Sultan II. Selim Han

İKİNCİ SELİM (Sarı Selim)

(1566–1574)

11-Sultan II. Selim Han

7 Eylül Cumartesi günü, Kanuni’nin ölümünü askere duyurmayan vezirler, yine hiç kimseye duyurmadan müstakbel padişaha haber uçururlar. Vezirler 46 senelik padişahlarından ayrılmanın acı izlerini yüzlerinde gizlemeye çalışacaklardı ki, galiba işin en zor yanı buydu. Ulak Hasan Çavuş’un da bir şeyden haberi yoktu, bütün sır taşıdığı mektupta yazılıydı.
Hasan Çavuş Sigetvar’ın (Zigetvar) fetih müjdesini götürdüğü zannıyla at sürüyor, bir an evvel yetiştirmesi talimatını aldığı için acele ediyordu. Vezir-i Âzam Sokullu Mehmed Paşa “Tiz Şehzadeye bu mektubu yetiştir” demiş başka bir bilgi vermemişti. Onun da sorası yoktu, niçin acele edeceğini.
Hasan Çavuş gece gündüz demeden atını mahmuzlayıp geleceği yere gönül huzuruyla gelip, Karahisar sahrasında bulduğu Şehzade Selim’e muktubu verdikten sonra, Şehzâde’den yüklü bir bahşiş aldı. İşte o zaman aklına kötü ihtimâller hücum etmeye başladı.
Bazı tarihçilerin ‘Sarı Selim’ dedikleri yeni Hakanımızın sarılığı Allah vergisidir, hiçbir mahzuru da yoktur. Amma, bir başka nâm’ı daha var ki, o bizi üzer. “Sarhoş Selim” deniyor kendisine. Saltanatı müjdeleyen mektubu içki âleminde iken aldığı söylenir. Mektubu alır almaz Atâullah Efendi’yi, musahiplerinden Celâl Çelebi’yi ve Lalası Hüseyin Paşa’yı çağırtır. Onlara vaziyeti anlatır. Hemen İstanbul yoluna düşer…. Gerçi, acelesi gerekmez; nasıl olsa hiçbir rakibi kalmamıştır amma! Hani, “Şeytan doldurur!” derler ya.
İkinci Selim en hızlı biçimde İstanbul’a gelip boş tahtı doldurur. Cülus bahşişini dağıtır. Aksilikler olmaz. 42 yaşındaki padişah bazı şeyleri, meselâ yeniçerileri biraz sonra öğrenecektir. Bazı kurallar vardır, onları öğrenecektir. Belki, üç yüz yaşına yaklaştığı halde niye hâlâ bu askerlere “Yeniçeri” dendiğini öğrenecektir.
İkinci Selim Belgrad’a gelir, oradan Semendire’ye giderlerken yanındaki Anadolu Kazaskeri Perviz Efendi ile Rumeli Kazaskeri Hamdi Efendi, yeni pâdişâhın içkiye düşkünlüğünü düşünmeden, derler ki.
“Babanız merhum şarabı yasaklamışlardı, bolay ki sizin zamanı şerifinizde de memnu ola” şarap memnu olmaz amma, hemen bu zâtlar azl olurlar. İlk icraat böyle başlar. İçki yasağı kaldırılır. Yasağın, bazı şairlere ilham verdiği, çeşitli şiirlerin dilden dile dolaştığı söylenir. O günlerin meşhur şiirlerinden birinin son mısraları

“Kalbi âşık gibi viran ittiler meyhaneyi 
Bi vefalar ahdına döndürdüler peymaneyi” 

