl Mustafa Paşa bu kararla huzura varınca, Pâdişâh:
“Behey Paşa bak ne haldeyim” diye şişmiş olan vücudunu gösterdi ve “Bu hal ile nasıl giderim. Vükelâ halimi bilmezler. Dün gel bugün git, gidecektik niye geldik.”
Karar ciddidir, uygulanır. Önce IV. Mehmed ile Küçük kardeşi Şehzade Ahmed, Mehmed’in oğulları Mustafa ile Ahmed, peşlerinden Pâdişâh Edirne’ye yolcu olurlar. Bütün bu tedbirler tahtı dolduracak birinin tahta yakın ve yalnız bulunmaması içindir. Zahmetliyse de katlanılır. En küçük fırsatta kendi adamını padişah yapma arzusuyla yanan insanlar varken, buna müsait ve arzulanan bir ismi tahtın dibinde bırakmamak icab ediyordu.

Pâdişâhın Ölümü (22 Haziran Cuma 1691)

Pâdişâh Davutpaşa’da iken hastalığı şiddetlendi. Hekim Yahya Efendi’nin muayenesi ancak teşhise yarayıp, çare olamayacaktı. Vaziyetin ümitsizliğini vezir-i azama anlatınca, yerine kimin geçeceği ciddi biçimde düşünülmeye başlanır. 40 senelik saltanattan sonra hal edilen IV. Mehmed, oğulları Mustafa ve Ahmed ve padişahın küçük kardeşi Ahmed arasında ağırlık küçük kardeş Ahmed’den yana basar.
İkinci Süleyman’ın oğlu olmadığı için, hanedanın devam edeceği pâdişâh adayı olarak seçilen Ahmed’i, Vezir-i Âzam bilhassa istemektedir. Edirne’ye tahtırevanla gidecek kadar durumu ağır olan Süleyman’dan ümit tamamen kesilmiştir. Vezir-i Âzam da sefere çıkmayı aksatamıyacağından, geride kalanlara sıkı tenbihatta bulunarak vedâlaşır.
Vezir-i Âzam Köprülü zade Fazıl Mustafa Paşa vedalaşmak için yanına girdiğinde hasta Pâdişâh:
“Mustafam! Seni Cenâb-ı Hak’ka emânet eyledim, inşaallah fütuhatı celile ile dönesin” dedikten sonra gözyaşlarını tutamaz.
Fazıl Mustafa Paşa devlete zaferler kazanmaya giderken gözü her an ölümü beklenen pâdişâhta, kendi şehadeti ise aklına bile gelmemektedir. Birkaç gün sonra 22 Haziran 1691 Cuma günü Pâdişâh Hakk’ın rahmetine kavuşur.
İkinci Süleyman 45 sene 7 aylık ömrünün 40 seneye yakınını kafes hayatıyla geçirmiş olduğundan pek talihli sayılmaz. Zaten öncesi de çocukluk dönemi idi. “Padişahlığı 3 sene 6 ay 24 gün sürmüştür. Bunun iki senesi istiska denen hastalığın ızdırabiyle doludur. Kanunî Sultan Süleyman Türbesine def¬edilen İkinci Süleyman’ın hâlim selim, dindar bir insan olduğu söylenir.
Yüzlerce cariyesi olmamış, zevk-ü sefa peşinde koşmamıştır.
Vefatından az önce Davutpaşa’da onlara bırakmayı düşündüğü bir miktar parayı “Sen ki Darüssaadetim Mehmed Ağasın, hattı şerifim mucibince tevzi edesin” diye Mehmed Ağaya vasiyetini bildirip, kadınlarının kendisinden sonra perişan olmamalarını düşünmüş, onları da Allah’a emanet etmiştir.
Kendisini hafızalara nakşettirecek önemli bir şeyi olmadığı gibi, bir evlat da bırakmadan dünyayı terk edişi, “garip yaşadı, garip öldü.” sözüne uygun düşüyor.
Kendisinden önceki padişahlar gibi şairliğine rastlanmıyor; şiir yazmayan ender padişahlardandı. Muhteşemliği, Kanuniliği birincisi aldığından, İkinci Süleyman’a bir şey kalmamışsa da, en azından kimsenin kötü diyemeyeceği bir insan olarak elinden geleni yaptığı anlaşılıyor.

Hakkında Yorgun

Yorgun

Yorgun… Bir tarih öğretmeni… En iyisini bildiğini iddia etmiyor… Öğrenmeye ve bildiğini,bildiği kadarıyla öğretmeye çalışıyor…

İlginizi Çekebilir

Osmanlı Pâdişahlarının Meslekleri

Tarih Osmanlı’yı Osmanlı yapan ve bugün bile hayırla yâd edilen Osmanlı pâdişahlarının devletin hazinesini çar …

Bir Cevap Yazın