Sultan I. Ahmed Han

BİRİNCİ SULTAN AHMED

(21 Aralık 1603–1617)14-Sultan I. Ahmed Han

İstisnasız, “Sultan” diye anılan tek padişahtır. Bilhassa İstanbul’da yaşayan herkesin, hemen hemen her gün adım andığı tek padişah dense, yalan olmaz. Atmeydanı tarihî adını onunla değiştirmiş. Meydan, O’nun adıyla yeniden tarihî olmuş. “Çinili Cami” diye yurt dışında da meşhur olan, Türkiye’ye turist çeken Sultan Ahmed Camii onun eseridir. Mimar Kemaleddin Ağa, onun emriyle o ulu mabedi inşâ etmiştir. Halk arasında dolaşan rivayetlerdendir. Sultan Ahmed Camii’ne, hattâ sadece avlusuna girenler türbesinin yanından geçerken üç İhlâs bir Fatiha okurlar. Bununla, büyük sevap kazanacağına inanan milletimiz, dindar pâdişâhın ruhuyla hasbihâl etmenin hazzını yaşar.
Sultanahmed Camii imamlarından biri, rüyasında merhum pâdişâhı görmüş. Pâdişâh, imamı türbesinin yanından geçerken okumadığı için azarlamış. İmam Efendi camide cemaate bu rüyayı anlatmış, o günden sonra kulaktan kulağa yayılan bu nâm ile Sultan Ahmed’in ruhuna gönderilen İhlâs ve Fatiha bir hayli artmış.
Bir de, Büyük Şeyhlerden Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri ile ilgili hikâye anlatılır ki, Sultan Ahmed için olduğu kadar, büyük milletimiz adına da çok hoştur. Bu hikâyeyi, yeri geldikçe, anlatan da dinleyen de derin zevk alır.
Şeyh Efendi’ye bağlılığı o dereceye varmıştır ki genç pâdişâhın, onu görmek, sarayında ağırlamak, hizmetini yerine getirmek, eliyle abdest suyunu dökmek en yüce zevklerindendir. Günlerden bir gün, şeyhinin abdest suyunu dökerken, nicedir içinde hapsettiği arzusunu deyiverir:
“Şeyhim, bir kerametinizi görsek, dileriz!”
Şeyh Efendi ıslak, beyaz sakallarının suyunu eliyle süzerek başını kaldırır, pâdişâha mütebessim bakar.
“Sultanım, der. Koskoca bir Osmanlı Pâdişâhısın. Omuzunda havlu, elinde ibrik, abdest suyumu dökmektesin. Başka keramet mi lâzımdır?”
Sultan Ahmed aldığı cevapla mutlu olur. Şeyh Efendi cevabı öyle isabetli bir yolla vermiş ki, bu arada Pâdişâhı da yüceltmiştir. Daha huzurlu, daha sevinçli iklimlere gitmiş gönlü: Seccadeye beraberce alınlarını yapıştırırken, pâdişâhın huşuu bir kat daha artmış olmalı.
Umumiyetle dindarlığı ön plana çıkartılan Sultan Ahmed’in Peygamber sevgisi de bir başka seviyededir. Peygamber Efendimizin “Kadem-i Şerifinin resmini yaptırıp sorgucuna koyduran Birinci Ahmed “Bahtî” mahlasıyla yazdığı şiirlerinden birinde:

N’ola tâcum gibi boşumda götürsem dâim
Kadem-i resmini ol Hazret-i Şâh-ı Resulün
Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sahibidir
Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün

diyor. Kısaca da olsa şeyhine ve Peygamber Efendimize karşı sevgisini böyle özetledikten sonra, görelim padişahlığı nasıldır?
Üçüncü Mehmed’in sağlığında ölen ve boğdurularak öldürülen oğullarından başka, iki oğlu daha vardı. Büyüğü ondört yaşında Şehzade Ahmed, Birinci Ahmed olarak tahta çıktığında Osmanlı tahtının 14. padişahı sayılıyordu. 14 yaşında idi. Padişahlık müddeti de 14 sene tutan Sultan Ahmed 28 yaşında ölür ki, bu da 14’ün iki katıdır.
Birinci Ahmed’te bazı hususlar sıra dışıdır. 14’le ilgili enteresanlıktan sonra I. Ahmed herhangi bir sancaktan değil saraydan gelip tahta oturmuştur. Celâli İsyanlan’nın Anadolu’yu huzursuz ettiği yıllarda, babası yanından ayırmamıştı. Babası Saruhan (Manisa) Valisi idi, kendisi de orada 1590 senesinde doğmuştu. Gelenek bozulmasaydı çocukluğunu yaşadığı yerde valilik yapacaktı. Sultan Ahmed, bu gelenek başladığı zamandan beri valilikten padişahlığa gelmeyen ilk şehzadedir ve bundan sonra da, hiç kimse valilikten gelemeyecektir.
Sultan Ahmed’in babası saltanata başlarken 19 kardeşinin canına kıymıştı; belki de, o olayın ruhunda açtığı yarayı kapayamamıştı, diyeceğiz de son olarak oğlu Mahmud’u öldürtmeseydi! Sultan Ahmed bir ilk olmanın övüncünü yaşayacak, halktan aldığı dualarla bahtı gülecektir.
Sultan Ahmed için ileride söylenecek sözlerden bazılarını söylemeden duramayacağız. Peygamber sevgisi, şeyh saygısı, Allah aşkı namütenahi olsa da, zaman zaman en öne çıkan bir tarafı var ki o da vefasızlığıdır. Bir de talihsizliğini söylemek lâzım: Bilindiği gibi Anadolu’da Celâli İsyanları var.
Önceki padişahların saltanata başlamalarına ekseri kan ve acı karışıyordu. Sultan Ahmet, babasının ölümüne üzüldü mü, bilinmez; ama başka bir acı yaşamadı. Hiç kimseye de acı yaşatmadı. Büyük dedesi Fatih’in “Nizamı âlem” kânunu gereği padişah kardeşlerinin boğulması âdetine uymadı. On iki yaşında bulunan körpecik Mustafa’nın canını bağışladı. Bazıları, bunun insanî duygularla değil, zaruretten yapıldığını iddia ederek, “henüz padişahın çocuğu olmadığı için, onu bağışlamıştır. Zira ileride de bir şehzade dünyaya gelmez ise hanedanın kökü kesilirdi!” diyorlar. Ve şunu da ilâve ediyorlar: “Daha sonraları Mustafa’yı öldürtmek istemişse de, araya girenler mani olmuş”, padişaha mâni olmak kolay mı acaba?
Sultan Ahmed’in işe kansız başlaması milleti çok memnun etmişti. Hele de, sekiz sene önce babasının boğdurttuğu, 18 veya 19 şehzadenin çığlıklarını kulaklarında hisseden İstanbullular sonsuz sevinç duymuşlardı.
Ciğerparesi evladını, can kardeşini öldüren, öldürten insanların acısını ölçebilme imkânımız mevcut değil, ama şayet olsaydı, hariçten üzülen insanların kat kat üstünde olacağına şüphemiz yoktur.
Sultan Birinci Ahmed için, bir kişinin (Reşat Ekrem Koçu) okuma yazmayı bile zor becerdiğini yazmasını ciddiye almıyoruz. Çok dindar olduğu, mükemmel bir tahsil görerek, çocuk yaşında iyi derecede Arapça ve Farsça öğrendiği, “Bahtî” mahlâsıyla şiirler yazdığı anlatılır.
14 yaşında bulunan Sultan Ahmed, babasının ölümü duyulmadan tahta oturur, hemen bir Hattı Hümâyun gönderir, Vezir Kasım Paşa’ya. Kasım Paşa sadâret kaymakamıdır; ömründe bu kadar şaşırmamış ve korkmamıştır herhalde. Hatt-ı Hümâyun dev uluması gibidir. “Sen ki, Kasım Paşa’sın! Babam Allah emriyle vefat eyledi ve ben taht-ı saltanata cülus eyledim. Şehr-i muhkem zabteyleyesün, bir fesat olursa senin başın keserim!”
Pâdişâh Sultan Mehmed’in hastalığını bile duymayan Paşa, şaşırır. Bu bir deneme midir, gerçek midir? Anlayamaz. Anladığı zaman gidip, yer öper, sonra devlet erkânını saraya davet eder.
Biat merasiminden sonra Üçüncü Mehmed’in cenaze namazı kılınır; Ayasofya’da, babası Üçüncü Murad’ın yanına defnedilir.
Sultan Ahmed’in ilk icraatlarından hayırlı bir iş anlatılır. Venedikli Vali kızı Valide Safiye Sultanı, Topkapı Sarayı’ndan Bâyezid’de bulunan Eski Saray’a nakl ettirir. Bu Safiye Sultan ki, oğlu Üçüncü Mehmed’i bir hayli sıkıntılara sokmuştu. Esir olarak Türk korsanlarının eline geçip, İstanbul’a getirilip, Manisa’daki Şehzade Mehmed’e hediye edilen bu genç ve güzel kız; onun eşi olmuştur. Kocasının ölümünden sonra Valide Sultan olunca, zaten alışık olduğu siyasi davranışlarıyla sarayda hükmünü yürütüp, devlet için faydalı olmayan faaliyetlerde bulunuyordu. Eski Saraya gönderilerek siyasetle ilişiği kesildi. Kendisiyle beraber bütün yardımcıları da Eski Saray’a gönderildiler.
Birinci Ahmed tahta oturalı bir hafta dolduğu halde cülus bahşişi dağıtılamamıştı. Sultan Mehmed’in son günlerinde sadrâzam yapılan Malkaçoğlu Ali Paşa’nın getireceği Mısır vergisindeydi gözler. Malkoçoğlu Ali Paşa geldi ve Divân-ı Hümâyuna girip işe başladı. (29.12.1603)
Biraz garip, ama gerçektir! 23 Ocak 1604’te Sultan Ahmed’in saltanatının 33. gününde mütevâzi bir sünnet düğünü tertiplenir. Daha önceleri yapılan ve dünyayı hayrette bırakan şaşaalı, şehzade sünnet düğünlerine hiç benzemez. Sultan Ahmed, herhalde utandığından olacak, bu işi sessizce halleder. Hattâ makası görünce bile ağlamaya teşebbüs etmez! Böylece, erkekliğe ilk adımını atan pâdişâh, aldığı yaranın hafif ağrısını atlatmağa çalışırken ağır bir hastalığa yakalanır. Bu çiçek hastalığıdır. Hastalığın duyulması bütün memlekette endişelere sebep olur ve gelen bayram da, “geleneksel olan şenlikler yapılmaksızın üzüntü içinde geçer.” (Hammer)