Nefi

Yeni padişah eski padişahın cenaze namazına matem elbisesiyle çıkar. Hâcei Sultani Atâullah Efendi, derûnî bir sesle,”Er kişi niyetine!” deyince yüz binden fazla cemaat gözyaşlarıyla, imama uyar, 77 günü dolduran pâdişâhın ölümünü yeni öğrenmiştir askerler.
Yeniçeriler eski padişahlarının acısıyla yeni padişahtan alacakları cülus bahşişinin sıcaklığını bir arada yaşıyorlardı. Namazdan sonra acının üstü örtüldü, bahşiş sevgisi öne çıktı, kulaklarını yeni padişahtan gelecek sözlere açtılar. Ondan yürek ferahlatan bir davranış ve ses zuhur etmeyince aralarında dalgalanma ve gulgule meydana geldi.
“Bizim eskiden beri olagelen kanunumuza riayet olunmadı, terakki ve bahşişlerimiz söylenmedi, ne olacaktır?” diye bağrışıp vezirlerin yanına giden yeniçeriler, tehdide başladılar.
“Niçin böyle yaptınız, sonra zahmet çekersiniz? Suçlular elimizden kurtulamazlar. Seni de ey pâdişâh ya Edirne kapısında yahut saray kapısında ‘at arabası yanında’ bulacağız.”
Padişahı bile tehdit edenler, kendilerini padişahın kulu sayan insanlardı. Demek ki istedikleri verildikçe kul, aksi takdirde zül oluyorlar…
Ordu, yeni padişah, eski padişahın naşı İstanbul civarına geldiklerinde; Yeniçeriler gözdağı vermek gibi hareketlere başladılar. O gün güneş doğarken “Pâdişâhım çok yaşa” nidaları göklere yükselmeye başladı. Çok kalabalıktı; halktan da binlerce kişi toplanmıştı. Yeniçeriler de kaynaşmalar oluyordu. İstanbul’a girilecektir. Edirne kapısı yakınına gelinmiştir. Fakat pâdişâh dahi yerinde kaldı. Yeniçeriler herkesi durdurmuştu. Vezirler sordular:
“Ne var?” Yeniçerilerin cevabı:
“Yolda bir at arabası var, yürümeğe imkân vermiyor.”
“At arabasının yanında buluşuruz” demişlerdi ya! Bu itiş kakış uzar gider. Vezirler söz dinletemezler yeniçerilere, Sadrazam Sokullu şansını dener. Avuç avuç altın dağıtır ki yürekleri yumuşaya. Fakat onlar kendi ağalarının “Kardaşlar, lütfedin, ihsan edin” diye rica etmesine bile “Sen bize sefer esnasında şekerli peksimet yedirdin, şimdi de sadrazamın ve padişahın hazinelerini kurtaracağını zannediyorsun hata ediyorsun!” karşılığını verdiler.
Bu uzun meselenin sonunda bazı vezirler atlarından düşürüldü, bazıları taşlandı, ufak tefek yaralarla kurtuldular amma, hazine, boşalana kadar dağıtıldı.
İkinci Selim haberi alır almaz İstanbul’a gelmiş ve tahta oturmuş, Cülus bahşişini de dağıtmıştı. İkinci defa, savaşta bulunanların da isyan ederek bahşişlerini almaları hazinenin tahammülünü aşıyordu, o yüzden, yedekte bir şey kalmamıştı.
İmdada Eyalet valilerinden gelen altınlar, yabancı devlet elçilerinden gelen hediyeler yetişti. Bilhassa Kaptan-ı Derya Piyâle Paşa’nın getirdiği hediyeler çok büyük yekûn tutuyordu, bütün bunlar hazinenin züğürtlükten kurtulmasına yetti.
Yeni padişah, daha işin başında zorlukları yaşamaya başladı. Bu Yeniçeriler ki, Yavuz gibi bir padişaha bile dişlerini göstermiş hatta çadırını kurşunlamışlardı. Selim’in bundan haberi olması gerekti.
Saltanata Yeniçeri yenilgisiyle başlayan İkinci Selim’in morali bozulmuş, ayrıca, siyasi kabiliyetinin fazla gelişmemiş olduğu da ortaya çıkmıştı. Bu eksiğini nasıl telâfi, edebileceğini düşünürken, musahip ve Nedimi Celâl Bey’in sözlerini hatırladı: “Evvel zamandan bir söz işidilürdü, vâki imiş! Meselâ ‘Âli-Osman saltanat tahtına geçmez, mademki kul kılıcı altından geçmeye’ gerçek imiş.” Böyle demişti Celâl Bey! Demek ki her zaman olan işlerdendi bunlar!
İkinci Selim’in saltanat yılları fazla dolu değildir. Kanunî devrinin ihtişamına alışanlar için devlet paslanmış saat gibidir. Belki onikiyi bulmuştur da ondandır, gidecek “ileri”nin kalmamasındandır; belki de, Selim’in saati kurmayı bilemeyişinden?

Yemen Meselesi (16 Ağustos 1567)

Hadım Süleyman Paşa Mısır vâlisiydi. Hindistan Seferi’ne çıktı. Guceral Hükümdannın ihanetiyle Hindistan’dan dönerken Yemen sahillerini işgal etti. Yemen’de bir Türk vilâyeti tesis etti. Yemen valiliğine eski Gazze Sancakbeyi Mustafa Bey’i tâyin etti. (13 Mart 1539)
San’â Kalesi Yemen’in merkezidir. San’â’yı fetheden Özdemir Paşa. Epey bir zaman Hadım Süleyman Paşa’nın maiyyetinde bulunan Özdemir Paşa Yemen Beylerbeyiliği’ne kadar yükselmişti. Özdemir Paşa’nın meşhur olmasını sağlayan olayların başında Yemen ve Habeş fütuhatı gelir. Biraz hissi olan Özdemir Paşa 1554’e kadar Yemen’de kalıp, sonra istifa edip İstanbul’a gelmişti. İstanbul’dan gönderildiği Habeşistan’da bir eyalet olacak kadar toprak kazanmış Osmanlı Devleti’ni bir hayli genişletmiş. Koca Kânunî’nin kocaman devleti Özdemir Paşa’yla iftihar ediyordu. Bu Paşa 1561’de öldü.
Yemen valiliği Mustafa Paşa, Kara Şahin Mustafa Paşa ve Mahmud Paşa’nın ellerinde uzun süre kalmış bu valiler fütuhat halkasını genişletme çabasını devam ettirmişlerdi.
Karşılarında Zeydî İmamı Mutahhan -İbnü- Şemseddin’e bir sulh anlaşması imzalayıp savaşı bitirmiş rahata kavuşmuşlardı ki, Yemen Beylerbeyiliği’ne Kara Şahin Paşa’nın oğlu Rıdvan Paşa getirildi. Kahramanlık sevdasına kapılan Rıdvan Paşa elindeki birçok yeri kaybedip, askerini boğduğundan çok kötü bir sulha mecbur oldu.
Bundan sonra Yemen iki vilâyet halini aldı. Böylece Rıdvan Paşa’nın hüküm sahası daraldı, yanlış davranışının cezası verildi ama bu, Zeydi imamın da işini kolaylaştırdı. Bir süre sonra Rıdvan Paşa azl edildi. Yemen Beylerbeyliği ve San’â Beylerbeyliği küçük parçaların yutulmasına misaldir. Önce San’â üzerine yürüyen Mutahhan, Beylerbeyi’ni şehid edip, San’â’yı işgali ve daha sonra da Yemen’i teslim almayı başarmıştır.