Ali Paşa’nın Almanya Seferi

Malkoçoğlu Ali Paşa istemediği halde Almanya cephesine yollanır. Genç Sultan’ın ağzından çıkan söz namludan çıkan kurşun gibidir, geri dönmez.
“Elbette senin cânib-i küffara serdar olup asker ile gitmen lâzımdır. Bu babda bahane eylemeyüb acele tedârik görüp çıkasın.”
Koca Malkoçoğlu Ali Paşa’nın diyecek sözü olamaz, serdarlığına karar verilmiştir. Fakat Paşa yolda ölür. “Sadrâzam kahrından ölmüştür” diyen Hammer’e inanmıyoruz.
Malkoç Yavuz Ali Paşa kan dökmekten hoşlanan vicdanı kıt bir insandı. Yanında, özel cellâtlarıyla gelmişti. Kahrından ölmesi için, önce biraz hissiyatı olması lâzımdı! Malkoç Ali Paşa’dan sonra onda işe yarama fırsatı bulamayan Mühr-ü Hümâyun Lala Mehmed Paşa’ya verildi. (5 Ağustos 1604)
Lala Mehmed Paşa bu sıralarda Belgrad’da serdar kaymakamı idi. Rumeli Beylerbeyi iken Avusturyalılara karşı Budin’i müdâfaası çok başarılıydı. Macaristan serdarlığı da yapan Paşa bir hayli tecrübeli ve sevilen bir komutan idi. onun Vezir-i Âzam yapılması, Garp cephesi serdarlığına verilmesi orduda sevinç meydana getirdi. Bu meyanda, düşman tarafı hiç memnun olmadı. Az çok Lala Mehmed Paşa korkusu taşıyan Avusturyalılar, onun Belgrad’dan Budin’e doğru gelmekte olduğunu öğrenince, Peşte Kalesi’ni terk ettiler. Peşte Kalesi savaşmadan, Lala Mehmed Paşa’nın adına teslim edilmiştir. (25 Eylül 1604)
Savaşlarımız, artık hep Avusturyalılarla. 15/16 Ekim’de Vaç Kalesi işgal edildi. 18 Ekim’de Estergon kuşatıldı. Bazen aynı kale adları tekrarlanıyorsa bunun sebebi, o kalelerin el değiştirmiş olmasıdır.
Üç Kasım 1604. Padişahın sünneti üzerinden tam dokuz ay on gün geçmiş, kendisi de 14,5 yaşına gelmiştir. Eşi Mahûruz Haseki nur topu gibi bir şehzade doğurur. Sultan Ahmed baba olur. Çocuğa “Osman” adı verilir. O da 14 sene sonra babası gibi pâdişâh olacak ama bahtlı olmayacaktır. Genç Osman olarak çekeceği çileler onu doğduğuna pişman edecektir…

Kasım Paşa’nın İdamı

Şark cephesi de, Garp cephesi de, Anadolu da kaynamakta, İstanbul’a gelen haberler pâdişâhı şiddetle sarsmaktadır. Eski sadâret kaymakamı Kasım Paşa, Sultan Ahmed’in ilk cülus günü gönderdiği Hatt-ı Hümâyunla titremişti. Şimdi ise, Anadolu’da haksızlıklar yaptığına dair haberlerle saray çalkalanıyor ve pâdişâh onu derhal İstanbul’a çağırıyordu.
“Kasım Paşa Ankara’ya varınca reayaya salmalar saldı ve Celaliler gibi halktan vergi almaya başladı. Bunu duyan padişahtan katline ferman çıktı.” Kasım Paşa dönmek istemez ise de, padişah çeşitli vaatlerle ikna eder ve İstanbul’a getirilir. Bir gün kaymakamlık makamında kalır, ertesi gün, padişah divan toplantısı yapar. Şeyhülislâm da bu toplantıda hazır bulunur.
Padişah, asi paşaya sorar:”Neden emrime itaat etmedin?”
Zavallı Kasım Paşa! Padişahın ilk fermanına muhatap olduğu gün, şaka sanmış Pâdişâh tarafından gönderilen Kethüda’ya, ipekli kumaş için de getirdiği Hatt-ı Hümâyun’a bakıp sormuştu: “Bu okunmaz yazıyı sana kim verdi? Bu Pâdişâh yazısı değil!” İnanamadığı yazının Pâdişâha ait olduğunu anlamak için Kızlarağasına şu cevabı yazmıştı. “Bu abd-i zâife bir hatt-ı şerif getürdiler; aslını bilemedük; yoksa garez bizi imtihan mıdur yahut bir murâd yiri mi vardır? Def-i şübhe buyurunuz.”
O zaman uzaktaydı şimdi yanında. Konuşan dili lal olmuş Kasım Paşa’nın böyle bir çocuğun tuzağına düşen haline acıyordu hiç ses çıkarmıyor. Zaten, söyleyeceği hiçbir söz durumunu değiştiremeyecekti.
Şeyhülislâm Efendi’ye soruldu: Devlete asi olanın cezası nedir?
Verilen cevap, Kasım Paşa’nın hayatının sonunu getirdi. “Arnavud soyundan, çok çevik ve hareketli bir adamdı” diyor Peçevi. Son hareketi yere düşen başı ile yaptı Kasım Paşa; duyanlar ve görenler devlete âsi olmanın sonu bu imiş dediler. Çünkü Kasım Paşa’nın cesedi hemen yok edilmedi. İbreti âlem için bir gübre beygirinin üzerine konarak gezdirildi; kâfi derecede teşhir edildikten sonra Edirne kapısında bir hendeğe atıldı. Herhalde genç padişah, “çocuktur, bununla istediğimiz gibi oynarız” düşüncesinde olabilecekleri dikkate alarak azametini göstermek istiyordu. Kasım Paşa’dan sonra Sarıkçı Mustafa Paşa’yı aynı vazifeye tayin etti ve ona:
“Eğer senin de bir fenalığın ortaya çıkarsa, şu yatan adam gibi kılıcıma uğrarsın.” dedi. Sarıkçı Mustafa Paşa ne gördüğü manzaradan, ne de pâdişâhın tehdidinden bir ders aldı.
Diğerinin yoluna kendisini hazırlamak için elinden geleni yaptı. İdarede meydana getirdiği önemli tayinler, birçoklarına göre biraz radikal hareketlerdi. Bütün amacı taraftar teminiydi belki ama, ölü bir insana hiçbir taraftarın desteği fayda vermezdi! Gerçi, Sarıkçı iyi tayinler yapmış, iki kişiyi de saraya dâmadlığa kabul ettirmişti ya, onların da faydası olmadı. Hatta ortalığı karıştırdı. “Sarıkçı Paşa tebaaya zulüm yapıyor” diye padişaha şikâyetler ulaştı. Bir kılıçlık iştir alt tarafı. Sarıkçı’nın sarıklı başı vücudundan koparılarak hayatına son verildi.
Sarıkçı Mustafa Paşa’nın cesedi de saygı görmedi. Başından ayrılan vücudu Kubbealtı’ndaki çeşmenin önüne sahipsiz bir bohça gibi bırakıldı. Kaymakamlık makamına Sofu Sinan Paşa tâyin edildi.
Birinci Sultan Ahmed’in çocukluktan sıyrılma günleri çocukça olmayan olayların içinde geçiyor. Bir oğlu dünyaya gelmiş Osman adını almıştı ya, kısa zaman sonra ikinci defa bir erkek çocuğa baba oldu. Bu ikinci oğulun adı “Mehmed” kondu.

Umûmi Manzara

Lala Mehmed Paşa Vezir-i Âzam’dır ve Garp Serdarlığı göreviyle Almanya cephesinde savaşlar yapmaktadır. Cağaloğlu Sinan Paşa Şark Serdarı olarak İran’da savaşıyor, Nâsuh Paşa Celâli Serdarı. Lala Paşa’dan gelen haberler iyidir. İran’dan gelen haberler de iyi sayılır. Anadolu’da ise Nâsuh Paşa’nın hiç bir başarısı yok. Celâli meselesinin halli aslında çok zordur. Kimi yerlerde halk isyanlardan yakınırken, kimi yerler halkının Celâlileri, sancak beylerinin ve beylerbeyinin idaresine tercih ettiği haberi geliyor. Devlet ne yapacağını bilemez durumdadır. Orta Anadolu’da ve daha doğularda faaliyet gösteren Celâliler, Bolvadin’de Uzun Halil adlı bir reisin emrinde toplanmışlar, devlet kuvvetlerine göz açtırmıyorlar.
Divan toplanır, işin hâl yolu düşünülür. Nâsuh Paşa başa çıkamadığı için, Anadolu Beylerbeyi Kejdehan Ali Paşa’ya, Nâsuh Paşa’yla birleşmesi emri gönderilir.
Celâliler Bolvadin’in güneyindeki bir köprübaşını tutmuşlar, Osmanlı ordusu köprünün beri tarafında; yapılan vuruşmada,Celâliler, orduyu bozar (12.11.1605). Canını kurtarmak için meydanı terk edip Seydişehir’e kaçan Nâsuh Paşa, suçu Ali Paşa’nın üstüne atıp paşanın başını kestirir. Ali Paşa’nın idam edilmeden önce padişaha, Celâlilerle uğraşmanın beyhude olduğunu söylemesi, merak uyandırır ve Padişah Anadolu’yu görmek ister. Bursa’ya gider. Ecdat kabirlerini ziyaret etmenin ötesinde bir şeye yaramayan bu seya¬hatten dönen genç Sultan, Eski Celâli Reisi Vezir Deli Hasan Paşa’yla kardeşlerini Belgrad’da idam ettirir.
Deli Hasan Paşa’nın paşalığı fahridir veya rüşvettir! Karayazıcı adlı ünlü Celâli reisinin kardeşi olan Deli Hasan Karayazıcı ölünce yerine geçmişti. Maiyyetinde çalışan binlerce kişiyle Anadolu’da terör estiriyordu. Hükümet, paşalık rütbesiyle gönlünü okşayıp, eşkiyâlıktan vazgeçirmiş, sonra da, Batı cephesine göndermişti. Deli Hasan’ın ve bir kaç adamının Celâlilerden koparılmasının çözüm olmadığı gibi, yeni verilen vazife de uygun düşmemiş, uyum sıkıntısı olmuş, sonuç olarak da Nuh Paşa’nın dediğine gelinmiş. Nuh Paşa: “Lakin sonra yüz Deli Hasan peyda olur, hemen bunlara kılıç evlâdır” demişti.
Devlet büyük ve dağınık topraklara hükmediyor. Pâdişâh çok genç, devlet ricali yüz sene önceki kalitede değil. Fakat bu geminin de yüzdürülmesi lâzım! Sinirleri gergin olan mesul şahıslar düzeltme işini, yanlışlıkla bozma yönüne çevirebiliyor. Nitekim Anadolu’daki isyanlar hep düzeltme adına azdırılmıştır. Devlet zaaf içerisinde yalpalamaktadır.
Sadrâzam Lala Mehmed Paşa’nın Garp Serdarlığında Almanya ve müttefikleriyle yaptığı savaşlar, Hıristiyanları iyice yıpratıyordu. Genç padişaha devlet erkânının yaptırdığı önemli hatalardandır; Paşa İstanbul’a çağırılır. Padişahın davetine uyarak gelen Paşa, üç ay sonra tekrar, geldiği yere gönderilir. (21 Mayıs 1605)
Lala Mehmed Paşa Batı’ya doğru giderken, Batı’dan bir gri duman İstanbul yolunu tutar ve hiçbir rüzgârın tesiriyle dağılmadan Osmanlı payitahtına kadar gelir. Bu, Tütün’ün Türkiye’ye ilk yolculuğudur. Söylendiğine göre Amerika Kızılderililerinden İngilizlerin öğrenip dünyaya yaymaya başladıkları bu nesne gittiği her yerde iyi kabul görmüş, Türkiye de, bu acaip şeyi hemen baş tacı etmiştir. Bilahare zararlarının görülmesi üzerine aleyhine fetvalar verenlerin bile lülelerden dumanını nefeslediği bir güzel anlatılır. Bu konuda, Peçevi’den biraz alıntı yapalım.
İstanbul sokaklarının tiryaki lülelerinden çıkan dumanlarla ne hale geldiğini şöyle anlatır:
“Evsâk-u bâzâr da dahi lüle ellerinden düşmez oldu. Birbirinün yüzüne gözüne pof pof deyü esvâk-u mahallâtı dahi kokutdular ve hakkına nice yave eş’yâr nazmidüp bî münâsebet okutdular.” (İ.H.D.)
Yani çarşı-pazar esnafı mahalleleri kokutmaya başlamışlar, nice şiirler yazılmış, bu duman hakkında.