Özdemiroğlu Osman Paşa’nın San’â Beylerbeyliği

Kahramanlığından bir nebze bahsettiğimiz Özdemir Paşa’nın oğlu Osman Paşa, Habeş Beylerbeyliği’nde bulunuyordu. Yemen’de, San’â’da Osmanlı Devleti’ne ait çok az toprak kalmıştı. Oraların muhafazası, elden çıkan yerlerin tekrar kazanılması yiğit ve akıllı adam işiydi. Osman Paşa bu özelliklere sahip olduğu için 16 Aralık 1567’de San’â’ya gönderildi. Yine de içimizde bazen ılık rüzgârlar bazen de boralar estirecek günler yok değildir, devri İkinci Selim’de. Sadece Özdemiroğlu Osman Paşa gibi bir kahraman bile, onun zamanını güzelleştirebilir.
Şimdi, biraz uzun atlayış yaparak, 1568 senesinin Şubat ayma kadar gidelim. Biraz gözlerimize, biraz da gönlümüze cila olsun diye İran Elçisi Şahkuli Han’ın Edirne’ye gelişini, Edirne’de gördüklerini seyredelim.
İkinci Selim İstanbul’da altı-yedi ay kaldıktan sonra Edirne’ye taşındığı için, gelen yabancı heyetler de mecburen oraya gidiyordu. İran elçisi Ustaclu Şahkuli Han yeni Türk Sultanı’nı tebrik için gelmiş, bu gelişi, bu gelişteki ihtişamı anlatmadan geçmek büyük eksiklik olur: Almanya İmparatorluğu’nun, Fransa ve Polonya Krallıkları’nın, Venedik ve Dubrovnik Cumhuriyetleri’nin, Türkiye’ye tâbi olan Eflak, Boğdan ve Transilvanya Prenslikleri’nin elçileri de, bu sırada Edirne’dedirler. “Bütün bu Avrupa elçileri, Safevi Türklerinin parlak bir alayla geçecek olan muhteşem sefirini görebilmek için, Pâdişâhın emriyle Edirne caddelerine dizilmişlerdir! O zamanki fakir ve geri garbın gözleri, o zengin ve ileri Şark’ın “binbirgece” masallarını canlandıran bu muhteşem levhasından kim bilir ne kadar kamaşmıştır.”
Ustaclu Şahkuli Han’ın maiyetinde 700 kişi bulunuyor, yüz yirmisi pınl pırıl elmaslar içerisinde yanan Beyler, iki yüzü altın sırmalı elbiseler giyinmiş Türkmen süvarileri, geri kalanlar tüccar takımı. Bunlar insan unsuru; ya hediyeler! Sultan Selim’e ait hediyeleri kırk dört deve ancak taşıyabiliyor, bunlar İran Devleti’nin. Ayrıca Şahkuli Hanın özel hediyeleri var ki; bunlar da tam ondört deve yükü! Yük hayvanlarının yekûnu 1700 dür. Geri kalanları bir sürü müzik aletleri. Tabi, boru, ney, nefir, tanbur, çeng, zil, çarpara, kudüm vs. Çalgıcılar, hanendeler, muganniyeler…
Sultan Selim’e takdim edilen hediyelerin belli başlılarını da sayalım: “Sayebanları altın işlemeli ve resimli iki ipek çadır, Hazreti Âli’nin yazdığı rivayet edilen murassa bir Kur’an, armut şeklinde bir Bedahşan yakutu, on miskal çeken iki inci, içlerine zehirli şeyler konunca çatlayıp kırılan sekiz adet mavi kâse ve neler, neler…
Bu gösterişli ziyaretle ilgili bir de nükte anlatılır. İran, hem kendi zenginliğini göstermiş oluyor, hem geldiği yere verdiği değeri, ev sahibi de gücünü gösterme durumundadır. Çok görkemli bir törenle karşılar Şemsi Paşa bu heyeti, Şahkuli, askerimizin ihtişamım görür ve dayanamaz, şöyle der:
— “Vallah ki, bu Leşgerün ârâyüş-ü nümayiş ve zîbi feri heman bir düğün halkına benzer!” Şahkuli, içi boş gibi görmüş askerimizi.
Ustaclu Şahkuli Han çok yanılmıştır, bu sözlerine biraz sonra Şemsi Paşa’nın sözleri pişman edecektir:
“Belî, der Şemsi Paşa, Çaldıran’dan Taçlu Hatun’u gelin getiren bu askerdir.”
Malûm: Çaldıran’da Şah İsmail’in güzel eşi Yavuz’a esir düşmüştü.
Elçilerin cömertliği, nezâketi sevgiden değildir, bir kere saygı görmek için saygılı davranıldığı gibi, bir de yeni pâdişâhla ilgili bilgi ihtiyaçları vardır. Babası gibi Avrupa’ya mı devam edecek, doğuya mı yönelecek? Gelen pahalı hediyeler, işte bunları öğrenmenin ücretidir. Öğrendiler mi acaba?
28 Nisan 1568’de Yemen Beylerbeyliği eski haline getirildi. İki başlılıktan kurtuldu. Özdemiroğlu Osman Paşa’nın Yemen fütuhatı başladı. Aynı günlerde Edirne’de Selimiye Camii’nin temeli atıldı. Osman Paşa’dan ileride çok bahsedilecek. İkinci Selim’in en güzel eseri Selimiye Camiini Koca Mimar Sinan’a borçlu olduğunu bilmeyen yok. Koca Sinan Paşa İkinci Selim’e intikal etmiş kötü bir mirastır. Mısır Beylerbeyi idi. Yemen Serdarlığı’na tayin edildi. 3 Mayıs 1569’da Kahire Kalesi alındı.