Lala Mehmed Paşa’nın Ölümü (24 Mayıs 1606)

Devlette iyi giden tek işin, Batı cephesindeki Lala Mehmed Paşa’nın başarıları olduğunu görmüştük. Lüzumsuz yere İstanbul’a çağırılıp, üç ay sonra tekrar, geldiği yere gönderilmişti. Bu gidişinde “Estergon’u alıp, imparatorla galibâne bir sulhun esaslarını kararlaştırarak müzakere etmesi münasebetiyle, Padişahın fevkalâde iltifatına mazhar olmuş ve Avusturya işini tamamen halletmek üzere o tarafa serdar tayin edilmişti.” (İ.H.D.)
Lala Paşa, Erdel Beylerinden Boçkayi ile anlaşarak, onunla Avusturyalılara karşı işbirliğine gidiyordu. Baçkayi Avusturyalıları sindiriyordu. Lâkin!
Pâdişâhın körpe dimağı tabi ki kart paşanın istismarına müsaitti. Kaptan-ı Derya Derviş Paşa Lala Paşa’ya karşı buğzu yüzünden, devletin menfaatini hiçe sayıp tezvirata başlamış. Derviş Paşa için Peçevi diyor ki: “Bazı günler saadetlü Pâdişâh Derviş Paşa’yı Hasbahçe’de alıkor ve onun telkinleri ile hareket ederdi. Ertesi gün birden bire büyük bir olay meydana gelirdi. Hatta işitirdik ki, Valide Sultan hazretleri oğluna, onun sözüne ve düşüncelerine aykırı iş yapmayacağına dair annelik hakkı üzerine yemin verdirmiş.”
Osmanlı Devleti’nde kadınların söz sahibi olduğu zamanlarda, hiç iyi netice vermeyen kararların alındığı görülmüştü. Daha çok, kendilerine yakın saydıkları kişilerin menfaatine yönelik hareketleri devlet menfaatine aykırı düşüyor, neticede devlet adına hayıflanılan durumlar ortaya çıkıyor. Şimdi de, genç pâdişâh sözünü kıramayacağı anasının tesiriyle iş yapmaktadır.
Peçevi’nin dediğine göre; bir gün Derviş Paşa, Lala Paşa’nın Avusturya işlerini bırakıp gelmesi yönünde padişahın aklını çelmiş. Derhal bir emir ulaşmış Lala Paşa’ya; bu emir, İran seferine gönderileceği hakkındadır ve şöyle demektedir Yüce Sultan:
“Senün Aceme Serdar olman gerektür. Hemen, yerüne Ungürus’a kimi serdar edersen et ve kendün Acem’e gitmek içün hazırlan!”
“Emir Pâdişâhındır” der Paşa ama neredeyse aklını oynatacak. “Bu yıl umulur ki Ungürus taraflarında Boçkay Kralın ortaya çıkışı sayesinde istenildiği biçimde barışa kavuşulur ve Beç kâfirin atalarının verdikleri haraca kesilir” demeye ancak gücü yeter.
Pâdişâh tekrar, “Emrim üzere tedarikte ol” diye ferman buyururlar. Paşa, Peçevi’ye anlatır: “Gelelidenberi saadetlü pâdişâhı tamamıyla fikrime bağlamıştım. Bir süreden beri Derviş Paşa’nın aleyhimde çalıştığını bilirdim. Ne kadar yüzüne güldümse sırf bu yüzden yapardım. Şimdi açıkça söyleyeyim ki, maksadım Ösek’e vardıktan sonra Drava suyu boyunca ilerleyip Vişigrad’ın üst yanından Mekomani’ye geçeyim. Boçkayi de öte yandan Pasen’i geçip Beç altına gelsin ve orada ikimiz buluşalım. Böyle olsa Nemçe’de memleket mi kalırdı ve karşımızda düşman mı kalırdı? Şimdi korkum şudur ki, Boçkayi’ye ve Macar kavmine yüz vermezler ve benim on iki senelik emeğim boşa gider.” diyerek gözyaşları döktü.”
Lala Paşa, padişahın davranışına aşırı derecede kırıldı, hasta oldu. 12 Şubat Pazar günü Belgrad’dan hareket edip 16 Mart’ta İstanbul’a geldi. Hastalığı devamlı artıyordu. Tedavisiyle uğraşan Portekizli doktorun ilacına zehir kattığı söyleniyordu ve bunun tertipçisi olarak gösterilen isim de Derviş Paşa’dır.
“Lala Paşa ölümüne yakın, Uzun Kâtip isimli, padişahın çok sevdiği adamla padişaha haber gönderip dedi ki:
“- Benden Saadetlü Pâdişâhın eteğini öpesin ve vasiyetimin şu olduğunu söyleyesin. Altı tane saçı bitmedik, ana sütüne muhtaç yetimim var. Bunları el kapısına muhtaç etmesin; her ne ihsan ederse Hazret-i Hak bin o kadar eylesin.”
“Ağa, Pâdişâhın huzuruna ağlayarak vardı.” Ne ağlarsın buyuruldu. Ağa:
“Pâdişâhım şöyle Karadağ gibi bir vezirin gidiyor, ne haline inanan oldu, ne de kadri bilindi.”
Pâdişâh:”Ol giderse yerine bir dahi gelir.”
Ağa:”Pâdişâhım onun yerini tutanı buluncaya kadar çok vezir değiştirirsin.” Deyince
Pâdişâh öfkelendi:”Hele nakit varlığına el konulsun, diğer eşyaları alınmasın.” dedi.
Fakat Derviş Paşa, Lala Paşa’nın her şeyine el koyar. Peçevi onbeş sene yanında vazife yaptığı Derviş Paşa’yı uzun uzun iyilikleriyle anlatıyor, Derviş Paşa’nın da merhametsizliğinden fazlaca yakınıyor.
İ.H. Danişmend Lala Paşa’nın memlekete çok hizmet ettiğini devşirmelerin en iyilerinden olduğunu yazıyor. Uzunçarşılı da Sultan Ahmed’in Lala Paşa’ya yaptığı vefasızlığı çok görüyor.
Bilhassa Peçevi uzun yıllar maiyyetinde çalışıp, çok sevdiği Lala Mehmed Paşa’nın gördüğü muameleye çok içerlemiştir. Sultan Ahmed’i açıktan suçlayamayıp, öfkesini Derviş Paşa’yı kötüleyerek alıyor. Biz de, padişahın yaşının küçük, tecrübesinin kıt oluşu hatalar işlemesinin sebeplerindendir, diyoruz:

Derviş Paşa’nın Sadrazamlığı

Lala Paşa’nın devlete yaptığı hizmetlerinin aksamasına, sonra da ölümüne sebep olan Derviş Paşa’dır. Hastalığına bile inanmamış, padişahın dahi inanmamasını sağlamıştı. Gayretinin semeresi olarak, ölen Paşa’nın makamını devraldı. Padişahın henüz pişmediği, iyi ile kötüyü net olarak seçemediği belli oluyor.
Derviş Paşa’nın sadrazamlığı millete de, devlete de, kendisine de yaramaz. Millet sevgisinden yoksun, hizmet aşkını tatmamış, devlete bağlılığı şahsi menfaatinden zayıftır.
Sadârete geçer geçmez, evlerin balkon vâri çıkıntıları için 1000 akçe vergi almaya başlar ve kadınların şiddetli nefretlerini kazanır. Onların dış dünyaya açıldıkları tek yerdir orası. Gücü yetmeyenler, balkon sefasından vazgeçmeye mecbur kalır. Bu Paşa cimriliği yüzünden kendisine de hiç yaramamıştır. Millete yaranamayışı da uzun hikâye. Onun çok dikkat çekici olayın, olayların şahidi Peçevi’den, kısaltarak alıyoruz.
Bir ikindi vakti beylerbeyilikten azledilmiş nur yüzlü bir ihtiyarı yanına çağıran sadrazam, “Senin oğlun davul ve sancak sahibi bir mirliva imiş, ondan şikâyetçiler geldi” der. İhtiyar ne yapsın, “Elimden bir şey gelmez” der. Derviş Paşa der ki, “Senin elinden gelmezse benim elimden gelir” ve orada ihtiyarın başını kestirir. Güya suçlu oğlun cezasını babasına çektirir.
Peçevi’nin “Velinimetim, Efendim” dediği Lala Mehmed Paşa’dan dolayı Derviş Paşa’ya kini fazladır. Onun kirli çamaşırlarım teşhirden büyük zevk alıyor.

Derviş Paşa’nın Ölümü

Paşa’nın diğer kötülüğü cimriliğinden kaynaklanır ve ölüm sebebidir. Uzun sözlerle anlatılan son cimriliği şöyle: “Devletin en önemli makamının sahibiyim, şanıma uygun bir köşk yaptırayım” der; vekilharcı bir Yahudi’yi bu işle görevlendirir. Bir gün Yahudi sarraf elinde hesap defteriyle önünde dikilir, masrafların dökümünü Paşaya saymaya başlar, “Bu kadar borcun oldu” der. Paşa, ahiretini satarak biriktirdiği paralarına kıyamaz, Yahudi’ye hiddetle bağırır. Yahudi sarraf kurnaz tilkidir, işin sonunun nereye varacağını anlar, hemen tavrını değiştirir. “Aman Sultanım, der, bu benim size hediyemdir. Para istediğim yok.” Ama plânını hazırlamıştır. Henüz tamamlanmamış olan köşkün inşaatı ikmâl edilirken pâdişâhın sarayına bir tünel kazdırır, sonra, pâdişâhın bu tünelden haberdar olmasını sağlar. Pâdişâha gönderdiği haber bir suikasd ihbarıdır. Paşa bu tünelden saraya gelerek Pâdişâhın hayatına kastedecektir. Suçu sabit görülen Derviş Paşa, Şeyhülislâm fetvasıyla, bostancılar tarafından boğularak öldürülür. Bu ölüm haberi İstanbul’da zafer müjdesi gibi sevinçle karşılanır. Böylece Derviş Paşa hileyle ortadan kalkmasına sebep olduğu Lala Paşa’dan 5 buçuk ay sonra, günahlarıyla beraber dünyadan göçer. (9 Aralık 1606)
Lala Mehmed Paşa demişti ya, “Benim yerime geçecek adam benim yaptığımı yapamaz, 12 senelik emeğim boşa gider.” Gerçekten de öyle oldu. Osmanlı Devleti, Lala’dan sonra Avrupa’da ağırlığını kaybetmeye başladı ve ağır bir andlaşmaya imza koymak zorunda kaldı.

Zitvatorok Barış Antlaşması (11 Kasım 1606)

Sultan Birinci Ahmed devrinin önemli olaylarından sayılan bu tarih, karşı taraf için ne kadar sevindirici ise beri taraf içinde o derece üzücüdür. Şimdiye kadar yapılmış olan barış anlaşmalarında, Osmanlı Devleti -yenik durumda olsa dahi- ağabey rolü oynardı. Zitvatorok barış görüşmelerine Avrupa beynelmilel hukuku geçerli olacak usulde başlandı. Bir üstünlük işareti sayılan ibare tabii ki karşı taraf için zül idi ama bunu mevcut şartlarda düşünebilen mi vardı ki? Bu gün bile geçerli olan durum kime meçhuldür. Dünyanın süper devleti hangi devletle kendisini eşit seviyede görüyor? Hammer şu ibareden pek fazla rahatsız “Osmanlı Avusturya ahidnâmelerinde şu hakaretamiz tabir bulunuyordu: “Daima muzaffer olan Padişah tarafından daima mağlup olan Viyana bîdinine lütfen ihsan buyruldu.” Hakikaten, insan böyle sözleri kendi milleti, memleketi için kabul edemez. Ne çare ki kabuller ve redler gönül işi değil, kuvvet işidir. Osmanlı Devleti Başpehlivan olmanın keyfini epey sürmüş ve buna alışmıştı; ne çare ki her şey bir düzende gitmiyor.
Zitvatorok barışına zayıf girdi Osmanoğlu. Anadolu topraklarında Celâlilerin zayıf düşürdüğü Osmanlı askeri, Avrupa topraklarında dağılan Osmanlı askeri, kırılan devletin gururu! Gururun düşünüleceği günler değil, zayiatın en azla geçiştirileceği günler yaşanıyor.
Teklif pâdişâh tarafından değil düşman tarafından geliyor, ya kabul et, ya da barış olmasın, karşı tarafın meselesi bu kadar basit. Osmanlı Devleti’nin barışa ihtiyacı kangren olan bir uzvun kesilmesi kadar ciddi. Kaleden kaleye atlayıp, her birini yiğitçe sahiplendiğimiz şehirlerden ve Tuna’dan uzak olmayan bir yerdir. Zitvatorok. Orada toplandı atlı kişilik Türk heyeti ile Avusturya heyeti.
Seçilen heyetler 17 maddelik andlaşma metni için üç hafta uğraştılar. Bu metinde yer alan maddelerden biri ile Avusturya her sene ödemekte olduğu 30 bin duka altım bundan sonra ödemeyecek. Bir diğeri, Devletlerin başları bundan sonra eşit olacak. Avusturya Kralına artık “İmparator” denecek. Öbür maddelerde ise bunlara benzer denklik hâkimdi. Osmanlı Devleti’nin üstünlüğü tamamen ortadan kalkmış oluyordu. “Bazı tarihçilere göre bu antlaşma, on yedinci asrın başında Macaristan’ın Osmanlı idaresinden ayrılışına ve Osmanlı Devleti’nin gerileyişine bir işaret sayılıyordu.”

“Şaşılacak İşlerden”

Şu yukarıdaki başlık Peçevi’nindir. Hayretine giden bir tartışmayı aktarıyor; bizim de merakımızı mucip oldu, naklediyoruz: Peçevi de bunu Hasanzâde Tarihi’nden almış: Sultan Ahmed bir gün toplantı tertip etmiş. Şeyhülislâm Sunullah Efendi, Hoca Efendi, büyük vezirler, kazaskerler hep huzurdalar. Pâdişâh, kışın gelmekte olduğunu, sefere çıkmıyacağını söyleyince Sunullah Efendi ordunun bir aydır Üsküdar’da beklediğini hatırlatıp, askerin oradan dönmesinin itibar sarsıcı olacağını, Sultan Süleyman’ın sefere nasıl çıktığını filan anlatır. Pâdişâh: “O zamanın şartları öyle gerektiriyormuş, bu zamanın şartları böyle” diye cevap verir, tartışma uzar ve sıra para meselesine gelince Sunullah Efendi: “Bari iç hazineden sefer zahiresi satın alınması için bir miktar para verilemez mi?” deyince, Pâdişâh: “Hazinede para yoktur, nerden verilsin?” der. Sunullah Efendi: “Mısır hazinesinden inayet buyurulsa olmaz mı?” deyince, Pâdişâh: “Mısır hazinesi bizim harçlığımızdır, ondan nasıl verilir?” buyururlar.
Sunullah Efendi pes etmek niyetinde değildir. Tarihi bir misal verir: “Rahmetli atanız Gazi Sultan Süleyman Han, Zigetvar seferine giderken sarayda ne kadar altın ve gümüş kabkaçak varsa darphaneye verdiler ve para kestirdiler, savaşta onu harcadılar. Düşmandan öç almaya çabalamak, din ve devletin namusundandır.” diyerek, fazilet dersi verir:
Pâdişâh biraz sinirlenerek Şeyhülislâm’a şöyle seslenir: “Sen benim sözümü anlamıyorsun, ancak zaman zamana uymaz ve o zaman bu zamana kıyas olunamaz. O vaktin zorunluluğu, o imiş ve öyle yapmışlar, o vakti bu zamana niçin misal gösterirsin?”
Bu, biraz kısaltarak verdiğimiz tartışmadan sonra, Sunullah Efendi başından olmaz. Sadece şeyhülislâmlıktan azledilir.
Bu olayın Derviş Paşa’nın sağlığında meydana geldiği, hatta Şeyhülislâm Sunullah Efendi’nin Derviş Paşa’yı savaşa yollamaya çalıştığından dolayı öfke oklarına hedef olduğu Hammer tarafından naklediliyor. Ve bundan sonra Sunullah Efendi Sadrâzam tarafından düşman ilân edilmiştir. Bunun sonucu olarak görevden alınan Sunullah Efendi’nin yerine Ebul Neyâm’ın ikinci defa getirilmiş olduğu söyleniyor. Hammer Nâima’dan naklettiği bu sahneyi devam ettirirken şöyle yazıyor:
Ulemâ, Vezir-i Azam kendilerine müsait bulundurmak için, askeri harekâtı İstanbul’dan idare etmesi lâzım geleceğini beyân ederek, onun düşüncelerine revaç verdiler. Hatta içlerinden biri:
“Benim sultânım, sen bir âfitâb-ı halem-tâbım; yerinde otur ve etrâf-ı âleme neşr-i nûr edip cihandan zulmeti götür” dedi.
Pek de inanılacak sözler değil. Âdeta pâdişâhla dalga geçiliyor…
Bu görüşmelerden sonra Deli Ferhad Paşa İran ordusu seraskerliğine tayin edildi. Deli denilmesinin haklılığını ispat eden Ferhad Paşa askerle geçinemedi.