4 Ağustos 1569 Perşembe

Astarhan seferi ve Don-Volga kanalını açarak Karadenizle Hazar denizini birleştirme teşebbüsü, büyük düşünce mahsulüdür. Gerçekleşseydi İkinci Selim’i büyük padişahların arasına (belki) sokardı.
Bu konu üzerinde durmak lâzım. İkinci Selim’in en önemli hareketlerinden olarak değerlendirilen bu iş neticelense idi, sonraki zamanlar için Türk milletine, Türkiye devletine sağlayacağı faydalar sayılamıyacak kadar çok olacaktı. Bu faydalardan bir kaçını, rahmetli İ.H. Danişmend şöyle sıralıyor:
1.Astarhan Hanlığının arazisini Ruslardan kurtarmak suretiyle Moskof Çarlığını Hazar Denizi’nden yukarı atmakla Çarlığın temin ettiği Karadeniz yolunu kesmek.
2.Kırım Hanlığını kuzeyden ve doğudan tehdit eden tehlikeli vaziyete son verip istikbale hazırlamak.
3.Kafkasya’nın kuzeyinde Don ve Volga nehirlerinin güneyinde ve Hazar-Azak denizleri arasında bulunan araziyi ilhak etmek.
4.Kuzey ve Güney Kafkasya’nın kolaylıkla ilhak ve işgalini temin etmek.
5.Karayollarına bir de denizyolu ilâve ederek Kuzey İran’ı her taraftan tehdit altına almak ve bilhassa İran seferlerinde ordu iaşesini deniz yollarından kolaylıkla temin edebilmek.
6.Karadeniz’den sonra Hazar Denizi hâkimiyetini de temin ederek Türkiye ile Orta Asya ulaşımım İran engellerinden kurtarmak.
Sayılan ve sayılmayan önemli faydaları temin edecek bu hayırlı işin yapılması Kanuni zamanında düşünülmüş de diğer gailelerden buna sıra gelmemişti. Şimdi oğlu bu 11 kilometrelik kanalın kazılması işine var gücüyle soyunmuş görünüyor. Gerekli bütün levazımat 4 Ağustosta donanma gemileriyle İstanbul’dan Azak Denizi’ne hareket ettirilmiştir. İstanbul’dan 30 bin asker ve amele, Kırım Hanı Devlet Giray’dan da 30 bin asker, yekûn 60 bin kişiyle bu işin başarılmasına çalışılacak. Osmanlı ordusunun kumandanı Çerkez Kasım Paşa’dır.
Heyecanla ve inançla başlanan bu büyük iş iki kilometre kadar kazıldıktan sonra bırakılmıştır. Sebep olarak, Kırım Hanı’nın Rus Çan Dördüncü İvan’dan korktuğu, onun teşvikiyle, askerleri arasında bozgunluk çıkardığı rivayetleri var. Daha önceden bilinmeyip, yeni keşfedilmiş gibi, “burada 9 ay kış, 3 ay yaz olur ve kış geceleri 3 saattir, yatsı namazını bile kılamazsınız, böyle bir memlekette sizin hayalleriniz gerçekleşmez…” Güya bunları Devlet Giray’ın askerleri söylemiş! Doğru ise yazık Giray’a. Ama hiç de doğruya benzemez. Devlet Giray’ı ürküttüğü iddia edilen Dördüncü İvan kalabalık bir orduyla kanal kazanlara hücum edince çok kan dökülmüş, harb malzemeleri güçlükle hendeklere doldurularak, kazma kürek gibi inşaat malzemelerinin ortada bırakıldığı (Peçevî ve Kâtip Çelebi gibi) eski tarihçilerin kayıtlarında bulunmaktadır.
En önemli projelerden sayılan kanal işinin suya düşmesi yetmiyor gibi, Rus taarruzuyla çok zayiat verildi. İstanbul’a gemilerle dönülürken de aksilikler devam etti ve “İstanbul’a 30 bin kişiden ancak 7 bini gelebildi.
“Eğer İkinci Selim saraydan çıkıp askerin başına geçseydi netice böyle olmazdı” diyor. İ. Hami Danişmend. 