Kuyucu Murad Paşa

Sultan Ahmed’in saltanatını sarsan, ona gençliğini yaşatmayan, saltanatın sefasını sürdürmeyen en mühim sebeplerden biri Anadolu’daki isyanlardır. Kendisinden önce başlayan, kendi zamanında iyice alevlenen bu isyanlar, ona bir ağabey ve bir baba kaybına sebep olmuştu. Gerçi bu olaylar başına gelmeseydi, pâdişâh tacı da belki geçmeyecekti ya!
Celâli İsyanları denen ayaklanmalarda, babası Üçüncü Murad’ın askerleri başarı sağlayamadıkça kahrolan Şehzade Mahmud, babasından Anadolu’ya serdar olmayı isteyip, şimşekleri üzerine çekmişti. Babasının “Bu işi nasıl halledeceksin?” demesi üzerine “Kılıcımla ve nasihatle” diye cevap vermiş de, Baba, evladının kendisine de baş kaldıracağı vehmiyle oğlunun başını ortadan kaldırmıştı. Küçük bir delikanlı olan Ahmed, o zaman çok üzülmüştü. Şimdi Celâliler bütün şiddetiyle Anadolu’yu kasıp kavuruyordu. Halkın ezilmişliğine çare olmak niyetiyle ortaya çıkan isyancıların etrafı o kadar kalabalıklaşmış ki, küskün sipahilere ilaveten, ipten kazıktan kopma ne kadar serseri varsa, eline silah alıp dağa çıkmıştı. Kendi kötü arzularını tatmin için en kötü fiillere teşebbüs ediyorlardı. Köylülerin mallarına, canlarına, namuslarına saldırıyorlar, karşılarına çıkan devlet kuvvetlerine saldırıyorlar, devleti zaafa uğratıyorlardı. Osmanlı ordularının doğuda ve batıda başarısız olmaları, biraz da memleketin kendi içindeki bu çalkantılardan ileri geliyordu. Tecrübeli ve devlet mefhumuna aşk derecesinde bağlı olan Kuyucu Murad Paşa, Anadolu’daki ayaklanmaları bastıracak yegâne unsur olarak görülür. Aslen Hırvat olup İslâmiyete sonradan giren Murad Paşa’nın, Karaman Beylerbeyi iken katıldığı bir savaşta Safevilerle çarpışırken atından bir kuyuya düşmesi, ona “Kuyucu” lâkabını verdirmişti. (1590) Bazıları “Anadolu’da öldürttüğü insanları kuyulara doldururdu, ondan adı böyle anılır oldu” dese de işin aslı yu-karıda söylendiği gibidir. Amma, ikincisi de yakışmaz değil!
Nakşibendi tarikatına mensup, çok dindar bir insan olarak anlatılan Murat Paşa’nın ne olduğunu tam anlayabilmek kaabil değildir. Haftada bir Kur’an hatmetmesi, savaşta bile günlerinin çoğunu oruçlu geçirmesi, devlete sadâkati artıları olarak kitaplara geçen Paşa’nın, gaddarlığının üstünü örtmek mümkün olamıyor. Yalnız, bu gaddarlığının tevil götürür yanları aranırsa bulunabilir. (Düzendir)
Peçevi, Murad Paşa’ya gelen Hatt-ı Hümayunu ve Paşa hakkındaki görüşünü şöyle yazar:
“Sen ki, vezirim Murad Paşasın, hiç kimsenin telkini ve ricası olmadan sadece kendi arzumla sana Vezir-i âzamlığı verdim ve Mühr-ü Hümâyunumu gönderdim. Umarım ki, Cenab-ı Hak her işinde yardımcın olur. Göreyim seni, her işte nasıl çalışacaksın?”
“Cihada alışkın ve yaradılıştan adaletle yoğrulmuş olan Murad Paşa” bu müjdeyi Zitvatorok andlaşması yapılırken almıştı. (9 Aralık 1606)
Şimdi kısaca değineceğimiz, Zitvatorok andlaşmasının asıl sebebidir. Daha doğrusu, Türk tarafını tavizkâr olmak mecburiyetine iten sebep. Anadolu’da, çapı fazla dikkate alınmayan Celâli İsyanları Haçova Meydan Muharebesi’nde (27 Kasım 1596) önce bir bozgun yaşanmıştı. Amirlerinin emriyle geri çekilen askerden etrafa dağılanlar olmuş, Sadrâzam Cağaloğlu Sinan Paşa üç gün yoklama yaptırmış, bulunmayan asker için görüldüğü yerde vurulmaları emrini çıkarmıştı. Bundan sonra o, hazır olmayan 30–40 bin asker Anadolu’ya geçip Celâlilere katılmış ve Celâliler düzenli devlet ordusundan daha güçlü hâle gelmişti. Anadolu’nun elden çıkma durumu varken, Avusturyalılarla rahat pazarlık yapma şansını düşünmeyip, bir an evvel sulha kavuşmak yeğlenmişti.
Celâliler üzerine gönderilen Osmanlı paşaları arkasına bakmadan İstanbul’un yolunu tutarken, Padişahın uykuları kaçıyordu. Vicdansız ve iradeli bir sadrazamla Celâlileri sindireceğini uman Birinci Ahmed Hırvat dönmesi Kuyucu Murad Paşa’yı seçmekle isabet etmişti. Kısaca, Kuyucu Murad Paşa’nın faaliyetleri şöyle şöyle deyip geçeceğiz. Teferruatıyla anlatılması çok ayrı bir konudur.
2 Temmuz 1607’de Üsküdar’dan hareketle işe başlayan ihtiyar paşanın 5 Ağustos 1611’e kadar süren serdarlığı, bir yanıyla büyük bir temizliğin, bir yanıyla tarifsiz hükümlerin hikâyesidir. “Temizliğin” diyoruz, çünkü Anadolu elden gitmektedir.
Sebeplerin, haklı ya da haksız olmasından ziyâde, mevcut durumun gösterdiği tehlike yönünden bakılırsa, kuvvetli ve vicdansız bir serdarın bu kıyım hareketini yapması lâzımdı.
Bu biraz ölçülü yapılamaz mıydı? İşte, paşaya ateş püskürenler burada ısrarlıdırlar. Her nedense Kuyucu hiç bir ayrım yapmaz, namlusunun önüne gelen herkesi vurur. Yolunun üstüne çıkan herkesi tepeler, çıkması muhtemel herkesin vücudunu ortadan kaldırır. Bu davranışlarında -Hırvat olmasından dolayı- bir Türk düşmanlığı aramak mümkün müdür? Yoksa vazife aşkı ile izahı yeterli mi? Kuyucu’nun vicdanını seyretmek için bir sayfa açıp bakalım, neleri nasıl göreceğiz? Celâli Reislerinin en namlılarından biri Canbolatoğlu; Paşa’ya mektup gönderir, der ki: “İstenen benim vücudumun ortadan kalkması ise, güvendiğin bir adamını gönder, kendi çadırımda kafamı kessin, kellemi mübarek huzurunuza götürsün, amacınız eşkıyanın kökünü kazımak ise, Halep! bendenizin üzerinde bırakın ve hep beraber İranlıların üzerine varalım; öncünüz ben olayım; orada kırılan kırılır, kırılmayanların kimini kalelere koymakta, kimini de başka yoldan, kısacası hepsini kolay ve rahatlıkla yok edelim.”
Kuyucu Murat Paşa’nın cevabı bir mısralıktır:
“Düşmanı kılıçtan özge aralar gördün mü hiç?”
“Bir kez Celâli bayrağının dibinde toplanmış bulunanları, pâdişâh bayrağı dibine gelenlere katmadı, tövbe ve itaatini kabul etmedi. Kesinlikle eşkiyaya güler yüz göstererek kendine çekmek yoluna gitmedi.”
Yine Peçevi’den, Canbolatoğlu’nu seyredelim.
Kuyucu’ya ricasını kabul ettiremese de tuttuğu işten pişmanlıkla dönen Canbolatoğlu bir yolunu bulup pâdişâhın yanına gelir, padişahın iltifatlarına mazhar olur; Timaşvar Sancakbeyliği görevine atanır.
Orada, Canbolatoğlu iki sene çok başarılı hizmet görür. Herkese kendini sevdirir. Fakaat! Kuyucu bu haberi alınca, “Canbolatoğlu Celâlilerden olduğu halde neden sağ kalır?” deyip, Pâdişah’a rağmen ölümünü gerçekleştirir.
Gerçi, bir savaşta attan kuyuya düşmesi ile Kuyucu lâkabım aldığı söylenir, fakat bu esas kuyuculuğundan önemli değildir. Onun hâlâ bu türlü anılmasını Peçevi şöyle anlatır:
Anadolu’da yakaladığı Türkleri “Kuyu başında çöktürdü ve birer birer boynunu vurdurdu ve bu yolla her gün bir iki kuyu dolardı. Akıbet Kuyucu Paşa deyip dünyaya velveleler verdi.”
Bir de İ.H. Danişmend’in Naima’dan aldığı sahneyi görelim. Bir gün otağının önünde iskemlesinde oturup kuyulara insanların dolduruluşunu seyrederken, ileride, giden bir atlının terkisinde küçük bir çocuğu görmüş. Hemen, demiş, alın getirin şu çocuğu. Çocuk getirilir, ufacık bir sabidir. Aslı-nesli araştırılır Paşa’nın emriyle ve anlaşılır ki fakir bir çalgıcının küçük oğludur. Paşa acı acı gülüp: “Vay, der. Baban Celâlileri güldürürdü!” Hemen cellatlara emreder: “Urun boynunu!” Cellatlar: “Bu sabiyy-i masum nice öldürelüm?” deyince, yeniçerilere, onlar da yüz çevirince iç oğlanlarına emretmişse de, öyle bir şenaati hiç biri kabul etmemiştir.”
“Oğlancuk meydanda kalup, bu emre uyar bir kimse bulunmadığından Ve-zir-i Pir merrih-i felek-serîr gibi arkasından kürkün bırakıp ve kalkup sabiyi kendü eliyle alup kuyunun kenarına götürüp başını burup boğazını sıkıp helak ve kendi eliyle kuyuya attı.”
Murad Paşa iyi idi, kötü idi yorumuna girmeye lüzum yok. Anlatılanlar, yaptıklarıdır.
Okuyucu elbette bir kanaate varır!
Sultan Ahmed’i Celâli isyanlarından kurtaran Paşa’nın öldürttüğü insan sayısı 65 bin ilâ 100 bin arası gösterilir; daha fazla diyenler de var.
5 Ağustos 1611’de ölen Kuyucu’nun, makamına göz diken, Diyarbakır Beylerbeyi Nâsuh Paşa tarafından zehirletildiği rivayet edilir. Öldüğü zaman 76 yaşında, 90 yaşında olduğu gibi çeşitli görüşler bulunur. Şu sözler Paşa’nın sıkça söylediği vecizelerdendir: “Hakim, içten Hazret-i Musa ve dıştan Firavun gibi olmalıdır.” Ahmet Yeseviye ait bir söz onun sıkça tekrarladığı sözlerden imiş.”