15 Mayıs 1570 Pazartesi 

Osmanlı Donanması’nın Kıbns’a hareket tarihidir bugün. Kıbns, cismi küçük olmasına rağmen bulunduğu konum itibariyle her zaman önemli olmuştur. 668 senesinde Muaviye’nin Şam Valiliği zamanında Müslüman Arap orduları çok şehit vererek, bu adayı zaptetmişler, sonra haraca bağlayıp gitmişler. Devamının gelmeyeceğini anlayan Kıbns yöneticileri de bir zaman sonra haraç vermeyi kaldırmışlar. Hilafeti zamanında Harun Reşid Kıbns’ı İslâm memleketine bağlamışsa da 200 sene sonra Kıbrıs Müslümanların elinden yine çıkmış. 1570 senesine gelindiğinde Kıbrıs Hıristiyan’dır. Bize de çok lâzımdır. Savaş çıkarmak için ortada bir vesile de görünmemekte, fakat bir çare lâzım. Osmanlı İslâm ordusudur; fetvasız girişilen işin helâl olmayacağı malûm, Ebussuud Efendi’ye başvurulup görüş istenir:
“Kıbrıs’a bir savaş açmak Kıbrıs’ı fethetmek dileriz, dînen bir mahzuru var mudur?” diye sorar Pâdişâh. İşte cevap:
“Sâbıkaa bir vilayet darı İslâmdan olup bende zâmânin küffarı haksar alup medarisü mecasüdün harab kılup âyin-ı küfr ile mâlâmâl eylese…”
Bu demektir ki, geçmişte İslâmın girmiş olduğu bir yer, sonra elinden çıkar, İslama ait yerler perişan edilir, İslâmın zıddı şeylerle doldurulursa, oraya savaş açılır. Fetva budur.
Vezir-i Âzam Sokullu Mehmed Paşa muhaliftir böyle bir savaşa, ama o dinlenmez, sefere çıkılacaktır.
Sokullu Mehmed Paşa’ya birçok yabancı tarihçi Venedik dostu demiştir. Savaşa karşı çıkışını da bu dostluğa bağlamıştır. Hatta çok ileri gidip Venedik’in İstanbul’da bir casus bulundurmasına lüzum yoktu, diyebilen olmuş. Güya Sokullu’nun siyaseti Venedik balyozunun (elçi) siyasetiydi gibi yorumlayanlar eksik olmamış. Öncesini ve sonrasını iyi araştıran tarihçi şöyle yazıyor: “Sokullu’nun barışçı ve barıştan yana olduğu iddia edilmektedir; bu çok fazla abartmak olmaktadır, çünkü onun istediği zayıflar için ağır Osmanlı yönetimi için sanlı bir Pax Turcica’dır. Ve sonra, eğer Sokullu Mehmed’in siyaseti gerçekten ona atfedilen gibi olsaydı, işlerin yönetimini koruyabilir, gemi başka bir yöne giderken dümeni tutmaya devam edebilir miydi? Siyasetinin ölçülü, kaçamak kelimelerle ifade edilen ve gerektiğinde yumuşatılıp, hatta bir kenara bırakılabilir nitelikte olduğu söylenmiştir. 
Tarihçi, hükmünü verirken vicdanının sesini dinlemeye çalışmış görünüyor. Esnekliğini iddia edenlere de pek katılmıyor. Efendisinin kararına karşı çıkma¬sının bir esneklik olmadığım söyledikten sonra, biraz da sarayda yaşanan sert rekabete değiniyor. Fernard Braudel ve uzun uzun anlatıyor Kıbrıs Fethi’nin başlangıcını…
Çok enteresan geldiği için, aynı yazarın Yasef Massi için söylediklerinden bazılarını aktaralım, okuyucu, bir yabancı gözünden Massi’yi seyretsin: “… Parantez içinde olmak üzere, bu rakiplerin sonuncusu (Yasef Nassi) olan şu çok kuşkulu kişi, hilekâr maliyeci (bu en azından Fransa’ya olan talepleri konusunda kesindir). Bugünkü fikirlerimizle komedi haini değilse bile, doğuştan casus olarak adlandırabileceğimiz şu kişi hakkında ne düşünülmesi gerektiği sorulabilir. Onun hakkında Batı -heyhat sadece Batı!- mektuplar ve belgeler sunmaktadır: Mikas’ın Toskana büyük dükü, Cenova, İspanya, belki de Portekiz’le ilişkileri vardır…
İhanet etmekte midir? Veyahut da, bu varsayım da geçerli olmak üzere, o da emir üzere hareket ederek, kişisel çıkar sağlamayı ihmal etmeyerek, sanıldığından daha iyi bir ortalıkta yürütülen bir siyasetin içinde hesaplı bir rol mü oynamaktadır? Paul Heore’e göre o kin ve çıkar amacıyla davranan “temizden başka her şey alan bir kişidir…” 
Daha önceki icraatlarıyla büyük günahları omuzlayan Lala Mustafa Paşa’ya İkinci Selim’in minnet borcu vardır! Bu şanlı vazifeyi ona vererek ödeşirler. (Hammer’e göre 50 bin Türkün kanlarıyla sulanan) bu harbin başlama tarihiyle bitiş tarihi arasında 1 sene 2 ay yedi gün geçmiştir. Lala Mustafa Paşa Kıbrıs Fatihi unvanını alır. Bu harb İkinci Selim için de yegâne önemli başarıdır. Belki 5, belki 20 bin Türkün şehâdetiyle biten bu savaştan Venedik Başkumandanı Antanyo ile bizim Lala Mustafa Paşa arasında geçen bir konuşmayı ve sonrasını da İsmail Hami Danişmend’in Kronolojisinden aynen aktarıp bu konuyu bitireceğiz.
Galip kumandan mağlup kumandana rica! ediyor.
“Bu kadar gemi ki size verildi, deryada donanmamız var; gemilerümüz bize vasıl olana kadar beylerinden birini bize rehin ver!”
“Bey değil bir kelp -köpek- bile alamazsın!”
“Ya o kadar Müslüman esirlerin kanı!”
“Onların cümlesi benim değil idi. Her biri beylerden ve askerlerden birinin idi, vire-kalenin teslimi- gecesi katletmişler!”
Teslim şartnamesinde ayrı bir maddeyle kanunlaştırılmış olan elli Türk esirinin boğazlanmış olmalarını mazur göstermek için, köle olarak verilmişlerdi, sahipleri boğazlamışlar, diyor.
“Ya sende olanı neyledin?” deyince. Paşa, zakkum gibi cevap alıyor.
“Onlar katledince ben de katlettim!”
Paşa “O halde, der, vireyi sen bozmuşsun!”
Başkumandanın gözlerinin önünde, kumandanlarından on kişi idam edilir. Kendisinin ellerine kelepçe takılıp, önce kulaklarıyla burnu kesilir; Türk askerlerine toprak taşıttığı yerlerde kendisine de toprak taşıttırılır, birkaç gün sonra da derisi yüzülerek kahpe hayatına son verilir. Aynısını o, Türklere yapmıştı. Paşa hınç doludur, bununla işi bitirmez, intikamı tamamlamak için Girid’e götürülmek üzere Türk gemilerine doldurulan bütün askerleri esir olarak sayar İstanbul’a gönderir.

Ekim 1571 İnebahtı Deniz Muharebesi

Kıbrıs’ta bir zafer kazanılmıştır, ağır kayıpla da olsa, bu bir zaferdir ve Hıristiyanlık âlemi Türke diş bilemektedir. Diş bileyenlerin başı Hıristiyan dünyasının da başıdır. Papalık makamında Beşinci Pie oturuyor, en bariz vasfı Türk düşmanlığıdır. Türklere karşı Haçlı ittifakını temine epey uğraşır; sonunda, İspanya ile Venedik ikna edilir ve 15 Temmuz 1571’de anlaşmaya varırlar. Hedef; Türkleri Avrupa’dan, Afrika’dan, hatta Küçük Asya’dan atmaktır.
Hıristiyanlar iyi hazırlanırlar bu savaşa. En namdar kumandanları görevlenir donanmada. Donanma Başkumandanı İspanya Kralı II. Filip’in kardeşi ve Şarlken’in “piç oğlu” Don Juan’dır. Barbaros devrinin meşhur düşmanı Andrea Dorya’nın yeğeni Giovanni de Ceneviz gemilerinin kumandanıdır. Gemilerinin mevcudu 208–300 arası gösteriliyor. Bu rakam ne olursa olsun işi çok ciddi tuttukları bellidir.
Bizim tarafta asker acemi, Donanma Serdarı İkinci Vezir Pertev Paşa ve Kapdan-ı Derya Müezzinzâde Ali Paşa denizcilikten anlamaz, kara askeridirler. “İnebahtı limanında müdâfâ tertibatı mı alınsın, yoksa hücum mu edilsin” tartışmaları yapılıyor. Pertev Paşa müdafaadan yana, Uluç Ali Paşa da öyle, Müezzinzâde İstanbul’dan gelen fermana uyarak hücumu müdâfâ ediyor. Sözünün geçmeyeceğini anlayan Uluç Ali Paşa öfkesinden, sakalını yolarak: “Hani, Hayreddin Paşa ile Turgutça ile cenk görenler niçin söylemezler? Bir gemiye top dokununca karaya gider, askerin intizamına -bozulmasına- sebep olur” derse de dinletemez.
“(7 Ekim 1571) Preveze sahili açıklarında muharebe başladı. Şiddetli muharebeden sonra Kapdan-ı Derya Ali Paşa ile birçok beyler şehit ve Ali Paşa’nın iki oğlu esir düştüler. Bu hali gören bazı askerler kara tarafına kaçtılar. Pertev Paşa’nın gemisi batırılarak kendisi denize düşüp yüzerken Hasan Paşa oğlu Mahmut Bey tarafından kanca ile kurtarılıp gemiye alındı.
Bu deniz muharebesi güneşin doğmasıyla başlayıp batıncaya kadar devam etti. Yüz doksan Türk gemisi ya battı veya düşman eline geçti. Karşı tarafta gemi zayiatı az olmakla beraber insanca telefatı çoktu.” (İ.H.U.)
“Uluç Ali onbeş İspanyol, Venedik ve Malta gemisinin epeyce uzakta toplanmış olduklarını görerek bütün kuvvetiyle onların üzerine atıldı. Bunlar da karşı koymada kusur etmediler. Uluç Ali Malta Tarikatının Kaptan gemisini zaptederek, Mesina Komandorunun başını kendi eliyle kesti. Fakat Osmanlı donanması merkezinin bozulduğunu görerek bütün yelkenlerini açıp dört kadırga ile Hıristi¬yanların ortasından geçti. Bu kanlı sa¬vaştan bazı gemiler kurtuldu. Hıristiyanlardan pek çok tanınmış denizci bu savaşta ölümü tattı; bazıları şunlar: Barbariga, Veniyero, Loredano, Pontarini gibi şöhretli denizciler ile Venedik’in asil ailelerinden yirmi dokuz kişi. Yaralananlar da pek çok olmuştur. Meşhur Don Kişot yazarı Cervantes de bunlardandır ki sol kolunu kaybetmiştir. Türklerden Kaptan Ali Paşa’dan başka Çorum, Karahisar, Ankara, Niğbolu, İnebahtı, Sakız, Midilli, Sugacık, Biga ve İskenderiye beyleri ile belli başlı bazı şefler şehit düşmüşlerdir.”
Bu yenilgiden geriye iki şey kalmıştır: Birincisi Uluç Ali Paşa gösterdiği cesaretle Uluç’u ‘Kılıç’ yapmış. O günden sonra “Kılıç Ali” diye anılır olmuş. İkincisi ise Vezir-i Âzam Sokullu Mehmed Paşa’nın Venedik elçisine söylediği; “Biz sizden bir krallık kadar yer almakla kolunuzu kesmiş olduk, siz donanmamızı yakmakla sakalımızı traş etmiş oldunuz. Kesilen sakal daha gür olarak çıkar ama kesilen kol yerine gelmez!”
Bu güzel söz gibi, “askerin bir kısmının terhis olduğu bir zamanda, denizcilikten hiç anlamayan kumandanlarla savaşa girmek şerefi de! Sokullu’ya aittir.” 
Sokullu’yla ilgili bir şey söyleyip, hakkını teslim etmek lâzım. Kıbrıs seferine, haçlıların birleşeceği, intikama koşacağı endişesiyle karşı çıkmıştı. Söylediği kısa zamanda yaşandı.
Askerlerin eksikliğini Peçevî şöyle anlatıyor:
“Ekser cenkçi gemilerden çıkup gemilerin çoğu askerden hâli olup ve adalarda doyumluk iken Yeniçeri ve Sipahi kendü serdarlarına pişkeşçük çeküp:
— Sılaya yakın geldüm! diyü icazet ile karaya çıkup…”
Yani sahile gelen askerlerin bir kısmı, turistik bir gezideymişler gibi hareket etmişler.
Sonuç hüsran!
Buraya kadar gördüğümüz gibi, İkinci Selim zamanı biraz sönük geçiyor. Fatih, Yavuz, Kanuni gibi padişahlara alışan bir millet için, Selim yadırganacak niteliktedir. Babasının sağlığında tahtın tek varisi olarak kalması belki de tek şansı idi. Mecbur olduğu saltanata, zevkle gelip oturdu, hiçbir zevkinden fedakârlık yapmadan sekiz sene devlete hükmetti. Veya geniş yetkilerle donattığı damadı Sokullu’ya hükmettirdi.
“II. Selim kırk dört yaşında padişah olmuştu. Kendisi tenperver, zevk ve safaya düşkün olup ordusunun başında hiçbir sefere gitmeyen ilk Osmanlı hükümdarıdır; bu da dedesi Yavuz Sultan Selim gibi Edirne’yi çok sevdiğinden ara sıra oraya giderdi; hatta bu sevgi dolayısıyla oraya meşhur camiini yaptırmıştır.”
Meclisinde âlimler, şairler, musikişinaslar eksik olmazdı ve kendisi güzel manzumeler yazardı. Şu güzel beyit onun:

Biz bülbül-i muhrik-dem-i şekvây-ı firakız 
Ateş kesilir geçse Sabâ gülşenimizden.