Kâ’be Örtülerinin İstanbul’dan Gönderilmesi (Ağustos 1610)

Osman Gazi zamanından bakılınca, devletin hangi temeller üzerine bina edildiği apaçık görülmekteydi. Oğlu Orhan’a vasiyetinde Osman Gazi “adil ol, iyi adam ol, bütün reayayı eşit olarak himaye et. İslâm dinini yaymaya gayret et. Yeryüzünde hükümdarların vazifesi budur…” demişti. Bütün padişahlarda, iyi bir Müslüman olma, Allah’a hoş gelecek davranışlarda bulunma eğilimi ilk anda dikkat çeken hususiyetlerdendi. Hiçbir Hıristiyan, dinini değiştirmeye zorlanmamış fakat özendirilmiştir. Şunu rahat söyleyebiliriz; Osmanlı Padişahları İslâmiyet’e yürekten bağlı idiler.
Sultan Ahmed’in dindarlığı baş tarafta kısmen gösterilmişti. Onun başlattığı bir yeniliği de burada anmak istiyoruz. Yavuz Sultan Selim Halife sanını aldıktan sonra, kendi ismi işlenen Kâ’be örtüleri Mısır’dan gönderiliyordu. Sultan Ahmed, artık, Kahireli sanatkârların iyi örtü işleyemediğini öğrenmiş ve bu geleneği değiştirmiştir. İstanbul’da işletilen, merasimle yola çıkartılan örtülerin maddi değerinin de bir hayli yüksek olduğu söylenir.
Kâ’be örtüleri 1060 zira tutuyor ve 48 bin dirhem ipekle işleniyordu. 7 Temmuz 1610’da İstanbul’dan gönderilmeye başlanan Ravza-i Mutahhara örtüleri de 910 zira tutup, 17682 miskal altın sırmayla işleniyordu

Sultanahmed Camii’nin Temel Atma Merasimi (4 Ocak 1610)

Eski adı Atmeydanı olan bugünkü Sultan Ahmed meydanında Paşa konakları vardı. Makbul İbrahim Paşa sarayı ve karşısında Sokullu Mehmed Paşa ile Ahmed Paşa’nın konakları. Sultan Ahmed büyük bir cami yaptırmayı arzuluyordu. Bulunan en uygun yerdeki konakları satın alıp yıktırdı. Burada meşhur caminin temeli atıldı. O kadar meraklıydı ki pâdişâh, eteğiyle toprak taşıdığı bile söyleniyor.