Her ne kadar savaş meydanlarına çıkmamış olsa da, onun da bazı meydanlarda başa güreştiği olmuş. Mesela çok iyi avcı imiş. Yay çekmede onunla kimse yarışamazmış. İyi bir âlim imiş, çok kültürlüymüş, şairliğini tarife hacet yok. Amma en belirgin vasfı içkiciliği imiş.
Ona da, ömrünün sonlarına doğru tövbe etmiş. Şehzadeliğinde, Musahibi Celâl Beyle içerlerken kadehini kaldırıp “Halk arasında bizim için ne derler” diye sormuş.
Celâl Bey de:
“Sultan Mustafa’yı askerin, Şehzade Bâyezid’i de baba ve annesiyle Rüstem Paşa’nın istediklerini ve bunların faaliyetlerine mukabil kendisinin hiçbir tedariki olmadığını söyleyince, Selim:
“Sultan Mustafa’yı en kuvvetlisi istesin, Bâzeyid Ham ana ve babası talep etsin, Selim fakire de mevlâsı rağbet etsin; biz safamızı görelim yarının sahibi var” deyip kadehi tepesine dikmiş. “Yarının sahibi” ona saltanatı nasip etmiş.
Bu “Sarhoş Selim” içkiye tövbe edip sarhoşluktan kurtulmuş. Uzun senelerin alışkanlığını birden bıçak gibi kesince, vücudun dengesi bozulmuş. Hasta olmuş. Sultan İkinci Selim’in baştabibi “Takviyeti beden ve ıslâhı mizaçlan mutad oldukları şarabı nâba muhtacdur! dimişlerse de hall-i ukde-i yemine ruhsat virmeyüp” diyor. Kara Çelebi zade Abdülaziz Efendi’den.
Doktorunun ısrarına rağmen, sıhhate kavuşmak için de olsa tövbesini bozup içki içmiyor. Ölüm sebebi olarak gösterilen bu hadiseye bir de hamamda ayağının kayıp, düşmesi ilave edilir ki, o da yine içkinin birden kesilmesiyle ilgilidir. Başı döner düşer ve Allah’ın rahmetine kavuşur. Onbir gün hasta yattığı da söyleniyor.
İkinci Sultan Selim’in Murad, Mehmed, Süleyman, Mustafa, Cihangir, Abdullah ve Osman isimlerinde yedi oğlu ve Esma Han, Şah Sultan, Gevher Han ve Fatma Sultan adlarında dört kızı vardır.
Şehzade Mehmed babasından evvel ölmüştü. Esma Sultan Sokullu’yla, Gevher Sultan Piyale Paşa’yla evli idiler.
Manisa Valisi Şehzade Murad gelene kadar İkinci Selim’in ölümü gizlenir. Daha öncekiler de böyle olmuştu. Elliiki yaşında ölen Sultan İkinci Selim, beraberinde beş oğlunu da götürür. (Aralık 1574).
Her şey unutulsa bile, Edirne’deki Selimiye Camii onun her gün beş defa anılmasına, ruhuna Fatihalar gönderilmesine en büyük vesile olarak ortadadır.
İkinci Selim’in bir tek kadını bilinmektedir, o da Nurbânû Sultan’dır.
Selim öldü gitti. Avukatla da savcıya da ihtiyacı yok. İçkiyi bırakıp, hayatı pahasına geri dönmemesi dosyasından “Sarhoş Selim”liği sildirmeye kâfi değil mi?
İkinci Selim’le ilgili çok az olay anlatıldı; verilen fotoğraflar genelde, onu kötü veya en az iyi değil gibi gösterecek. Ne olursa olsun o bir Osmanoğlu idi. Barbaros Hayreddin Paşa’nın dediği gibi, Osmanlı ailesi “bir ulu ocaktır” Bir müddet eğri büğrü giden bile, sonunda istikâmeti düzeltmektedir.
Sarhoşluğuyla ünlü İkinci Selim’in ölümü hiçe sayıp içkiden uzaklaşması fazileti olarak sayılmış, yaptırdığı Selimiye Camii’nde söylenmişti. Şimdi, diğer hayır eserlerine göz atacağız; kaynağımız Hammer olacak:
“Edirne’nin Kanpınar Mahallesi’nde bir cami yaptırdı ve şehrin duvarlarını tamir ettirdi. Kabe-i Muazzama harim ve avlusunun 360 kubbe ile tezyinini emretti. Vefatından az evvel de Ayasofya Camii civarında iki medrese ile iki minare ve son yer sarsıntısında hasar gören camiin tahkimi maksadıyla iki istinat duvarına başlanmıştı…”

Hakkında Yorgun

Yorgun... Bir tarih öğretmeni... En iyisini bildiğini iddia etmiyor... Öğrenmeye ve bildiğini,bildiği kadarıyla öğretmeye çalışıyor...

İlginizi Çekebilir

35-Sultan V. Mehmed Reşad Han

Sultan V. Mehmed Reşad Han

SULTAN REŞAD (27 Nisan 1909–1918) Niçin, diye sormaya lüzum yok. Varlığıyla yokluğu aynı da olsa, …

Bir Cevap Yazın