Safevilerle Savaş ve Barış

10 Kasım 1611’de Kuyucu Murad Paşa Tebriz’in Kuzeyindeki Arıçay yakınlarında Safevilere sulh teklifinde bulundu. Şartlan kabul olunmadı. İki tarafın da savaşa niyeti olmadığı için birbirini kolluyordu. Geri çekilişinde şerefli olması, önce diğerinin çekilmesine bağlanmıştı. 16 Kasım’da Kuyucu elindeki esirleri iade etti, Safeviler de aynıyla mukabelede bulundular.
Son günlerini yaşamakta olan Kuyucu Murad Paşa Tebriz önlerinden Diyarbakır’a döndü. Bir süre sonra da orada öldü. Kuyucu’nun ölümünden sonra Sadârete Nâsuh Paşa getirildi. İran barış görüşmelerinin yapılması için İstanbul’a elçi gönderirken, “haraç olarak 200 yük altın ve gümüş sırmalı kumaş göndermişti.”
Genel görüntü her ne kadar zafiyet resmi verse de, hâlâ eski günlerin ağırlığı anlaşmalara hâkimdi. Safevilerle yapılan sözleşmede şartlar Osmanlı Devleti tarafından dikte ettirildi. Buna göre:
Kanunî Süleyman zamanındaki sınır esas sayıldı. Osmanlı işgalindeki yerler Osmanlı’nın olarak kaldı. Irak hududundaki âsi beylere İran’ın yardım etmeyeceği hükme bağlandı.
İran’dan hacılarımızın geçiş yolu yeniden düzenlendi ve meşhur madde yine yerini aldı. Mezhep taassubuyla Şiilerin ashaba hakaret etmemeleri de bir madde olarak yazıya döküldü.
Başka maddelerinde bulunduğu Osmanlı-Safevi sulh anlaşmasında Sevgili Peygamberimizin sevgili ashabının manevî şahsiyetleri kanun altına alındı. Bunun mânâsı ve sonra, Kâ’be örtülerinin dâhi İstanbul’dan gönderilişi hesap edildikten başka, o devrin Arabistanın’da petrol meselesinin mesele olmadığı da düşünülürse, Türklerin Arapları sömürdüğü yalanını dört asır sonra ortaya atanlar utanmalıdır!
İçki yasağı, Sultan Hanımların düğünleri, donanmanın Malta akını ile 1614 senesine gelindi. Son iki senenin bilinen en önemli olayları bunlar ise gayet sakin yaşanmış sayılır.

Kazakların Sinop Baskını ve Nasuh Paşa’nın İdamı

Ruslar’ın Don Kazakları ile Lehliler’in Dinepr Kazakları; Osmanlı’nın Kırım Tatarları’na mukabil bunlar da Hıristiyan akıncıları mesabesindedir.”Hafif gemilerle hareket eden Kazaklar’ın en mühim akınlarından biri de bu sıradaki Sinop Baskını’dır.” Sinop o zamanın en gelişmiş limanlarından idi ve bir de ad takılmıştı. “Âşıklar şehri” deniyordu Si-nop’a. “Kölelerin ihanetinden istifade eden Kazaklar kaleyi zaptedip kadınları ve çocukları esir ettikten sonra bir sürü de ganimet alıp şehri yakıp yıkarak kaçıp gittiler.”
Kazaklar alelacele kaçıp giderlerken Kırım Tatarları’nın baskınına ve Şakşaki İbrahim Paşa’nın taarruzuna muhatap oldular. Neye uğradığını şaşıran Kazaklar’ın kimi kılıçtan geçirildi, kimi esir edildi.
Kazaklar’ı perişan eden Şakşaki İbrahim Paşa 8 Eylül 1598’de Çanad Kalesi’nin fethinde Belgrad nâzırı iken Fetih’ten sonra Sancakbeyi yapılmıştı. Yıldızının parladığı o gün önemli olmalı ki, Nişancı Abdi Çelebi bir şiirle lâtife yapmıştı:

Şimdi zamane mansıbı ekser şakidedir
İnanmaz isen işte biri (Şakşaki) dedür

Şakşaki İbrahim Paşa’nın Sinop’ta da yaver giden şansı Vezir-i Âzam Nâsuh Paşa’ya yaramadı. Pâdişâh Sinop’la ilgili kulağına gelen sözleri Nâsuh Paşa’ya doğrulatmak isteyince, beklediği cevabı alamadı. Paşa, olayı hiç yaşanmamış gibi göstermeye çalıştı. Pâdişâh işin iç yüzünü tafsilatıyla öğrendi ve bundan sonra Vezir-i Âzam Nâsuh Paşa gözden düştü. Nâsuh Paşa’nın birçok yanlışından biri de Kırım Hanı’nı padişahtan habersiz değiştirmesiydi. Diğer hatalarıyla cem edilen yanlışları Nasuh Paşa’yı önce azil ve sonra da idamla karşılaştırdı. (17 Ekim 1614)

Sultanahmed Camii’nin Açılışı (9 Haziran 1617)

4 Aralık 1610’da temeli atılmıştı. 6 sene 5 ay sonra Mimar Ahmed Ağa anahtarı teslim etti. Cami avlusuna bir “Otağ-ı Hümâyun” kuruldu. Devlet erkânına ziyafetler verildi. Tebrikleri kabul eden pâdişâh erkân ve ulemaya hilatlar, fukaraya sadakalar dağıttı. Atmeydanı diye bilinen tarihi meydan caminin ihtişamına dayanamayıp adını değiştirdi. O gün bu gündür Sultanahmed Meydanı olarak anılmaktadır.
Bütün selâtin camilerde olduğu gibi Sultanahmed Camii’nin etrafında da zamanın ihtiyaçlarından sayılan yapılar sıralanmıştı. —Medrese, imarethane, dârüş-şifa, tâbhâne gibi.-
Sultan Ahmed, önceki padişahların olgunluk yaşlarında yaptırdığı en büyük eseri gencecikken yaptırmıştı. Sultanahmed Camii’nin ikmalinde padişah henüz 27 yaşını bitirmemişti. 14 yaşının içinde oturduğu Osmanlı Devleti tahtı bir ateş topuydu. Çocukluğa hakkı olmadığını idrakinde taşıyan padişah, yaşının değil tahtın hakkını vermeye çalıştı. İçeride ve dışarıda tokat isteyene tokat, tebessüm isteyene tebessüm ile karşılık verdi.
Sultan Ahmed Pâdişâh olmadan az evvel Tebriz Kalesi Safevilere teslim edilmiş, Nahcivan’ın tahliyesi yaşanmış, Erivan şehri ve Kalesi Şah Birinci Abbas’a boyun eğmişti. Yani demek istenen o ki, saltanata gözünü açarken ve açtığında Safevilerle uğraşılıyordu.
15 Haziran 1617’de İran Seferi için Vezir-i Âzam Halil Paşa Serdâr-ı Ekrem olarak İstanbul’dan Üsküdar’a geçti. Vezir-i Âzam Şark’ta çabalarken Osmanlı-Lehistan sulhu yapıldı.
Lehlilerle anlaşmaya varılan belli başlı noktalar: Kazaklar’ın Osmanlı Devleti aleyhine akınlara girişmemesi, Kırım Tatarları’nın da aynı şekilde Lehistan’a zarar vermemeleri idi. Osmanlı Devleti adına Lehistan’ın Kırım hanlığına ödediği haraca devam edilecek… Bu sulh anlaşmasının tarihi (27 Eylül 1617).

Birinci Sultan Ahmed’in Ölümü (21/22 Kasım 1617)

Sultan Ahmed dindarlığı ile bütün meziyetlerinin önündedir. Ağzına hiç içki koymadığı gibi, bütün memlekette de içki yasağı uyguladığı söylenir. Giyiminde sadeliği sevdiği, bazı padişahlar gibi harem hayatına dalmadığı ifade edilen padişahın Kösem Sultanı’nın sonradan, devletin ve oğlu Muradın başına belâ olduğu da malûmdur.
Padişahlığının hemen ilk günlerinde kadınların saray hâkimiyetine son vermek için büyük anası “Venedikli Bafa” Safiye Valide Sultanı eski saraya nakletmesi hayırla yad edilen işlerindendir.
Kuyucu Murad Paşa eliyle yüz bin civarında Anadolu Türkünün öldürülmesi, devrinin unutulmayan acılarındandır. 14 senelik saltanatı boyunca hiç bir sefere gitmediği de, eksi hanesine kaydedilir.
Öldüğü zaman 28 yaşının içindeydi, geride yedi şehzade bırakmıştı.
Onun unutulmazlığı devlete yaptığı veya yapmadığından fazla camii sayesindedir.

Hakkında Yorgun

Yorgun
Yorgun... Bir tarih öğretmeni... En iyisini bildiğini iddia etmiyor... Öğrenmeye ve bildiğini,bildiği kadarıyla öğretmeye çalışıyor...

İlginizi Çekebilir

Osmanlı Pâdişahlarının Meslekleri

Tarih Osmanlı’yı Osmanlı yapan ve bugün bile hayırla yâd edilen Osmanlı pâdişahlarının devletin hazinesini çar …

Bir Cevap Yazın